Reklam Alanı

Okur Merkezli Kuramlar

20. yüzyılda ortaya atılmış İki kuramı İn­celemekle yetineceğiz. Bunlardan birisi I. A. Richards'ın kuramı­dır kİ, buna Duygusal Etki Kuramı diyebiliriz. İkincisi İse son yıllarda geliştirilmiş olan Alımlama Estetiği, ya da Alımlama Kuramı'dır.
Duygusal Etki Kuramı
Richards'ın kuramını İncelemeden önce, estetikde okuru merkez yapan görüşlerin ortak bazı noktalarına değinelim.

Sanat eserlerinin çok çeşitli etkileri olduğuna kuşku yok. Bir eser okuru ahlak anlayışı bakımından, dinsel yönden ya da politik İnançlar yönünden vb. etkileyebilir; ama Richards'ın kuramı bu yan etkilen hesaba katmaz sanatı açıklarken. Onun yerine, sanatın sanat olarak yaptığı etkiyi sanatın tanımına temel yapar. Sanatı yaptığı esas işe göre tanımlamaktır bu.

Bilindiği gibi bir şeyi tanımlarken onun tanımlayıcı nite­liklerini belirtiriz. Bu nitelikler genellikle nesnenin kendinde mevcut içsel niteliklerdir. «İnsan akla sahip bir hayvandır» gi­bi bir tanımda, insanın tanımlayıcı özelliği akıl sahibi olması­dır. Yine, «tunç nedir?» sorusuna «bakırla kalay alaşımı bir metaldir» diye cevap verebiliriz ve böylece tuncun kendinde mevcut niteliklere işaret ederek tanımımızı yaparız. Fakat ba­zı nesneleri tanımlarken onları meydana getiren unsurlar yada yapılarına alt niteliklerden çok, gördükleri iş yani işlevler­dir tanımlayıcı özellik olarak gösterilen. Meydan Larousse'u açıp 'balta1 maddesine bakarsak 'kesmek, yarmak, yontmak için kullanılan ağaç saplı demir ağızlı alet' diye tanımladığını görürüz. Bütün aletler, kullanıldıkları yere, gördükleri işe yani işlevlerine göre tanımlanırlar diyebiliriz. Duygusal etki kuramı, sanatı bu yoldan tanımlamaya çalışır. Sanat eserinin de kendine uygun bir kullanışı, kendine özgü işlevi varsa tanımı buna dayandırmak mümkündür.

«Bugün edebiyatın ((sanatın) işlevi nedir?» sorusuna ne cevap verilebilir? Edebiyatın gördüğü işleve bakarsak pek çok şey sayabiliriz: bilgi vermek, ahlâk bakımından eğitmek, mil­liyetçilik duyguları uyandırmak, zevk vermek v.b. Edebiyat, saydığımız bütün bu şeyleri yapabilir ve yapmıştır da, ne ki bazı estetikçilere göre bunlardan bir tanesi edebiyatın asıl kendine özgü işlevidir ve sanatı yapan özelliğin bu işlevde aranması doğrudur. Söz konusu işleve, zevk verme, estetik duygu veya heyecan uyandırma gibi adlar verilir. Sanat ese­rini biz okumaktan zevk aldığımız için okuruz. Gerçi okudu­ğumuz eser bizde başka etkiler meydana getirebilir : belki eğitici rolü olur, belki kötü fikirler aşılar, bazı duygulardan armdırabilir (katharsis), uyku kaçırabilir v.b. Ne var ki bun­lar sanatın sanat olarak yaptığı etkiler değildir, sanatı zevk için okumanın sonucu olarak meydana gelebilecek yan etki­lerdir.

Sanatın eğitme, zevk verme, heyecan uyandırma gibi iş­levlerinden ,okurun yaşantısıyla ilgili olanları esas işlev ola­rak seçen estetikçilerin elinde, zamanla, auygusal etki kura­mı gelişmiştir. Onsekizinci yüzyılda, güzelin ne olduğu sorusu­na veriien en önemli cevap psikolojiye dayandığı için, sana­tın tanımında da okurun psikolojisine yönelmek yoluna gidil­miştir. Yansıtma kuramı bilgisel bir kuramdı, duygusal etki ku­ramı ise anlatımcılık gibi duygusaldır. Ancak anlatımcılık, sa­natı sanatçının duygularıyla açıklamaya çalışırken, beriki, oku­run duyguları ve psikolojisiyle açıklıyor ve diyor ki bir nesne­nin sanat eseri olabilmesi için okurda estetik duygu meydana getirmesi şarttır.

«Esasen şür denilen şey de insana böyle bir haz, heye­can ve tehassüsü veren amil değil midir?»

Onsekizinci yüzyıldan, özellikle Kant'dan bu yana estetik yaşantı estetiğin ana sorunlarından biri olmuş, üzerinde çok şey yazılmış ve nasıl bir yaşantı olduğu, ne gibi özellikler gösterdiği belirtilmeye çalışılmıştır. Biz burada ayrıntılara gir­meden, estetik tutumun ve yaşantının genellikle kabul edilen özelliklerine ve görüşlerin ikiye ayrıldığı bir noktaya işaret et­mekle yetinebiliriz ancak.

Estetik tutumun dikkati en çok çeken tarafı 'çıkar gözet- memezlik' (disinterestedness), yani faydacı bir tutumdan ta­mamen uzak kalması özelliği olmuştur. Bir sanat eserini sırf ondan aldığımız tad için okumuyorsak, işe başka hesaplar ka­rışıyorsa tutumumuz estetik değildir. Bir şiirin toplum üzerin­de ne gibi etkiler yapacağını düşünen bir sansür üyesinin ve­ya bir romanın yapacağı satışı düşünerek okuyan bir yayım­cının bu eserler karşısındaki tutumları pratik amaçlara yönel­tilmiş tutumlardır. Edebiyat eserlerini bilgi edinmek için oku­mak da estetik tutumla bağdaşmaz. Olayları Afrika'da geçen bir romanı, ordaki yerlilerin örfleri, âdetleri, gelenekleri hak­kında bilgi edinmek amacıyla okuyan insanın tutumu bilgi­seldir, estetik sayılmaz. Bazı kimselerse okuduklarıyla ken­di kişisel hayatları arasında bağlantılar kurarlar. Kendilerini ve sevgililerini romandakilere benzetir ve bu özdeşleştirme­den, estetik olmayan başka zevkler alırlar.

Kısacası, bir eseri, ondan şu ya da bu şekilde yararlan­mak, onu kulianmak amacıyla okumak estetik tutumla çatı­şan şeylerdir. Estetik tutumda dikkatimiz sadece eserin ken­disine dönüktür ve eseri keyif için okuruz.

Anlattığımız estetik tutumla okunan bir eserin ,iyi bir eser­se, bizde uyandıracağı yaşantıya estetik yaşantı diyoruz. Bu yaşantının büyüklüğü, şiddeti, dengeliliği gibi diğer özellikleri üzerinde durmayacağız. Çünkü estetik yaşantının tam bir ta­nımını yapmak gerekmiyor bizim için. Kesin olan bir şey var­sa, sanat eserleri karşısında estetik adı verilen bir çeşit ya­şantının meydana geldiğine çoğu estetikçilerin inandığıdır. El­bette ki, sanat eserleri karşısında estetik yaşantı duyduğumu­zu söylemek, mutlaka sanatı duygusal etki kuramı ile açık­lamak anlamına gelmez. Diğer bir çok kuramlar da estetik ya­şantıyı kabul eder. Ne var ki bu kuramlarda sanat eserini sa­nat eseri yapan şey okurun yaşantısı değil başka bir özellik­tir.

Şimdi bizi ilgilendiren başka sorunlar var. Estetik yaşan­tıyla sanat eserinin nitelikleri arasında nasıl bir ilinti mevcut­tur? Estetik değer, yaşantıya ilintisiz nesnel bir değer midir? Estetik yaşantının değerli olması ne demektir?

Duygusal Etki Kuramı sanatı açıklamak için okurun ya­şantısına yöneldiğine göre güzelliğin ya da estetik değerin öz­nel olduğunu söyliyecektir. Duygusal Etki Kuramının bu iddia­sını bilimsel temellere oturtmağa çalışmış olan çağımız İngiliz estetikçisi I. A. Richards'ın görüşlerine geçebiliriz şimdi.

Genellikle değer kuramında görüşler ikiye ayrılır. Bazı fi­lozoflara göre insanla ilintisiz, nesnel değer vardır, bazıların­ca yoktur. Öznelcilere göre değerden ancak insanlarla ilintili olarak söz edilebilir. İsteklerin, ihtiyaçların, duyguların işe ka­rışmadığı bir yerde değerden söz etmenin ne anlamı vardır? Hiç bir insanın duyguları, ihtiyaçları, zevkleri ile ilişkisi olma­yan bir nesnenin değerli olması ne demektir?

Estetik değer için de durum aynı. «Hiç kimseye zevk ver­meyen bir nesne güzel olamaz» diyor Santayana. Demek ki değerden ancak insanla ilintili olarak söz edilebilir ve güzellik (estetik değer) de nesnelcilerin sandığı gibi insanla ilintisiz olarak dış dünyada bulunamaz ancak bir veya bir grup in­sanla ilintili olarak düşünülebilir. Bir eserin estetik değeri ken­di nesnel niteliklerine dayanmaz, insanda uyandırdığı duygu­lara (estetik yaşantıya) dayanır. «Bu eser güzel (estetik değe­ri var)» gibi bir yargının anlamı genellikle yanlış anlaşılmak­tadır. Sanılır ki güzellik (estetik değer) eserde mevcut bir ni­teliktir, oysa eserde böyle bir nitelik yoktur. Bundan ötürü Santayana, güzelliği «nesneye yansıtılmış zevk (pleasure ob­jectified)» diye tanımlar. I. A. Richards da gayetle kesindir bu konuda. Eserde güzellik (estetik değer) diye bir nitelik yoktur, ama biz konuşurken bu dilsel hataya düşeriz. «Filân resim için güzeldir deriz, aslında resmin bizde şu ya da bu şekilde değerli olan bir yaşantı meydana getirdiğini söylememiz ge­rekir». Yani duygumuzun niteliğini eserde mevcut bir nitelik sayarız. Şöyle bir benzetmeyle de açıklıyabiliriz durumu. Öl­dürücü nesnelerde «öldürücülük» diye bir nitelik ararsak bir şey bulabilir miyiz? Tüfek, bıçak, zehirli gaz gibi silahları ala­lım; bunların hepsi aynı sonucu yaratır, insanı öldürür ve bundan ötürü bunlara öldürücü silahlar deriz. Ama araların­da ortak olan öldürücülük niteliğini bu silahların kendilerinde bulabilir miyiz? Biri barutun yanmasıyla yuvarlak bir kurşun fırlatır, diğeri keskin bir madendir, öteki bir gazdır. Arala­rında ortak olan tek şey bizim üzerimizdeki etkileri, yani meydana getirdikleri sonuçtur. Bunun gibi 'güzel' de bazı nes­nelerin bizde meydana getirdikleri bir yaşantıda bulduğumuz niteliktir. Güzelliğin eserde bulunduğu sanısına kapılmak, Richards'a göre diiin bizi sürüklediği bir yanılgıdır, ve ilkel bir tutumdur..

O halde, Richards'ın fikrince güzellik, estetik değer, ho­şa giden nitelikler hep psikolojik şeylerdir, dış dünyada yok­turlar; ama biz konuşurken sanki dış dünyada varmışlar gibi ifadeler kullanırız. Dış dünyada var olan, bu psikolojik olayı meydana getiren nesnelerdir ve bunlar sadece uyarıcı (sti­muli) rolü oynarlar.

Görüldüğü gibi Richards güzeli, estetik değeri okurun ya­şantısında arıyor, ama bu yaşantıyı ne «zevk» diye adlandır­maktan ne de estetik duygu denen özel bir duygunun varlı­ğını kabul etmekten yanadır. Estetik yaşantının diğer yaşantı- lordan tür bakımından farklı, özel bir yaşantı olmadığını söy­ler. «Bir resme bakarken, bir şür okurken ya da müzik dinler­ken, yaptığımız şey, galeriye giderken, sabah giyinirken yaptı­ğımızdan çok farklı değildir». Sadece yaşantının düzeni baş­kadır. Estetik dediğimiz bu yaşantı da diğer bütün yaşantılar gibi bir takım empülslerln karşılıklı etkileşimidir. Ancak bu ya­şantıda, söz konusu çeşitli empülslerin denge ve uyum kur­. dukları bir düzene ulaşılmıştır. Çeşitli ve karşıt empülslerln böyle dengelenmesi durumu, kişinin belli bir doğrultuda yön­lendirilmesini engeller. Örneğin politik bir şür yalnız bir tür ¡tileri uyandırır ve yarattığı yaşantı okuru belli bir yönde ha­rekete geçirmeyi amaçlar. Bu, değerli olmayan basit bir şiir­dir, çünkü zıt ¡tilerin uyumu sayesinde okur bir denge haline varamamıştır. Richards'ın sözünü ettiği bu özellik, diğer este­tikçilerin estetik yaşantıda buldukları «çıkar gözetmeme» özel­liğinden farklı değil pek.

Füchards, şür psikolojik bir olaydır, bir yaşantıdır derken kimin yaşantısını düşünüyor? Şair kendi İç dünyasında bir ta­kım duyguları, ¡tileri, tavırları düzenler ve bu yaşantısını bir metin halinde dile getirir. Öyle ki, metni okuyanlarda da şa- irinkine yakın bir yaşantı meydana gelir. Ama bu aktarım İşin­de ¡ki yaşantının özdeş olmasını engelüyecek nedenler vardır. Sözcüklerin anlamı her okurda az çok değişik çağrışımlar uyandıracaktır, çünkü herbirimiz için sözcüklerin çağrışımla­rı farklı bağlamlarda yer alır. Bu durumda her okurun belli bir şür karşısındaki yaşantısı öbürlermkinden ve şairinkinden de biraz değişik olacaktır. Bu durumda, şür bu yaşantılardan han­gisidir diye sorabiliriz. Richards su katılmamış bir öznelcilik­ten, yani bütün okurların yaşantısını geçerli saymak zorunlu- ğundan kurtulmak ¡çln, sağlam sayılamıyacak bir ölçüt koyu­yor: şür bir yaşantılar öbeğidir, ama şalrinklne en yakın olan yaşantılardır söz konusu olan.

Şûr yaşantı olduğuna göre bizim dışımızda metin olarak şür değil yalnızca kâğıt üzerine basılmış harfler vardır ve bun­lar, sanat yaşantısını meydana getirmekte sadece uyarıcı (stl- muii) rolü oynarlar. Sanat alanında kullandığımız terimler de dikkat etmezsek aldatabilirler bizi. Yapı, düzen, denge, birlik gi­bi terimleri biz şiirde, romanda var olan nitelikleri gösteriyor­muş gibi kullanırız. Gerçekte bunlar yapıtın bizde uyandırdı­ğı yaşantının nitelikleridir.

Richards sanatın bir duygu işi olduğunu savunurken, yan­sıtma kuramının tam tersine, edebiyatın dış dünya ve bilgi ile ilişkisini koparıyor. Edebiyatın bizi felsefe, politika, ahlâk gi­bi konularda bilgi vermesi, gerçekliği yansıtması beklenemez. Onun işlevi değildir bu. Richards bu iddiasını, sonradan bü­yük etkilerini gözlemlediğimiz, dilin işlevi konusunda yaptığı ünlü ayrımla destekler. Dilin işlevini ikiye ayırıyor Richards. Biri dilin bilgi vermek için kullanılmasıdır ki buna gösîersel (referential) diyor. Öteki ise dilin duyguları anlatmak, ya da duygular uyandırmak için kullanılmasıdır ki buna da duygusal (emotive) kullanış diyor.dilin göstersel olarak kullanılmasına özellikle bilim yazılarında, gazete makalelerinde, kısaca, bilgi vermek amacı ile yazılan yazılarda rastlarız. Edebiyatta ise dil ikinci amaç için, duy­gusal olarak kullanılır, ve bundan ötürü edebiyat bilgisel de­ğildir. Edebiyat eserinde söylenenlerin doğru olması, gerçek­liği yansıtması söz konusu edilemez. Edebiyatda doğruluk, eserin kendi içindeki tutarlılık demektir. Bu iddia, eseri de­ğerlendirirken dış dünya ile, hakikatle ilişkisini hesaba katma­dan, sadece bir yaşantının düzenlenmesi olarak kendi başına ele alınmasına olanak hazırlar. Şöyle ki, şiir, bir takım ¡tilerin uyum haline varması ise bunun dereceleri de vardır. Daha çok sayıda ¡tilerin işe karışması ile sağlanan denge ve uyum hali, daha kapsamlı ve daha değerli olacaktır. Çünkü çeşitlilik ve karşıtlıklar içinden daha büyük bir birlik sağlanmış olur. Yal­nız tezli eserlerde değil, bir olguya, bir duyguya, bir soruna tek açıdan bakan bütün eserlerde bir basitlik vardır. Sanatçı ancak konusuna çok yönlü bakarak, sorunun basit değil de karmaşık olduğunu dile getirebilmişse, bunların bir uyu­ma sokulması daha değerli bir yaşantı ve dolayısı ile daha de­ğerli bir eser ortaya çıkarır.

Richards İçin bu yaşantı çok önemli, çünkü, diğer estetik­çilerin dediği gibi sadece kendi başına değerli değil, aynı za­manda yararlı da. Bizi daha dengeli ve sağlıklı kılmakla so­nunda uygarlığa da hizmet etmiş olur.
Duygusal Etki Kuramı, edebiyatı bir duygu sorunu olarak gördüğüne göre anlatımcılıkla benzeşen bir yanı var demek­tir. Ama görüldüğü gibi, bu kuram okurun yaşantısında arı­yor çözümü. Gerçi Richards, şairin yaşantısının okura aktarıl­masından söz etmekle Tolstoy'u hatırlatabilir, ne var ki, ikisi­nin söyledikleri çok başkadır. Tolstoy sanatın kardeşlik, dost­luk ve din duyguları gibi insanları birleştirici duygular uyan­dırmasını, ve aktarımın büyük yığınlara ulaşmasını ister. Ric­hards paylaşmaz bu istekleri. Onun değerli bulduğu yaşantı, Tolstoy'un önem vermediği bir estetik yaşantıdır. Acıma, dost­luk, kardeş sevgisi gibi duygular Richards için sınırlı ve fakir bir yaşantı demektir. Geçek sanat bize ahlâksal güzel duygu­lar aşılamaz, kişiliğimizi tam bir koordinasyona kavuşturur ki ◦sil yararlı olan da budur.
Richards kuramını psikolojiye ve nörolojiye dayandırarak bilimsel bir düzeye çıkartmak istemişti. Ne var ki sözünü et­tiği ¡tilerin düzenlenmesi olayı gerçekte gözlemlenmesi imkân­sız bir şey olduğu için bilimsel bir temel sağlıyamamış ve bir varsayımdan öteye geçememiştir, Bununla birlikte görüşleri, etkili olmuş, daha sonra, Amerika'da ve psikolojik yönünden arındırılarak nesnelci doğrultuda geliştirilmiştir. Psikoloji te­rimleri ile yapmak istediği şiir çözümlemeleri, şiirin yapısına ait terimler haline getirilince Yeni Eleştiriye yol açmıştır.
Bu bölümün sonuna, diğer bölümlerde yaptığımız gibi ay­rıca bir «işlev» bahsi koymuyoruz, çünkü Duygusal Etki Ku­ramı zaten sanatı işlevine bakarak tanımlamak çabasında.
Alımlama Estetiği
Son zamanlarda okura dönük yeni bir kuramın doğumu­na tanık olduk. Alımlama Estetiği (Rezeptionzasthetik) adını alan bu kuram yukarda gözden geçirdiğimiz I. A. Richards'ın kuramından farklıdır. Richards okurun psikolojisine yöneliyor, uyarılan empülslerin nasıl bir ruhsal yaşantıya yol açtığını araştırıyordu. Üstelik okuru edilgen sayıyor ve edebiyatı bir duygu işi olarak görüyordu. Alımlama Estetiği ise okura yeni bir gözle bakar ve ona önemli bir rol tanır; duygu üzerinde de­ğil alımlama üzerinde durur. Alımlama Estetiği bugün çeşitli ülkelere yayılmış durumda, ama doğum yeri Almanya'dır ve ordaki çalışmalar Konstanz Üniversitesinde odaklaştığı için Almanya'daki gruba Konstanz Grubu adı verilir. Biz de bura­da bu gurubun ünlülerinden VVofgang Iser'in görüşlerini özet­lemekle yetineceğiz.

Alımlama Estetiğini öbür kuramlardan ayıran özellik oku­ra dönük bir kuram olmasıdır dedik. Çünkü bu kurama göre bir edebiyat yapıtının anlamı metnin içinde hazır bir şekilde bu­lunmaz, metindeki bazı ipuçlarına göre okur tarafından okuma süresinde yavaş yavaş kurulur. Yeni Eleştiri, anlamı yapıtta okurdan bağımsız bir şekilde mevcut sayıyordu ve eleştirinin görevi bu anlamı bulup çıkarmaktı. Onun için ne yazar ne okur hesaba katılmıyordu bu işte. Yapısalcılar da yazarı ve okuru bir yana bırakıyorlardı, çünkü onlara göre metnin anlamını yazar değil «dil» (sistem) oluşturur, ve bundan ötürü okurun da bu işte rolü yoktur. Oysa Alımlama Estetiği'ne göre anlam, sanıldığı gibi, metinde oluşmuş ve bütünleşmiş bir şekilde yat­maz, yalnızca gücül halde vardır ve ancak okur tarafından ahmlandığı süreç içinde somutlaşır ve bütünleşir. Öyleyse iki kutbu vardır bir yazımsal metnin: yazarın yarattığı metin ve okurun yaptığı somutlama. Bunlardan birincisine artistik, İkin­cisine estetik uç deniyor ve bu iki uç olmadan yapıt meyda­na gelmiş sayılmıyor. Başka şekilde söylersek, yapıta bir nes­ne gibi değil bir olay gibi bakılıyor. Metinle okur arasındaki alışverişten doğan bir olay.

Burada asıl üzerinde durmamız ve açmamız gereken nok­ta, okurun rolü sorunu. Metinle okur arasında nasıl bir ilişki kuruluyor ki sonuçta metnin anlamı doğuyor, eser gerçekleşi­yor? Okur nasıl katılabilir yaratma edinimine? Katkısı ne ola­bilir? Alımlama Estetiği'ne göre metinde yazar her şeyi söy- iiyemez ve ister istemez bir takım yerlerin doldurulması oku­ra düşer. Yazarın okura bıraktığı bu boşluklara «boş alan» ya da «belirsizlikler» diyoruz. Bunlar basitten karmaşığa, so­muttan soyuta doğru çeşit çeşittir ve özellikle basit türden olanların okur farkında olmadan doldurur, gerekli ayrıntıları ekler. Çok basit bir örnek verelim. Bir romanda «Haşan gece caddede yürürken vitrinleri seyrediyordu» diye bir cümle oku- sak, bu vitrinlerin aydınlatılmış olduğunu düşünürüz elbette. Gerçi yazar bunu söylememiştir ama biz bu boşluğu dolduru- veririz. Böylece metnin yazılmasına, bütünleşmesine katkıda bulunuruz. Ama bu türden boşluk alanlarının doldurulması önemli değildir. Okurun boş alanları doldurarak anlamı oluş­turması asıl soyut düzeyde meydana gelir ve okurun bu ko­nudaki rolünü açıklamak için metin ile dış dünya arasındaki ilişkiye değinmemiz gerekir.

Yazımsal metinde sözü edilen kişiler gerçek yaşam dün­yasında var olan kişiler değildir; onlar kurmaca bir dünyada yaşarlar. Ama bu kurmaca dünyanın gerçek yaşamınkine ben­zeyen töreleri, gelenekleri, yaşam biçimleri, inançları vardır. Kurmaca metin dış dünyayı yansıtan bir kopya olmadığı için gerçeklikle ilişkisi, metin dışı tarihsel, toplumsal, kültürel öğe­lerde aranmalıdır. Dediğimiz gibi bunlar metinde, töreler, gele­nekler, davranış biçimlen, dünya görüşleri şeklinde çıkar kar­şımıza. Kısacası, kurmaca metnin gerçeklikle ilişkisi ideoloji yönündendir.

Bundan ötürü W. İşer gerçeklik kavramı üzerinde durarak, herşeyden önce «gerçeklik» sözcüğünün anlamına eğiliyor. Ta­rihte her dönemin gerçeklik dediği şey başkadır, çünkü belli bir dönemin belli bir gerçeklik kavramı vardır ve bu gerçeklik, o dönemde egemen olan dünya görüşünün kendine göre sis­temleştirerek kurduğu bir modeldir. Böylece aslında değişken ve tutarsız olan gerçeklik bir sisteme sokulmuş, bir bütünlük kazanmış olur. Böyle bir dünya görüşü, karmaşık olan gerçek­liği, ister istemez daha basit bir sisteme indirger ve kendine göre geçerli olan bir takım davranış biçimleri, ahlaksal değer­ler koyar. Romanlar gerçi insanları, onların arasındaki ilişki­leri, geçen olayları anlatırsa da, Iser'e göre, yazar aslında bu kişilerin davranışlarına, inançlarına, ilişkilerine temel oluştu­ran ahlaksal, toplumsal görüşlerle, değer anlayışlarıyla uğraşır. İşte romanın gerçeklikle bağıntısı burda aranmalıdır. O halde roman toplumda geçerli sayılan düşünce sistemlerini, çağdaş değerleri yansıtır diyebilir miyiz? İşer bu kanıda değil, çünkü ona sorarsanız bu değerler gerçek yaşamda insanların dav­ranışını yönlendirici işlev görür, oysa yazarın amacı bu değer­leri tartmak, geçerliliklerini sorgulamaktır. Yazar belli bir dö­nemde egemen olan dünya görüşünü ele alırken onu kopya ederek sunmaz, onun eksik bıraktığı, görmezlikten geldiği, in­kâr ettiği yönleri su yüzüne çıkarır. Her düşünce sistemi bir takım olanakları dışlamak zorundadır ve bu yüzden ister iste­mez eksik ve yetersizdir. Yazar genellikle bu boşluğa parmak basar, sistemi daha dengeli bir duruma getirmeğe çabalar. Şöy­le de söyliyebiliriz: roman belli bir dünya görüşünün görmezlik­ten geldiklerini vurgular, yani el attığı, gerçeklerin bu ihmal edilmiş yönleridir. Demek ki Alımlama Estetiğimin iddiasınca, yazarın eserinde dile getirdiği gerçeklik, yansıttığı toplumun bellediği gerçeklikten farklıdır. Alışılmışın reddedilişi ya da in­kârı denen bu sunuş, okuru, gerçekliği kaldırılmış normlar ve davranışlar karşısında yeni çözümler bulmağa zorlar ve onu bir varsayımdan bir varsayıma iterek boşlukları doldurmağa yöneltir.

Okurun kendi çabasıyla anlamı bütünlemesi ve keşfetmesi bir çeşit estetik zevk sağlar ona. Onun için eğer yazar okura her şeyi hazır verirse okura yapacak bir şey kalmaz ve okur böyle bir metin karşısında sıkılabilir. Bunun tersi de doğrudur, yani metne bir anlam vermek olanaksızlaşırsa okur umutsuz­luğa kapılır ve metni elinden bırakır. Onsekizinci yüzyıldan yir­minci yüzyıla yaklaştıkça romanlarda belirsizlik alanları da ar­tar ve bundan ötürü çağımızın kimi romanlarında okur, yaza­rın amacını anlamakta, eseri yorumlamakta güçlük çeker.

Yirminci yüzyıl roman ya da öyküsünde okuru çaba har­camaya zorlayan çeşitli tekniklerin geliştiğini de söyleyebiliriz. Örneğin, yazarın güvenilmez anlatıcı kullanması, ya da anla­tıcının rolünü iyice kısıtlayarak onu hemen hemen romandan silmesi. Türk edebiyatından bir örnek olarak Orhan Kemal'in Bereketli Topraklar Özerinde romanını verelim. Orhan Kemal bilinçli olarak eseri yorumlamaya zorluyor okuru. Şöyle diyor bu konuda:
Yazar olarak kendimi aradan çekip, okuyucumu anlat­tığım şeylerle başbaşa bırakıyorum. Görüyorum ki okuyucum zekidir. Başbaşa kaldığı şeylerden, anlaşılması gereken şey­leri —benim Izahü şerhim olmasa da— anlayabilmektedir.
Bu söylediğini Bereketli Topraklar Üzerinde'de uygular Orhan Kemal. Bu romanda üç köylü çalışmak üzere Çukurova' ya gelirler ve oradaki korkunç çalışma koşulları altında ikisi ölür, ancak biri (Yusuf) duvarcı ustası olmayı becererek kö­yüne dönmeyi başarır. Sömürü düzeninin geçerli olduğu Çu­kurova'da bu düzene karşı değişik tutumlarla karşılaşırız. Yu­suf kentte ezilmeden savaşım vermiş, biraz okuma öğrenmiş ve sonunda aranan bir duvarcı ustası olabilmiş. Öyleyse olumlu bir karakter. Ne ki Yusuf, «el öpmekle ağız kirlenmez» diye­rek, bireysel çıkarı için dalkavukluk etmeyi, aşağılanmayı göze almış bir adam. Öyleyse bir bakıma olumsuz bir karakter. Ama suç Yusuf’da mı? Onu böyle davranmaya iten içinde yaşadığı bozuk düzen değil mi? Ama romanda başka bir karakter, Zey­nel, kişisel çıkarını düşünmeden, kovulmayı göze alarak pat­ronların yaptığı haksızlıklara karşı çıkar ve işten atılır. Öte yan­dan bu düzene ayak uyduran ırgat başı, katip gibi adamlar da işçilerin hakkını yiyerek kendi keselerini doldururlar. Görüldü­ğü gibi okur; kişileri, değişik tutumları, davranışları kendi yo­rumlayıp değerlendirmek zorunda, çünkü yazar bu konuda susuyor ve belirsizlikler yaratarak boş alanlar bırakıyor. Her okur belirsizlikleri kendi giderecek ve karşılaştığı değişik tu­tumlardan hangilerinin geçerli olduğuna kendi karar verecek­tir.

Her okur belirsizlikleri kendi gidereceğine, eserde karşı­laştığı tutumlar, davranışlar arasından hangilerinin geçerli ol­duğuna kendi karar vereceğine göre, ne kadar okur varsa o kadar yorum vardır sonucuna ulaşmayacak mıyız? Gerek yo­rumlamada, gerekse değerlendirmede tam bir öznelciliğe mi inanıyor Alımlama Estetiği? Hayır. Gerçi eserin tek doğru yo­rumu olduğunu kabul etmiyor, ama buna karşılık yorumlamanın keyfî olabileceği görüşüne de yanaşmıyor. Okur her ne kadar boş alanları kendi doldurup metnin anlamını bütünleş­tirecekse de, bunu yaparken başıboş bırakılmış değildir. Yaza­rın verdiği ipuçlarından yararlanarak metindeki göstergelerin doğrultusunda, bütüne uyacak biçimde doldurur boş alanları. Böyle olunca da okurlar belli bir sınırlamanın içinde kalmak koşulu ile metnin anlamını tamamlarlar. Aynı eserin az çok değişik biçimlerde yorumlanması kaçınılmazdır, ama bu durum bir sakınca sayılmaz, çünkü Alımlama Estetiği'ne göre önem­li olan, eserde gücül halde bulunan anlamın okur tarafından somutlaştırılması ve bu edinimin okura kazandırdığı estetik zevktir.

Berna Moran



Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.