Reklam Alanı

Günlerin Bugün Getirdiği - M.Ender Öndeş

Belki de çocukluktan kalma bir 23 Nisan havasıdır bilmiyorum ama, 1 Mayıs sabahları benim için hep hevecan verici olmuştur. Öyle, cıvıl cıvıl bir şey işte! Saba­hın köründe kalkıp deli deli yollara düşersin, sokaklarda, otobüslerde, trenlerde hep sana benzeyen insanlar vardır; sanki “düşman kuvvetleri” tasını tarağını toplayıp gitmiş de şehri bize bırakmışlar gibi... Nereye başını çevirsen genç genç insanlar, ellerinde sopalar, bayraklar filan, bir telaş ve neşe içinde duraklara doluşuyorlar; otobüs­lerde şöyle bir dönüp baksan tipler belli, kızlar oğlanlar, ilk kez gelenler, tecrübeli abiler... Arada bir gıcık tip olsa da köşeye büzüşüp sesini soluğunu kesiyor... 90’larda bir Çağlayan otobüsü hatırlarım mesela, salağın biri nasıl bir aymazlıksa artık, aralarında Kürtçe konuşan işpor­tacı çocuklara horozlanma gafletine düştüydü de, otobüs ahalisi şöyle bir “bi’şey mi vardı birader" kalkışması gös­terince ilk durakta kaldırıma yapışmıştı.



İlil öyle işte... Sanki her yer papatya, sanki her yer karanfil!

1 Mayıs sabahı... Şehrin kendini bulduğu, kendine, kendi kaderine sahip çıktığı andır. Caddeler şenindir, sokakların sahibi sensindir. Arada mahalledeki kırtasiyeci abinin hoparlöründen bir marş duyulur, iyice havaya gi­rersin, zaten sabah evden çıkarken üst kattaki abla “yav­rum dikkat edin ha” deyip el sallamıştır. Sonra kortejlere filan varırsın, pankartı getirecek olan zatı muhteremle­rin gecikmesinden kanser olmuş ama yine de bir yandan yol gözlerken bir yandan halay çeken tedirgin abiler ab­lalar; kulaklara yapıştırılmış telefonlar: “Daha köprüyü yeni geçmişler! Nerde bunlar ya?”
Öte yanda “orta refüj amcaları” diye tabir edilen eski kulağı kesikler taifesi, ki onların mesaisi pek bir mühimdir.:. Unlarını eleseler de elekleri duvara asmayı daha içine sindî- rememiş olan bu amcalar, yüksekçe yerlerden şöyle bakıp "hımm bu sene şucular fena değil, bucular biraz azalmış mı ne?” gibi Erman Toroğlu yorumlan yaparlar ya da ~77’de aha şuradan girdiydik” gibi tarih özetlerine girişirler; onlar

Büyük bir denizin dalgaları gibi...
Kaytarıcılar vardır bir de, ben onlardanım en çok. Kortejde namusuyla yürürken, bir şey dürter onları ve sorumluya, “ben filan korteje bakıp gelecem” deyip sırra kadem basarlar. Bütün dertleri geneli görmek, o kocaman hadisenin daha başka yönlerine bakmak ve elbette sağda solda tanıdıklarla laflamaktır.

Ama yürüyüş daha mühimdir tabii, özellikle alt geçitlerin akus­tiğini kullanmak sadece slogan alımcıların bildiği ayrı bir sanattır; tam orada kortej, olduğunun beş misli kalabalık görünür herkese!
Attırıcılık mühim iş o bakımdan.

Rahmetli babam, 70’lerde bizim memlekette ne miting cenaze olsa kenardan izler, akşam da eve gelip bana ve ahilerime "Ulan bu deyyus­lar bağırmasa, kimse bağırmaya­cak, hep bunlar kudurtuyo milleti’’ diye söverdi; bir türlü anlatamadık ona slogan attırıcılığının ne kadar ulvi bir sanat olduğunu!
Bir de rampalar mühimdir;
Şişhane’de vardır mesela, yürür­ken, durup şöyle bir geriye ba­karsın ki hayali bile cihana değer!
Boğazda kırk tane yalın olsa böy­le bir deryayı nerede bulacaksın?
Gördüğün manzaranın ucu bu­cağı, haddi hududu yoktur! Kafandan öndeki kitleyi hesaplarsın, arkaya dönüp bir daha bakarsın; sonra diğer yürüyüş kollarını düşünürsün, gözlerinin önünde muazzam bir tablo belirir. Kuşlar gibi ha­fiflersin, “ne kadar çoğuz lan” dersin kendi kendine, nasıl bir insan denizi bu, tükürsek boğarız şerefsiz­leri! Bir gün önce boynunu eğen ne varsa savrulur gider, kalbinde ezilmiş hangi filiz varsa yeniden can­lanır. Başka bir havadır o. Siz Kastamonu’nun bir il­çesinde solcu üniversite öğrencisi olun bir, anlarsınız ne demek istediğimi, nasıl bir derttir o bilen bilir!
Yani kendinizi, büyük bir denizin dalgaları gibi görürsünüz, eski moda kovboy filmlerinde Kızılderililerin tepelerden karınca sürüleri gibi akışına ben­zer, akşama doğru yorulsanız da kendinizi daha bir yenilenmiş hissedersiniz.
İşte onlar bunu biliyorlar; çok iyi biliyorlar, biz­den daha iyi biliyorlar hatta. Lenin “Burjuvazi biz­den hızlı öğrenir” diyor ya bir yerde, öyle oluyor ger­çekten. Bu duyguyu biliyorlar, bunun gelecek için ne kadar tehlikeli olduğunu biliyorlar.

Ama yürüyüş daha mühimdir tabii, özellikle alt geçitlerin akus­tiğini kullanmak sadece slogan alımcıların bildiği ayrı bir sanattır; tam orada kortej, olduğunun beş misli kalabalık görünür herkese!
Attırıcılık mühim iş o bakımdan.
Rahmetli babam, 70’lerde bizim memlekette ne miting cenaze olsa kenardan izler, akşam da eve gelip bana ve ahilerime "Ulan bu deyyus­lar bağırmasa, kimse bağırmaya­cak, hep bunlar kudurtuyo milleti’’ diye söverdi; bir türlü anlatamadık ona slogan attırıcılığının ne kadar ulvi bir sanat olduğunu!
Bir de rampalar mühimdir;
Şişhane’de vardır mesela, yürür­ken, durup şöyle bir geriye ba­karsın ki hayali bile cihana değer!
Boğazda kırk tane yalın olsa böy­le bir deryayı nerede bulacaksın?
Gördüğün manzaranın ucu bu­cağı, haddi hududu yoktur! Kafandan öndeki kitleyi hesaplarsın, arkaya dönüp bir daha bakarsın; sonra diğer yürüyüş kollarını düşünürsün, gözlerinin önünde muazzam bir tablo belirir. Kuşlar gibi ha­fiflersin, “ne kadar çoğuz lan” dersin kendi kendine, nasıl bir insan denizi bu, tükürsek boğarız şerefsiz­leri! Bir gün önce boynunu eğen ne varsa savrulur gider, kalbinde ezilmiş hangi filiz varsa yeniden can­lanır. Başka bir havadır o. Siz Kastamonu’nun bir il­çesinde solcu üniversite öğrencisi olun bir, anlarsınız ne demek istediğimi, nasıl bir derttir o bilen bilir!
Yani kendinizi, büyük bir denizin dalgaları gibi görürsünüz, eski moda kovboy filmlerinde Kızılderililerin tepelerden karınca sürüleri gibi akışına ben­zer, akşama doğru yorulsanız da kendinizi daha bir yenilenmiş hissedersiniz.
İşte onlar bunu biliyorlar; çok iyi biliyorlar, biz­den daha iyi biliyorlar hatta. Lenin “Burjuvazi biz­den hızlı öğrenir” diyor ya bir yerde, öyle oluyor ger­çekten. Bu duyguyu biliyorlar, bunun gelecek için ne kadar tehlikeli olduğunu biliyorlar.


Eninde sonunda bitecek bu hasret!
Tip Cezaevi nedir? Birçok şeydir belki ama en mühimi, sizin kendinizi her şeye rağmen iyi hissetmenizi sağlayan o duygunun törpülenmesidir. Ta­mam, nerede olursanız olun devrimciyseniz kendi bildiğinizi yaşarsınız ama “koğuş”un onarıcı vita­mininden yoksun kalmak başka bir şeydir. Birlikte olmanın, derdi tasayı paylaşmanın, eşek şakalarının ortamını bulamazsınız hücrede. Daha büyük bir iç- güç gerekir o zaman; yalnızken kendini yalnız his­setmemenin yeni yollarını bulmanız gerekir ama bu herkes için o kadar da kolay değildir.
Her hamal bilir; Yol uzadıkça yük ağırlaşır... Ve ağırlaştıkça, başkalarının varlığını hissetmeye daha çok ihtiyaç duyarsın.
Bunu bilirler işte; bizden de iyi bilirler. Ara sokaklarda, gaz bulutlarının arasında canını dişine takıp deliler gibi savaşırken, evet yine kendini iyi hisseder­sin ama sonuçta görüp görebildiğin de o sokaktaki ve en çoğundan yan sokaklardaki insanlardır. Ne alt geçitlerin akustiği, ne rampaların o geriye dönüp gururlanışı... Yine coşkudur, yine heyecandır ama bölük pürçüktür bir şeyler, yarım kalan bir şeyler vardır. İs­tediğin elbette reel sosyalizmin o eski “Kızıl Meydan” ruhsuzluğu değildir ama insan yine de “biz kaç kişiyiz acep” diye sorup yanıt almak ister. Akşama yine bir yorgunluk vardır ama diğeriyle aynı şey değildir.
Bunu biliyorlar işte. Bizden iyi biliyorlar. Bu yüz­den tepemize çöküyorlar her yıl; onca zahmete girip şehri cehenneme çeviriyorlar. O yüzden padişah, ille de şuraya gideceksiniz diye sinir uçlarımıza basıp du­ruyor her seferinde.
Bu hep-böyle mi gidecek? Tabii ki hayır. Bu hasret eninde sonunda bitecek, biliyorum.
15-16 Haziran günlerinden sonra abim anlatmış­tı, Haydarpaşa-Gebze banliyö trenine biniyor o gün; Kızıltoprak’ta sanırım, yüzlerce işçi dalıyor vagonla­ra ve şöyle diyorlar; “Bilet milet yok artık.' Trenler halkındır!”
ömrümüz yetecek bunları görmeye, biliyorum. Kesinlikle yetecek!

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.