Reklam Alanı

Edebiyatta İnanç Sorunu


«Eserdeki görüşleri yanlış buluyor, yazarın inançlarına katılmıyorsak eserden zevk alamayız ve eserin değeri bizim gözümüze düşer» dersek, o zaman şu durumu nasıl açıklıya- cağız? Aynı okur pagan devrinin inançlarıyla yazılmış bir Yu­nan tragedyasından zevk aldığı gibi, katolik Dante'nin dini eseri İİahi Komedi'den de zevk alabilir, müslüman Yunus Emre'nin şiirlerinden" de, ateist N. Hikmefinkilerden de. Bu kadar ayrı, hatta karşıt dünya görüşlerini yansıtan bu eser­lerden zevk alabiliyorsak, bunların hepsi birden doğru olamıyacağına göre, yanlış olduğuna inandığımız görüşlere yer ve­ren eserleri beğenebiliyoruz demektir. Yine unutmamalıyız ki felsefesi ile uyuştuğumuz nice eser vardır ki bizce tatsız tuz­suz ve değersizdir. O halde, edebiyat eserlerini okurken inanç­larımızı işe karıştırmayız sonucuna mı varıyoruz? Bu estetik sorun da, diğerleri gibi basite indirgenemez ve bütün durum­ları kapsıyacak kestirme bir tek cevapla çözümlenemez. İnanç­larımızı bir yana bırakmamız gerektiğini söyliyenler vardır (şartlarda da ayrılırlar); İnançların hemen hemen her eser İçin söz konusu edilmesinden yana olanlar vardır.
I. A. Rîchards bîr sanat eseriyle bir bilim eseri karşısın­daki tutumlarımızın çok başka olması düşüncesinden hareket eder, çünkü onca, edebiyat eserinde 'hakikat' söz konusu de­ğildir. Biraz yukarda belirttiğimiz gibi Richards'a göre sanat eserlerindeki önermelerin işlevi bir gerçeği yansıtmak, haki­kati bildirmek değil, duygular uyandırmak, ¡tilerimizi bir uyu­şum haline getirmektir. Bundan ötürü okurken inançlarımızı bir yana bırakırsak doğru bir tutumla, gerektiği gibi okuyoruz, demektir. Yok eğer inançlarımız işe karışıyorsa o zaman bir edebiyat eseri okuru olmaktan çıkmış ve tamamiyle başka çeşit bir eylemle uğraşan bir politikacı, bir sosyolog, bir ta­rihçi veya ahlâkçı hüviyetine girmiş oluruz. Richards bu ko­nuda o kadar ileriye gitmiştir ki bir edebiyat eserini okurken estetik yaşantıya geçebilmemiz için hiç bir inanca ihtiyacımız olmadığını söylemştir. «Eğer Ktral Lear'\ okuyacaksak hiç bir inancımız olmamalıdır». Fakat bu iddianın çürüklüğü başka­ları tarafından belirtildi hemen. Kıral Lear'de, bir yanda Gio- ucester, Cordelia, Edgar ve Kent gibi, davranışları ile ona­yımızı ve sevgimizi kazanan kişiler var; öbür yanda Göneni, Regan ve Edmund gibi nefretimizi kazananlar. Bu kişiler ara­sındaki çatışmada biz birincilerin iyiliğini ve mutluluğunu iste­riz. Onların felâketi trayedyadan bekleneni yaratır. Oysa bazı kişilerden yana olma, ancak eseri bir takım inançlarla okudu­ğumuz zaman mümkündür. İhtiyarlara işkence etmenin, hile­nin, iki yüzlülüğün kötü şeyler olduğuna inandığımız içindir ki bunları yapan kişilerden yana değil de, bağlılık, dürüstlük, iç­ten sevgi gösteren kişilerden yana çıkarız. Böyle bir takım inançlarımız olmasa, eserdeki kişiler karşısında gereken tutu­ma ulaşamayız bile, ve tragedya ortadan silinir gider.

Sonraları Rlchards kendisi de, tutumunu biraz değiştir­miştir. Kıral Lear"de olduğu gibi inançlarımız eserdekilerle uyuşuyorsa mesele yoktur zaten. Fakat uyuşmuyorsa? Ric- hards'a sorarsanız bu uyuşmazlık okur ile eser arasında bir engel olarak belirmez. Okur eserdeki inançları, eserin vereceği estetik yaşantıya varabilmek için «geçici olarak kabul eder», çünkü bilir ki yazarın gayesi gerçekten bilgi vermek, hakikati dile getirmek değildir. Okurun geçici olarak kabul ettiği inançlar gerçek inançlara benzemez; bunlara «estetik inanç» gibi bir isim verilebilir. Gerçek hayatta, inandığımız şeylere göre davranır, eylemimizi yürütürüz, oysa estetik inançlar ha­yattaki davranışımızı etkilemez. Anlaşılıyor ki Richards bü­tün inançların geçici olarak kabul edilebileceğine inanıyor.

Şimdi biraz farklı bir tutuma bakalım. T. S. Eliot da «Dcınte» adlı yazısında az çok Richards'ın kine benzer bir dü­şünceyle çıkar karşımıza. «Okurun, şiirin zevkine varabilmesi için şairin inançlarını paylaşması gerektiği fikrini reddediyo­rum» der5. Eliot'a göre bir eserin tadına varabilmek için inanç­larını paylaşmak gerekmez, ama inançlar yine de önemlidir, çünkü bunları paylaşmasak bile anlamamız lâzımdır. Dante'yi okurken şairin felsefî ve dinî inançlarını bir yana bırakamaz­sınız, bunları anlamanız ve estetik bakımdan benimsemeniz, yani geçici olarak kabul etmeniz gerekir. Ne var ki Eliot ken­disi, Shelley'i okuduğu zaman şairin inançlarını paylaşamadı­ğı için şiirden zevk alamadığını gördü. Demek ki, yazarın fel­sefesi ne olursa olsun geçici olarak kabul edebiliriz iddiası her zaman yerine getirilmiyordu. Eliot bu sefer yeni bir çö­züm yoluna gidiyor. Eserdeki görüşlerin okur için doğru olma­sı şartı yoktur; ama, bu, «görüşler ne olursa olsun farketmez» anlamına gelmez. Eserdeki inançların okurun önüne set çek­memesi için bunların doğru değilse bile, tutarlı, seviyeli ve olgun olması şarttır. Okur bu inançlara katılmasa bile yine de zevk alabilir eserden. Ama yazarın felsefesi çocukça ve basit ise, kafası gelişmiş bir okur için estetik amaçlarla geçici ola­rak da kabul edilemez .Görülüyor ki Eliot, eserdeki inançlara geçici olarak göz yumulabilmesi için bazı koşullar öne sürüyor. Başka eleştiri­ciler de farklı koşullar koymuşlardır: yazar içtenlikle yazmış­sa; ya da düşünceleri uygar bir insanın kabul edemiyeceği ka­dar aşağılık, çirkin ve kokuşmuş değilse.

Bazı biçimciler ise bu çeşit şartlar yerine başka çeşit şart­lar koşarlar, çünkü sözünü ettiğimiz şartlar eserin felsefesini kendi başına dikkate alarak değerlendirmek eğilimindedir ve kullanılan ölçütler biçim sınırlarının dışına taşmaktadır. Ede­biyat eserindeki inanç sorununu da eserin yapısı ile çözmek isteyen yeni Eleştiriciler şöyle düşünmektedirler:

Edebiyat eserinin anlamı onu meydana getiren tek tek anlamların toplamına eşit değildir. Eser kapalı ve kendi ken­dine yeterli bir bütündür, öyle ki, eserdeki tek tek anlamlar her ne kadar göstersel iseler de, eserin bağlamı içinde bunlar göstersel olmaktan çıkar. Başka bir deyişle, tek tek anlamla­rın dış dünyaya işaret etmelerine yazarın sanatçılığı engel olur. Bu bakımdan inanç sorunu gerçek sanat eserinde karşı­mıza çıkmaz, ve okura set çekmez. T. S. Eliot'un Shelley'den zevk alamamasının nedenini Shelley'nin fikirlerinin basitliğin­de aramamalıyız. Asıl neden Shelley'nin bunları şiirin bağla­mı içinde denetliyememesi, dramlaştıramaması, ve bundan ötürü, bu fikirlerin bir bilim ya da felsefe kitabında olduğu gibi dış dünyaya işaret eder şekilde karşımıza çıkmalarıdır. Bazı eserlerde «belirtik ya da örtük önermeler, bağlamın bü­tününün içinde gerektiği gibi sindirilmediğinden bunlar bağ­lamdan koparak fırlar ve ahlâkî ya da dinî bakımdan değer­lendirmeyi davet ederler». Buna en ileri bir örnek Ziya Gökalp gibi bir şairin fikirlerini manzum halde ifadeye çalıştığı zaman ortaya koyduğu önermelerdir.
Vatan ne Türkiyedir Türklere, ne Türkistan,
Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir: Turan
gibi bir önerme, şiirin içinde dramlaştırılmadığı için doğruluk iddiası taşıyan bir önerme olarak kalıyor. Bu durumda, fikrîm kendi inançlarımıza göre değerlendirmeye zorlanır, doğru ya da yanlış diye yargılarız. Şair işte buna engel olmalı, şiirin parçalarını, bütünün dışında ele aldırmamalıdır. Mesele, gö­rüşlerin doğru yanlış olması değil, eserin bağlamı içinde yük­lenmeleri gereken işlevin dışına çıkıp çıkmamalarıdır. Eserin yapısı bir sanat yapısı ise eser bir estetik obje olabilmiştir ve o zaman bizi kendi çerçevesi içinde hapseder, dış dünyaya yollıyarak karşılaştırmalar yaptırmaz10. Eserdeki görüş, bir ge­nellemenin ortaya konulması değil bir durumun dramatize edilmesidir. Diyebiliriz ki Orhan Veii’nin geçen bölümde ince­lediğimiz «Kitabe-î Seng-i Mezar» şiirinde, «Ölüm Allahın em­ri, Ayrılık olmasaydı» önermesiyle dile getirilen görüş, şiirin bağlamı içinde kalmakta, ve biz de bunu inançlarımıza göre değerlendirmeye zorlanmamaktayız.

Bazı kısa şiirler ve bir takım eserler için bu iddia doğru da olsa, yazarın belli bir düşünceyi anlatmak istediği öyle eserler vardır ki bunlarda örtük bir tezin veya hiç değilse belli bir dünya görüşünün yer aldığı apaçıktır. Biçimciler bu çeşit eserlerde görülen felsefî (politik v.b.) yönün de eserin bağlamı içinde kaldığını söylerler. Yazar bu fikirleri ileri sür­müyor onlarca, sadece gösteriyor. Bir romandaki «Ahmet efendi o akşam evinden çıkıp kahveye gitti» cümlesinde ya­zar nasıl gerçekten böyle bir olayın geçtiğin iiddia etmiyorsa, eserden çıkan örtük görüşü de «evetlemiyor» «sanki öyle imiş» gibi ortaya koyuyor.
                                       ,
Biçimcilere bu noktada hak' verebilir miyiz? Milton, Ca­mus, Sartre, Dostoyevski, Yevtuşenko gibi yazarların eserle­rindeki fikirleri kendi fikirleri olarak ileri sürmediklerini kim kabul eder? Bunlar düpedüz, bir felsefesi, bir dünya görüşü olan yazarlardır ve okurla aralarında bir inanç sorunu baş gösterebilir. Bundan ötürü biçimcilerin inanç sorununa verdikle­ri cevap yetersizdir.

Biçimcilere tam karşıt uçda yer alan bazı Marxistler ve ahlâkçılar yalnız kendi tezlerini savunan eserleri kabul etmek eğilimindedirler. Üst tarafı ya gereksiz ya zararlı sayılır. Bu aşırı tutumu teorik olaark benimsiyenlerin pek çoğunun ger­çekte daha hoşgörülü davrandığını; kendi tezini bulmadığı bir çok kitaplardan tad aldığını söyliyebiliriz. Yalnız kendi inanç­larımızı dile getiren eserlerden zevk alabilseydik, okuyabilece­ğimiz edebiyat çok sınırlanırdı.

İnanç sorununa getirebileceğimiz kesin bir çözüm, bütün eserler için geçerli olabilecek kısa bir tek cevap yoktur. Bir kere unutmıyalım ki inanç çatışmalarının söz konusu olmı- yacağı çok genel temalı, duyguya dayanan, fikir yönü yok denebilecek eserler vardır. Bir çok aşk şiirleri bu sınıfa girer. Bazı eserlerde ise belli bir dünya görüşü yer alır, fakat ayrı görüşleri yansıtan eserlerden yine de tad alabiliriz. Sophokles, Homeros, Dante, Yunus Emre, Şolohof gibi apayrı görüşleri ve inançları olan yazarları zevkle okuyabilmemiz inançlarımızı hiç işe karıştırmadığımız anlamına gelmez. Bu büyük yazarların eserleri yüzyıllar arasından sürüp gelebiliyor, çeşitli çağların ve kültür çevrelerinin insanına seslenebiliyorsa, bu başarı (sa­nat değerlerinden başka), ayrı mezhepleri ve fesefî görüşleri aşarak, az çok bütün insanlar için ortak bir insanlık anlayı­şında, bir manevî değerler temelinde birleştikleri içindir. Bu gibi eserlerde inanmadıklarımızdan çok inandıklarımızdır ağır basan.

Bundan başka bazı eserlerde inançlarımızla çatışan fikir­ler eserin bütününü kapsamaz. Tolstoy'un Anna Karenina ro­manında beliren görüşlerden biri şu: ahlâk ilkelerini çiğne­yen bir insanın cezasını Tanrı verir, bizim görevimiz bağış­lamaktır. Bir çok okur bu fikre katılmaz bugün, ama yine de Anna Karenina'yı zevkle okur sanırım.

Eserdeki görüşlere katılan okurların eser karşısındaki ya­şantıları daha zengin olacağı için bunların o eserden daha fazla zevk almaları doğaldır, ama görülüyor ki, bir çok hal­lerde eserdeki inançlara okurun katılmaması, eserle arasında aşılmaz uçurumlar açmıyor. Daha doğrusu dereceleri var bu­nun. Bazı eserlerin (şiir, oyun, roman) fikrî yönü vardır amabu yön okurun gözünde, yüzeyde kalmış ve basit bir felsefî düşünce ise okurun eserden alacağı zevki köstekleyebilir. Bir eserin benimsediği değerler sistemi basit olmıyabilir ama okurun inançlarına çok aykırı düşüyorsa okur için o eserden zevk alma imkânı hemen hemen ortadan kalkar. Hele öyle eserler olabilir ki ana tezi okurun çok önemli saydığı ve şid­detle duyduğu bazı inançlara zıttır. Diyelim zencilen insan­dan saymayan, onları köle gibi kullanmayı, sömürmeyi yerin­de bir davranış olarak savunan bir romanı, (usta bir yazarın eseri de olsa), bu görüşün şiddetle karşısında olan bir oku­run zevkle okuyabileceğini düşünemeyiz.

Anlaşılıyor ki, bütün eserlerin değilse de, bazı eserlerin felsefî bir yönü var. Eserdeki görüş okurun inançlarıyla uyu­şabilir, bazen önemsiz derecede çatışabilir, bazen de şiddetle çatışabilir. O halde değerlendirmede durum ne olacak?

1. Bazı eleştiricilere göre eserdeki görüşle okurun inanç­ları uyuşuyor yani okur görüşü doğru buluyorsa değerlendir­mede bunu hesaba katmamalıdır, çünkü bir eserin iyi olması için eserdeki görüşün doğru sayılması ne gerekli ne de ye­terli şarttır. Yeterli değildir çünkü doğru bulduğumuz görüş­leri ileri süren nice eser vardır ki 'iyi' saymayız. Yoksa gö­rüşlerine katıldığımız her esere 'iyi sanat eseridir' derdik. Gerekli şart değildir, çünkü yazarın görüşlerine katılmadığı­mız halde beğendiğimiz çok eser vardır. Pagan inançlarıyla yazılmış Yunan tragedyalarındaki kader inancını paylaşma- sak da bu eserleri sever ve değerli buluruz.

Bu iddiaya karşı çıkarak diyeceğiz ki, eserdeki görüşün doğruluğu değer bakımından ne yeterli ne de gerekli şarttır ama değerlendirmede geçerlidir (relevant). Doğruluk kendi başına bir ölçüt teşkil etmezse de, bazı hallerde eserin verdiği yaşantıyı zenginleştirdiği için önemlidir. Ancak görüşün esere sanatsal şekilde işlenmesini şart koşarız. Eserdeki görüş, olay örgüsüyle, kişilerle, tonla, simgelerle kenetlenerek esere sanat yönünden bir şey katmalıdır. Şunu da söylemek gere­kir ki sanat açısından başarılı da olsa eserdeki görüşü doğru bulmakla yetinenleyiz. Temelde inançlarımıza uyan görüşü, yazar yüzeyde kalarak, basitleştirerek vermişse eserin fikrî yönü yaşantımıza bir şey katmaz. İsteriz ki yazar belli bir görüşün dile getiriliş imkânlarını zorlasın, incelikleri, derinliği, karmaşıklığı, gücü bakımından, okurun o zamana kadar iar- ketmedigi bir şeyler versin. Ancak böyle olursa fikrî yön ese­re bir boyut kazandırır ve yaşantımızı zenginleştirir.

2. Okurun inançları eserdekilerle. uyuşmuyorsa ve uyuş­mazlık okur için önemli değilse inançlar bir yana bırakılabi­lir ve değerlendirmede hesaba katılmaz. Özellikle başka bir çağın kültürünün ürünü olan eserlerde bu durum belirebilir. Sophokles'in Antigone oyunu bizim inançlarımızdan çok fark­lı inançiar üzerine kurulmuştur. Antigone'nin kardeşinin ölü­sünü gömmek için ölümü göze alması ve bu uğurda hayatını feda etmesi o çağdaki Yunan âdetlerine, gömülme ile ilgili inançlara bağlıdır. Tragedyayı anlamamız için bunlar hakkın­da fikir sahibi olmamız gerek. Ama bir kere bu bilgiyi edindik miydi Antigone'nin davranışını anlamlı ve tutarlı bulu­ruz. Tragedyanın zevkine varmamız için ölüleri gömme ile ilgili inançları paylaşmamıza gerek yoktur.

3. Ama eserdeki inançlar okurunkilerle şiddetle çatışıyor­sa durum ne olur? Yine bazı eleştiricilere göre inançların yanlış sayılması eserin sanat bakımından değersiz sayılması için bir sebep değildir. Hiç inanmadığımız görüşleri olan bir çok büyük eser vardır. Buna karşılık bizce yanlış görüşleri ol­mayan nice eser vardır ki bizce kötüdür. Bundan ötürü yan­lış görüş, değersizlik için ne yeterli ne de gerekli şarttır. Hat­ta geçerli de değildir. Eserin tadına varabilmek amaciyle inanmamazlıgımızı bir süre için bir yana bırakır ve eserdeki dünya görüşünü benimser, bir de o görüşün açısından dün­yaya bakmayı deneriz.

Bu eleştiricilerin söyledikleri, inançdaki yanlışlığın okur için çok önemli olmadığı hallerde geçenidir. Fakat inançların şiddetle çatışması okurun eserden alacağı tadı etkiler. Bu du­rumda eserin sadece sanat yönüne bakarak hayat ve dünya hakkında söylediklerini kendi inançlarımızla karşılaştırmama­mız istenemez. Madem ki edebiyat eserlerinde bazen belli felsefî görüşler öne sürülmektedir, eleştiricinin biçim sorun­larıyla yetinmeyip bunlarla da hesaplaşması gerekebilir.
Kısacası, bir edebiyat eserini yalnızca fikirlerine, felsefe­sine dayanarak hiç bir zaman değerlendirenleyiz. Değerlen­dirmeyi bunlara dayanarak yapanlar, eleştiriciden çok ahlâk­çı, politikacı, sosyolog ya da felsefeci sayılabilirler. Sadece es­tetik açıdan eleştiri yapanlarsa, yazarın hayatla, toplumla, in­sanla, dünyayla ilgili şeyler söylemek istediği, ve bundan ötürü fikirlerin önemli bir yer işgal ettiği eserler karşısında eleştiriden bekleneni veremezler. Bir eleştiricinin ilk ödevi elin­deki esere bir sanat eseri olarak bakmaktır, ama bundan fazlasını gerektiren eserler karşısında geri yanına gözünü ka­pamak zorunlugu yoktur. Yazarın görüşlerini, düşüncelerini, tutumunu incelemek, tartıp biçmekle eserin hakkını vermek ve ona göre değerlendirmek yerinde bir davranıştır.

Berna Moran


Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.