Reklam Alanı

Yansıtma Kuramı

Yansıtma Kuramı I
‘‘Sanat nedir?’‘ sorusuna verilen İlk cevap (hiç değilse Batıda) sanatı bir yansıtma, benzetme, ya da taklit olarak görme eğilimindeydi. Sanat eserlerinde gördüğümüz, doğadır, İnsandır, hayattır ve sanatçı eserinde bize bunları yansıtır; bir ayna tutar dünyaya sanki. Platon'un Devlet diyaloğunda Sok­rates, Glaukon'a ressamın yaptığı işi anlatmağa çalışırken ‘‘İs­tersen bir ayna el eline, dört bir yana tut. Bir anda yaptın gitti güneşi, yıldızları, dünyayı, kendini, evin bütün eşyasını, bitki­leri, bütün canlı varlıkları’‘ diyerek, ressamın yaptığı İşin dün­yaya bir ayna tutmak olduğunu söyler, ve biraz aşağıda şairin de ressamdan farklı olmadığını belirtir: ‘’Tragedya şairinin de yaptığı bu değil mi? Benzetme değil mİ onun yaptığı da?’’

Sanatı bir yansıtma olarak görmek yüzyıllar boyu devam etmiş ve zamanımıza kadar gelmiş bir kuramdır. Bu görüşü savunanların sık sık baş vurduğu 'ayna' benzetmesi de düşün­celerine ışık tutan açıklayıcı bir benzetmedir. Lucas de Heere, onaltıncı yüzyılda Van Eyck'ın resimlerini överken diyor ki: ‘‘Bunlar ayna, evet resim değil ayna bunlar’‘. Leonardo da Vinci de resimle ayna arasındaki benzeyişe işaret eder:
Eğer yaptığınız resmin, doğada konu olarak seçtiğiniz nesnelere tam benzeyip benzemediğini anlamak istiyorsanız bir ayna alın ve bu nesnelerin orada nasıl yansıdığına bakarak aynada gördüğünüzü resminizle karşılaştırın.Sanat eserini aynaya benzetmek yalnız resim sanatı için söz konusu değildi; Sokrates'in dediği gibi şairin yaptığı da bir yansıtmaydı. Yunan şairi Simonidesin ‘‘Resim sessiz bir şiir, şiir konuşan bir resimdir’‘ sözü de, eleştiri tarihinde sık sık rastladığımız bir fikri dile getirir. Ayna benzetmesini on- sekizinci yüzyılda Dr. Johnson edebiyat için kullanır, ve Shakespeare'i överken, okura hayatı doğrulukla yansıtan bir ayna tuttuğunu söyler . Daha zamanımıza yaklaşırsak başka örnek­ler de bulabiliriz. Stendhal, Kırmızı ve Siyah'ta aynaya benzetir romanı: ‘‘Yol boyunca gezdirilen bir aynadır roman’‘ (Bölüm 13). Marxist Plehanov için de ‘‘Edebiyat ve sanat hayatın aynasıdır’‘. Bizde de, örneğin, Recaizade Ekrem, Araba Sevdası'na yazdığı önsöz’de, hikâye ve romanın ‘‘birer ibret aynası’‘ olduğunu söyler.

Bütün bu sanatçıların, eleştiricilerin ve düşünürlerin pay­laştıkları bir anlayış, sanatın en önemli özelliğinin doğayı in­sanı, hayatı, kısaca gerçekliği yansıtmak olduğudur. Sanat ile gerçeklik arasında daima bir ilişki bulmakta ısrar edilmesine şaşmamak gerekir, çünkü ne de olsa sanatla insan, doğa ve hayat arasında sıkı bağlar vardır. Gelgelelim nasıl bir gerçek­liği yansıtır sanatçı? Gerçeklik nedir? Bu sorulara verilen ce­vaplar farklıdır. Yansıtılan gerçeklik kavramı yazar, düşünür ya da estetikçiler için başka başka anlamlar taşımıştır elbet. Bun­dan ötürü bu öğretiyi açıklamak bir bakıma, gerçeklik kavra­mına verilen anlamları belirtmektir. Genellikle 'gerçekliği yan­sıtma' deyince belli başlı üç görüşle karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Birincisi sanatın görüngüyü olduğu gibi (yüzey gerçek­liği) yansıttığı düşüncesidir. İkincisi genel'i (tümeli) ya da özü yansıttığını söyler. Nihayet sonuncusu da sanatın ideal olanı yansıttığına inanır. Ama ortaya atılan yansıtma kuramlarını iki döneme ayırmak doğru olur, çünkü onsekizinci yüzyılın ortalarına kadar ileri sürülenler aynı geleneğin çizgisi üzerine yerleştirilebilir ve daha çok Aristoteles'in çeşitli yorumları ola­rak ele alınabilirler. 

Ondokuzuncu yüzyıldan bu yana ise yan­sıtma kuramı biraz daha başka bir kılık altında, ve doğrudan doğruya Aristoteles'den hareket etmeksizin ileri sürülmüştür. Bundan ötürü, ilk önce onsekizinci yüzyılın ortalarına kadar olan dönemde yansıtma kuramının belli başlı üç şeklini inceleyelim.

Sanat İdeal Olanı Yansıtır




Yansıtma Kuramı II
Ondokuz ve yirminci yüzyıllarda yansıtma kavramını sa­natı açıklamak için kullanan en önemli kuram Marxist estetik­tir. Marxist estetik ise bazı yönlerden gerçekçilik akımına bağ­landığı için işe buradan başlamak doğru olacaktır.

Neo-klasik çağdan sonra gelen Romantizm uzun süre hâ­kim duruma geçtikten sonra ondokuzuncu yüzyıl ortalarında bu akıma karşı tepki olarak beliren ve özellikle Fransa'da Stendhal Balzac, Zola ve Flaubert gibi romancıların elinde gelişen gerçekçilik akımı da, diyebiliriz ki, sırtını yine yansıtma ilkesine vermiş bir sanat anlayışına yaslanır. İnsanı ve toplumu büyük bir sadakatle yansıtmağa çalışan bu yazarlar için de sanat eseri bir aynaya benzetilebilirdi. Biraz yukarıda söyledi­ğimiz gibi Stendhal’e göre ‘‘yol boyunca gezdirilen bir aynadır roman’‘. Gerçekçiliğin kısa bir tanımını yapmak güç, ama en önemli özelliklerini şöyle belirtebiliriz belki:

1. Konu olarak çağdaş toplumun her günkü alelade yaşa­mı işleniyordu. Romantiklerin günlük gerçeklerden uzak, ideal­leştirilmiş konularının aksine, gerçekçi bir yazar, çağdaş top­lumu konu ediniyordu kendisine, ve bunu elinden geldiğince kendi gözlemlerine dayanarak yansıtıyordu. Masalvari olan, uzak diyarların çekiciliğinden medet uman, alegoriye, sembo­lizme başvuran bir akım değildi bu.
      2.   Eğer yazar gerçekliği yansıtacaksa bunu bütün yönle­riyle yansıtmalıdır, bir kısmına gözünü kapamak olmaz; anla­tılması yakışık almaz sayılan çirkin, iğrenç, ve ayıp addedilen şeyler de sanata sokulabilmelidir.
3. Ondokuzuncu yüzyıl gerçekçilerinin gözünde 'gerçeklik' denen şeyin bir özelliği de, o devrin bilim görüşünden alın­mıştı : fizik dünyasında bir determinizm olduğu gibi insanlar dünyasında da her şeyin bir nedeni vardır ve bunları bilmek toplumsal yasaları bilmek demektir. Olaylar rastlantılarla, mu­cizelerle açıklanamaz; psikolojik ve sosyal kanunlarla açıkla­nabilir.
4. Böyle bir gerçekliği yansıtacak olan yazarın tutumunun da laboratuarda deney yapan bir bilim adamınınki kadar ta­rafsız olması gerekmez mi? Topluma bakan yazardan beklenen şey, gözlemlerinin sonucunu olduğu gibi anlatmaktır. Gerçek durumu bütün çıplaklığı ile okuyucunun gözünün önüne sermeli yazar. Zola ve Flaubert'ln de üzerinde ısrarla durduğu bu ta­rafsızlık, gerçekçi romanda yöntem anlayışının önemli bir öğe­sidir. Olaylara dışarıdan bakarak onları olduğu gibi yansıtacak yazarın kendi görüşlerine yer yoktur eserde.

Batıda gerçekçilik çeşitli yazarların elinde gelişmiş ve özellikle romanda sürüp gitmiştir. Ama gerçekçiliği bazıları da­ha çok yöntem bakımından benimsemiştir, bazıları ise konu bakımından. Bu arada gerçekçi romanın gösterdiği gelişmenin en önemli bir yönü psikolojik gerçekçilik olmuştur. Burada bu geçişi izleyecek değiliz; kısaca hatırlatmak yetecektir ki, insa­nın iç dünyasını, zihnini doğru olarak yansıtma amacı, 'bilinç akımı' tekniğine kadar gelip dayanmıştır.

Batıdakinin yanı sıra Rusya'da da başka bir yönde gelişen gerçekçilikle karşılaşıyoruz. Ondokuzuncu yüzyıl ortalarında gerçekçilik Rusya'da belirmiş, Tolstoy, Çehov ve Gorki gibi yazarlar büyük eserler vermişlerdir. Bu yazarların yanı sıra, kuram alanında, Belinski, Dobrolyubov, Çernişevski gibi eleş­tiriciler toplumla ilgilenen ve gerçekçi bir edebiyatı savunan görüşler atmışlardı ortaya. Örneğin Çernişevski'ye göre sanat gerçekliğin yansıtılmasıdır, ama bu bir kopyacılık değildir, zira yazar görüneni olduğu gibi yansıtmamalı, öze ait olanla olma­yanı ayırt etmelidir. Çernişevski sanatı yansıtma olarak açık­larken eski bir kuramı devam ettirmiş olduğunun farkındadır. ‘‘Bizim tanımımız’‘ diyor ‘‘eski Yunan'da yaygın olan ve Platon'da, Aristoteles'de ve özellikle Demokritos'da rastladığımız tanıma yakındır’‘. Sanat eserinde yansıtılan gerçeklik İnsanlar İçin önemli olandır ve gerçek hayattan alınmıştır. Bundan baş­ka, yazar sosyal gerçekliği yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda bunu açıklar ve yargılar da. Böylece Çernişevski, yazarın ta­rafsızlığı gibi önemli bir noktada Batı'dakl gerçekçilerden ayrılmaktadır.

Çernişevski, Dobrolyubov ve Bellinski gibi eleştiriciler dev­rimci ve toplumcu tutumlarından dolayı Marxlstlerln kendilerine yakın buldukları kişilerdir; bunların sanat görüşü sonradan 'toplumcu gerçekçilik'de yeniden işlenmiştir.

Marxist estetiği, İncelerken iki döneme ayırmak gerekiyor: 1934'e kadar olan birinci dönem, ve toplumcu gerçekçilik ku­ramının kabul edildiği 1934'den sonraki İkinci dönem. Marx, Engels ve Plehanov gibi düşünürlerin, sanat eseri ile ekonomik yapı arasındaki ilişkiyi araştırdıkları birinci dönemde, henüz Parti tarafından saptanmış kesin bir görüş yoktu. Sovyetlerle çeşitli akımlar ve bu arada Rus Biçimcileri bile hoşgörü İle karşılanıyordu. İkinci dönem ise, sanat anlayışının Sovyetlerle resmi bir nitelik kazanarak ‘‘toplumcu gerçekçilik’‘ adını aldığı dönemdir.

Marxist Estetikte SonGelişmeler



Dış Dünyaya ve Topluma Dönük Eleştiri

 Yansıtma Kuramları her ne kadar çeşitli anlayışlara ayrılıyorsa da, bunların hepsinde ortak olan nokta, esere bakarken, her şey­den önce eserin dış dünya ile olan ilişkisi ile ilgilenmeleridir. Sanat eserinin en önemli özelliğini bunda bulurlar. Bazı yöntemler eserle dış dünya (toplum, gerçeklik, insan) arasındaki ilişkilere eğilirler, bazıları eserle sanatçı, bazıları eserle okur arasındaki ilişkilere. Yalnız biçimci eleştiri, eseri inceleyip değerlendirirken bu ilişkilere başvuramayacağımız kanısında olduğu için eserin kendi çerçeve­sinden dışarı çıkmaz. Biz bu bölümde yansıtma kuramlarından doğan ya da doğrudan doğruya bu kurama bağlı olmasa bile eserle, eserin meydana geldiği ortam ya da yansıttığı gerçeklik arasındaki ilişkiler üzerine oturtulan eleştiri çeşitlerini, 'tarihî', 'sosyolojik’ ve 'Marxist’ diye ayırarak kısaca inceleyeceğiz. Yapacağımız daha çok bir sınıflandırma, ve başlıca özellikleri belirtmek. Her bir yöntemi ayrıntılarıyla, uygulanışıyla incele­memize olanak yok.

Eleştiri ismini verebileceğimiz yazılara kısmen Rönesans’da başlandığını söyleyebilirsek de, tek tek eserlerin, yazarların, şu ya da bu açıdan incelenmesine ilk kez onyedinci yüzyıl eleştiricileri girişmiştir demek doğru, olur. Bununla birlikte bu çağların neo-klasik kurama bağlı eleştirisi üzerinde durmaya­cağız, çünkü bu eleştiri yöntemi bugün artık geçerliliğini yitir­miştir. Zaten bunu dış dünyaya dönük eleştiri saymak da doğru olmaz. Neo-klasik eleştirinin, yansıtılan gerçeklikle eser ara­sında bir karşılaştırma yapması beklenebilir; oysa durum baş­kadır. Aristoteles'e, Horatius'a ve klasik yazarlara bakarak mey­dana getirilmiş bir takım kurallar eleştiricinin ölçütlerini teşkil eder. Bunun yanı sıra eser, yapacağı ahlâkî etkiler yönünden de değerlendirilir.

Bizim ele alacağımız yöntemler ise dış dünya ile eser ara­sındaki bağlara ağırlık verirler. Yazara tarihî güçlerin, toplum koşullarının nasıl etkiler yaptığını, bir eserin meydana gelme­sinde ne gibi nedenlerin rol oynadığını araştırarak, eserin ya­zıldığı zamandaki koşulları ve ortamı, eseri açıklamak için kul­lanmak, ya da aksi yola başvurarak, eseri, çağını aydınlatan bir belge gibi ele almak bu yöntemlerin özelliğini teşkil eder. Bu bakımdan tarihî, sosyolojik ve Marxist yöntemler arasında ortak noktalar vardır ve bu bakışlar her zaman birbirinden kesinlikle ayrılamaz.

Marxist Eleştiri


''Berna Moran''

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.