Reklam Alanı

Türklerin Müslüman Oluşları


Bilindiği gibi Türkler, Gök Tanrı dininden itibaren dini hayatlarında; tek Tanrı, öte dünya, Uçmag(cennet), Tamu(cehennem), kıyamet günü(ulug gün), hesap verme, adalet... vb dini kavramları zaten kullanıyorlardı. Bu kavramlar, daha sonra Türklerin İslâm olmalarından sonra da aynı muhteva içinde kulla­nılmaya devam edildiği görülüyordu. Bu sebeple İslâmiyetin getirdiği bütün değerler, dini kavramlar tereddütsüz kabul edilip kullanılıyordu. Orta Asya'da Türkler arasında İslâmiyetin münferiden yayılmaya başladığı ilk dönemlerde Mengü Kağanın İslâm Elçisine verdiği cevap ise, Türklerin İslâmiyet ile ilk karşılaştıkları dönemlerdeki dini inançlarını tereddütsüz bir şekilde ortaya koyuyordu. Mengü Kağan şöyle cevap veriyordu:
“-Biz tek bir Tanrı’ya inanır ve taparız. O'nun emri ile yaşar ve ölürüz. Dünya ahirette mücazât ve mükafat da O’na aittir. Tanrı, görünen ve görün­meyen her şeyin hâlihidir. Allah sîzlere kitaplar gönderdi; ama siz onların yaz­dıklarını tutmazsınız. Bize de gâib'i bildiren Kam'lar verdi; onların dediklerini yapar ve huzur içinde yaşarız."
sözleri, Türklerin İslâm öncesinde de tek Tanrı inancım ortaya koyuyordu. İşte bu inanç sistemi içindeTürklerin İslâmiyeti kabulleri de kolay oluyordu. Bu cümleden olarak Türkler arasında Hz. Muhammed döneminden itibaren bir İslâmlaşma hareketinin başlayıp, onuncu asırda da kitleler hâlindeki İslâm­laşmanın tamamlanmış olduğu görülüyordu. Bu husus destanlarımız ve tarihi verilerimizde açık bir şekilde anlatılıyordu.

Destanlar ve Menâkıbnâmelerimizde Türklerin İslâmlaşma Hareketi
Bilindiği gibi Türkler, göçebe hayatlarının icabı olarak Müslüman olma­dan önce, muhtelif medeniyet zümrelerine sahip oldukları gibi çeşitli itikât sistemlerini de benimsemişlerdir. Türkler, bu dönemlerinde de tek Tanrı inanct'na sahip bulunuyorlardı.
Aynca olağanüstü hâlleri ve manevî üstünlüğe sahip mutasavvıf-veli ki­şilerin kerametlerine de inandıkları ve onlara karşı da büyük bir saygı duy­dukları bilinmekteydi. İşte bu inanç çerçevesinde Türklerin İslâm öncesi ve İslâmî dönemi destanları ve kaynak eserlerinde dinî-tasavvufı düşüncenin o- luşmaya başladığı da görülmekteydi. Şöyle ki;
Oğuz Kağan Destanı: Oğuz Kağan Destanı'nın İslâmî şekli diye ismlendirilen bu yeni versiyonda konumuz itibariyle mühim olan nokta şudur:
İslâmi şekilde Türk milleti'nin en eski atasının adı, doğrudan doğruya Türk’tür. Nuh Peygamberin birinci torunu olan Türk, babası Yafes'in ölümün­den sonra Işık Göl civarında yerleşmiş; ilk çadırı o yapmış; Türklerin tarihi onunla başlamıştır.
Satuk Buğra Han Destanı: Türkler arasında, Milâdî DC-X. asırlar­da söylendiği anlaşılan Satuk Buğra Han Destanı'nda; Karahanlıların ilk Müs­lüman Büyük Türk Hakanlığı olma şerefi şöyle anlatılmaktadır:
Hz. Muhammed, kanatlı Burak sırtında göklere yükseldiği Mirâc gecesi’nde gök katlarında eski ve ünlü peygamberleri görmüştü. Bunlar arasında tanıyamadığı bir zatı Cebrail’e göstermiş, O’nun hangi peygamber oldu­ğunu sormuştu. Cebrail:
Bu peygamber değildir. Bu, sizin âhirete intikalinizden 333 yıl sonra dünyaya inecek bir ruhtur; Türkistan’da sizin dininizi yayacak bu ruh, Abdülkerim Satuk Buğra Hanın ruhudur. ” cevabını vermişti.
Hz. Muhammed buna çok sevindi. Yere döndükten sonra her gün, dinini Türk ülkelerine yayacak bu insan için dualar etti. Dünyaya peygamber zama­nında gelip onunla görüşmek saadetine ermiş arkadaşlan(sahabesi) İslâm nurunu Türkistan’da yankılandıracak bu mutlu ruhu gözleriyle görmek istedi­ler. Hz. Muhammed, onların niyazlarını kabul etti, dua etti. Hemen, başlarında Türk başlıkları bulunan, silahlı, kırk atlı selam vererek yaklaştı. Bunlar Satuk Buğra Han'ın ve arkadaşlarının ruhları idi.”
(Bu olaydan üç asır sonra) Satuk Buğra Han, Kaşgar Sultanının oğlu ola­rak dünyaya geldi. Doğduğu gün yer deprenmiş; dağ yamaçlarındaki kaynak­lar kaybolmuş; mevsim kış olduğu hâlde bahçeler, çayırlar çiçeklerle örtülmüş­tü. Falcılar, bu çocuğun büyüyünce Müslüman olacağını söylemişlerdi. Bu sebepten onu öldürmek istediler. Fakat annesi;
“- Onu Müslüman olduğu zaman öldürürsünüz! diyerek çocuğunu bu ölümden kurtardı....” Sonra Satuk Buğra Han bir gece rüyasında gökten bir adamın indiğini ve kendisine Türkçe olarak;
“ Müslüman ol, dünya ahiretini kurtar..’’ dediğini görür; uyanır ve Müs­lüman olur.75
Ahmed Yesevi Menkabesi. Bir gaza gününde Hz. Muhammed’in ashabı kalmış, peygamberden yiyecek istemişlerdi. Allah’ın Resulü dua etmiş ve Cebrâil, onlara Cennet’den hurma getirmişti. Hurmaları yerlerken bir tanesi yere düşmüş, Cebrâil de;
“- Bu hurma, sizin Türkistanlı ümmetinizden Ahmed Yesevi’nin kısmeti­dir." haberini vermişti.
Hz. Muhammed, hemen Arslan Baba’yı çağırmış, hurmayı ona vermiş ve;
“ Benden sonra Ahmed adlı bir çocuk doğacak, O, ümmetimin seçkinle­rindendir; git onu bul ve bu hurmayı ona ver.." buyurmuştu.
Yine Peygamberin duasıyla Arslan Baba asırlarca yaşamış, bütün dünya­yı aramış, sonunda Türkistan’a gelerek yetim Ahmed’i bulmuştu. Bu sırada Ahmed, Yesi’de mektebe gidiyordu. Arslan Baba çocuğa selam verdi çocuk selamı alırken;
"- Ey Baba! emanetiniz hani? ” diye sordu. Arslan Baba bu beklemediği sorudan şaşırdı; " Ey velî i Sen bunu nereden biliyorsun? ” diye hayretle sordu. Çocuk;
Allah bana bildirdi 1 “ cevabını verdi. Sonra adını sordu, Ahmed oldu­ğunu anladı ve emaneti sahibine teslim etti. Arslan Baba, hem O’nun mürşidi oldu, hem de O’nun eğitim ve öğretimi ile meşgul oldu.
Burada görülen şudur ki Türkler, İslâmî dönem destanlarımızda ve menkabelerimizde İslâmiyeti birinci el, Hz. Muhammed’den almışlardır.



Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.