Reklam Alanı

Toplumcu Gerçekçilik

 Marxist estetiğin ikinci dönemi olarak Sovyetler'de geliş­tirilen toplumcu gerçekçilik kuramı  dev­rimden sonra Sovyetler'de Komünist Partisi, bir süre, sanat alanında tek bir görüşün kabul edilmesini şart koşmamış ve biçimcilik gibi, fütürizm gibi akımları hoşgörü ile karşılamıştı. Ne var ki zamanla durum değişmiş ve Stalin döneminde, Parti sanat anlayışını kendi denetimine almak gereğini duymuştu. Stalin'in adamı Jdanov'un başı çektiği bu girişimin sonucu toplumcu gerçekçilik diye adlandırılan bir sanat anlayışı saptanmış oldu.

Rusya'da devletin resmi sanat görüşü sayılan toplumcu gerçekçilik 1930'larda ortaya çıkmış ve ana ilkeleri bilindiği gibi, 1934'de toplanan 'Sovyet Yazarlar Birliği'nin Birinci Kong­resinde saptanmıştı. Açılış konuşmasını Jdanov'un yaptığı kongrede M. Gorki, N. I. Buharin, Karl Radek gibi düşünür ve yazarlar konuşmuş, toplumcu gerçekçiliğin ne olduğu ve ne olmadığı üzerinde durmuş ve Sovyetlerdeki sanatçıların nasıl bir anlayışı benimsemeleri gerektiğini açıklamışlardı. Toplumcu gerçekçilik sanatın ne olduğu sorusundan çok ne olması ge­rektiği sorusuna cevap verir. Kongrede tesbit edilen ilkeler toplumcu gerçekçiliğin, henüz bir estetik sistem halinde kurul­duğu anlamına gelmez. Bu sistemleşme zamanla olmuştur, ama bir çok noktaların yorumu Marxist estetikçiler arasında bugün hâlâ tartışmalara yol açmaktadır. Biz burada ancak ana çizgi­leriyle bu kuramı gözden geçireceğiz.

Toplumcu gerçekçiliğe göre de sanat yansıtmadır. O halde diğer yansıtma kuramlarından nasıl ayrılır? Nasıl bir gerçek­liktir yansıtılan ve nasıl yansıtılır? Daha önce gördük ki sanatı yansıtma olarak tanımlayanlar yansıtılan gerçeklikten farklı şeyler anlıyorlardı. Bazılarınca bu, yüzey gerçeklikti, bazıların­ca insan tabiatının özü, bazılarınca idealleştirilmiş gerçeklik, yine bazılarınca toplumun günlük hayatıydı. Toplumcu gerçek­çilik bunlardan en çok sonuncusuna, yani gerçekçilik akımına yakındır, ama önemli birkaç noktada ayrılır ondan. Toplumcu gerçekçiliğe göre sanatın yansıttığı gerçeklik toplumsal ger­çekliktir, ama bu gerçeklik devrimci gelişme içinde görülür ve doğru olarak tarihi somutlukla, işçi sınıfının eğitimi gözetilerek yansıtılır.

Marxistlere göre durum şudur: Çağımızda sosyal gerçek­liğin kavranması daha belirli bir hal almıştır, çünkü Marxist doktrinde toplumun hangi aşamalardan geçtiği ortaya konmuş­tur. Yazarın artık doğru perspektife sahip olması demek tarihi determinizm içinde toplumun kölelik çağından feodalizme, feo­dalizmden kapitalizme ve kapitalizmden sosyalizme doğru ge­liştiğini kavramakla olur. Böylece toplumu tarih içindeki yerine oturtmak, içindeki çatışmaları, ilerici ve tutucu güçleri fark etmek ve sosyalizme doğru diyalektik gelişimi görmekledir ki ancak, yazar çağımızın sosyal gerçekliğine sızabilir.

Gerçekçiler topluma bakıp da bunun özünü yansıtacak şekilde yazmak istedikleri zaman mevcut olan bir durumu ve tipleri çiziyorlardı. Toplumcu gerçekçilik ise bugün mevcut olan bazı değerlerin, kurumların, v.b. görünüşteki sağlamlıklarına rağmen göçmeğe mahkûm olduklarını bilir ve bir yandan bunu belirtirken, bir yandan da, henüz mevcut olmayan ve belki varlığı pek sezilmeyen yeni bir şeyin doğmakta olduğunu gösterir. Radek'in kongredeki sözleri ile ‘‘Gerçekçilik, çöken kapitalizmi ve onun çürüyen kültürünü yansıtmak değildir sa­dece; aynı zamanda yeni bir toplumu ve yeni bir kültürü yara­tabilecek sınıfın doğuşunu yansıtmaktır. Toplumcu gerçekçilik şu anki gerçekliği bilmek değil, bunun nereye doğru gittiğini bilmektir. Toplumcu gerçekçi eser, yazarın hayatta gördüğü ve eserinde yansıttığı çelişkilerin nereye varacağını belirten eserdir’‘.
Şimdi toplumcu gerçekçiliği kendi açısından geliştirmeğe çalışan ve Marxist estetiğin en önemli kuramcılarından sayılan Macar düşünürü Lukacs'ın görüşlerine geçelim.

Lukacs'a göre de sanat bir yansıtmadır ve yansıtma yön­temleri başlıca ikiye ayrılır: gerçekçilik ve doğalcılık. Bun­lardan birincisi sosyal gerçekliği yansıtabilir, İkincisi yansıta­maz. Lukács daha sonra, Gorki gibi, gerçekçiliği de ikiye ayı­rır: eleştirel gerçekçilik ve toplumcu gerçekçilik olmak üzere. Gerçekçilik ile başlayalım.

Gerçekçilik. Yazarın görevi toplumun belli bir dönemin­deki gelişim doğrultusunu belirleyen tarihi güçleri, yani toplu­mun iç yapısını ve dinamiğini kavramaktır. Başka bir deyişle o dönem için tipik olan tarihi durumu anlamak. Yazar eserinde kişiler, olaylar ve durumlarla bu tarihi güçlere somutluluk ka­zandırır. Öyleyse eserdeki kişilerin, olayların ve durumların tipik olması gerekir ki sosyal gerçekliği yansıtabilsinler. Tipik, ya da temsil edici karakter hem tarihi güçleri kendi kişiliğinde somutlaştırır, hem de kendine özgü nitelikleri ile yaşayan canlı bir birey olur.

Lukacs'ın tip dediği şey gerçi tümeli yansıtan somut bir örnektir, ama Aristoteles'i yorumlayan neo-klasiklerin genel insan tabiatını yansıtan kişilerinden farklıdır. Neo-klasikler de­ğişmez bir insan tabiatının var olduğuna inanıyor ve sanat eserinde bireysel, yöresel özelliklerin yeri olmadığı fikrini savu­nuyorlardı. Lukacs'ın estetiğinde kişinin tipik olması demek, kişinin en derin yanının toplumda mevcut nesnel güçler tara­fından belirlenmiş olması demektir. Stendhal'in Kırmızı ve Siyah romanındaki Julien Sorel, çağının sosyal koşulları içinde düşü­nülebilir ancak. Levin acayip, kimseye benzemeyen bir adam sanılır ilk bakışta, ama dikkat edilirse görülür ki bu gibi acayip­likler bir geçiş döneminin işaretleridir. Şolohov'un Durgun Akardı Don eserindeki Grigori Melvekov'un da çağındaki sos­yal güçlerin yoğurduğu derin bir kişiliği vardır.

Balzac, Dickens, Stendhal ve Tolstoy gibi büyük gerçekçi yazarlar, doğalcıların aksine, yansıtma yöntemini doğru olarak uygulamış ve çağlarındaki sosyal gerçekliği eserlerinde çize- bilmişlerdir. Bunu yaparken de, tarafsızlıklarına rağmen, ister istemez içinde yaşadıkları toplumun düzenindeki bozukluğu da belirtmişlerdir. Tipik olanı kavrayabilen yazar, kendi ideolojisi ne olursa olsun (Scott ve Balzac gericiydiler) gerçekçi demek­tir, çünkü değişmenin dinamiğini sağlayan tarihi güçleri sezmiş ve anlamıştır. Yaptığı şey, hayatın yüzeyine takılıp kalmak ye­rine, belli bir dönemde o yüzeyin altında yatan tarihi anlamın özüne inmek, ve bunu somut kişiler ve olaylarla sergilemektir. Gerçekliğin özünü yansıtmak budur Lukacs'a göre.

Bilim ve gerçekliği veren bir şeydir ve madem ki edebiyat bilgisel bir işlev taşıyor, o halde nedir bilimden farkı? Lukács bu sorunu, Lenin'in bilgi kuramından yola çıkarak çözmek ister.

Lenin, Materyalizm ve Empiriocriticism adlı eserinde Marxist felsefenin bilgi teorisini çizerken, düşüncenin dış ger­çekliği doğru olarak yansıttığını ileri sürer. Ancak, dış dünyanın görünüşü ile özü aynı değildir. Biz madde dünyasının özünü duyularımızla algılayanlayız, doğa yasalarını keşfederek öğre­niriz. Bunu bilim soyut bir yoldan sağlar. Toplumcu gerçekçilik bu bilgi teorisini, estetiği kapsayacak şekilde kullanır. Bilim gibi sanat da bazen bilgi sağlar, yani dış dünyayı yansıtır, fakat biliminkinden farklı bir yöntem izleyerek. Bilimin soyut­lama ile yansıttığı özü, sanat somutlaştırma yolu ile yansıtır; bilimin doğa yasaları yerine somut genelleştirmeler çıkarır kar­şımıza. Bu demektir ki doğa yasalarına karşılık sanat öyle somut örnekler sunar ki bunların, gerçeklikte dağınık ve bula­nık olarak görüleni yoğunlaştırarak yansıtması, sanatın bilgisel bir rol oynamasını sağlar. Başka şekilde söylersek, sanat eseri gerçeklikteki bütün ayrıntıları almaz, ama somut olarak yansı­tacağı gerçekliğin belirleyicilerini (determinants), yani esas özelliklerini alır. Bunlar gerçek dünyada dağınık durumdayken sanat eserinde arınmış ve yoğunlaştırılmıştır. Somutlaştırma başka şekilde yapılamaz.

Sanat eseri öyle bir somut genelleştirmedir ki, genel kanun 'tikel'de, öz ise görünüşte belirir ve genel kanun, tikel olayın nedeni gibi gözükür. Tiplerde ve tipik durumlarda sağlanan işte bu paradokstur. Gerçekçi eserde sunulan kopya eksik olmasına eksiktir, bütün ayrıntıları içine almaz; ama bu öyle bir kopyadır ki eksikliğine rağmen yine de bütünü yansıtır, çünkü bu eksik olan kopyada, aslının özünü seçip almış olma­nın verdiği bir doğruluk vardır.

Toplumcu gerçekçilik. Marxismin bilgi teorisi ile Engels kanalından gelen Hegel’in estetiğini birleştirerek sanat eserini dış gerçekliği yansıtan 'soniut-gener olarak anlıyor. Aslında bu. Aristoteles'den günümüze kadar gelen bir sanat tanımının yeni bir kılık altında belirmesidir.

Şimdi biraz yukarıdaki soruna dönerek sorabiliriz, ‘‘soyut bir şey olan geneli, somut ve tek olan nasıl yansıtır?’‘ Bu bir seçme işidir. ‘‘Sanat önemli olanı tutmak, önemsizi çıkarmak­tır’‘ diyen Lukacs bu seçmenin bir perspektife dayanması ge­rektiğini söylüyor. Nesnel bakımdan, perspektif, belli bir tarih­sel gelişimdeki ana akımlara işaret eder. Öznel bakımdan, bu akımların varlığını ve mahiyetini kavramak demektir. Ancak böyle bir perspektife sahip olan yazar nesnel gerçekliği yansı­tabilir. çünkü ancak böyle bir seçim ilkesi sonucu, eserinde yer alacak unsurlar bir anlam taşıyabilir ve çağın doğru bir tipolojisi çizilebilir.
Doğalcılık. Doğalcılığı gerçekçilikten ayıran başlıca özel­lik, önemli ile önemsizi, yani gerçekliğin belirleyicisi ile belirle­yicisi olmayanı ayırt edememesidir. Doğalcı sanır ki gerçek­liği yansıtmak ayrıntıları sayıca çoğaltmakla mümkündür. Uzun, ayrıntılı betimlemeler, kişinin, nesnenin ya da bir olayın ayrın­tıyla anlatılması, bir fotoğrafın doğruluğuna özenmenin sonu­cudur. Bu yöntemle yüzey gerçeklik, görüngü aynen aktarı­labilir belki, ama tipik olan anlatılmış olmaz. Ne bireyle toplum ne de bireyle doğa arasındaki ilişkilerin tarihi anlamlılıkla bir bağı kalır. Zaten hiç bir yazar hayatı ya da ondan seçtiği bir parçayı bütün ayrıntıları ile anlatamaz. Bir insanın bir saatlik hayatını bile bütün ayrıntıları ile anlatmaya kalkışsak ciltler tutabilir. Bundan ötürü, seçtiği konuyu tüketici bir tarzda an­latmaya çalışan yazar, bunu yapamayacağına göre, ancak gö­züne ilk çarpan ayrıntıları vermekle yetinecektir. Ayrıntıları belli bir perspektife dayanmadan, yani önemli ve gerekli olanla olmayanı ayırmadan gelişi güzel yığmakla olsa olsa yüzey ger­çeklik yansıtılır. Gerçekçi eserde sunulan gerçekliğin kopyası da, doğalcılıkta olduğu gibi, eksik olmasına eksiktir, bütün ay­rıntıları içine almaz, ama yukarda söylediğimiz gibi bu öyle bir kopyadır ki, eksikliğine karşın yine de bütünü yansıtır, çün­kü bu eksik olan kopyada, aslının özünü seçip almış olmanın verdiği bir doğruluk vardır. Bunu da tipik olanla sağlar. Oysa doğalcılıkta tipik kişinin yerini, toplumun günlük hayatında rastladığımız sıradan adam alır. Gerçekçi edebiyatta tipik bire­yin eylemini daha çok tarihi koşullar, güçler belirlerken, do­ğalcılıktaki sıradan adamın davranışlarını daha çok psikolojisi ve giderek fizyolojisi, kalıtımsal (irsi) özellikleri belirler.

Doğalcılığın bu yüzey gerçekliği yansıtması, sonunda ‘‘hayattan bir dilim’‘ vermeye kadar gider ki, bu dilim kendi başına ne kadar doğru olursa olsun, tarihi özden kopuk, yüzeyi yansıtan bir fotoğraftır.

Toplumcu Gerçekçilik. Lukacs'ın yansıtma yöntemleri ara­sında asıl karşıtlığı gerçekçilik ile doğalcılık arasında gördü­ğünü, ama sonradan gerçekçiliğin de iki çeşidini ayırdığını söylemiştik: eleştirel gerçekçilik ve toplumcu gerçekçilik. Çağ­daş Gerçekçiliğin Anlamı adlı kitabında bu son ikisi arasındaki ayrıma eğilir ve çağımızda yazarın hangi yöntemi seçmesi ge­rektiği üzerinde durur.

Doğrusu aranırsa Lukacs'ın toplumcu gerçekçiliği eleştirel gerçekçilikten çok çok farklı değildir; ikisi de toplumsal ger­çekliğin özünü yansıtır. Ne var ki toplumcu gerçekçilik ancak sosyalist bir toplumda uygulanabilecek bir yöntemken eleştirel gerçekçilik hem sosyalist olmayan toplumlarda, hem de sos­yalist toplumların başlangıç dönemlerinde kullanılmalıdır.

Çağımız kapitalist toplumunda gerçekliği yansıtabilmek için yazarın toplumcu olması şart değilse de, toplumculuğu yadsı­maması, en azından bir imkân olarak tanıması gerekir. Bugün ‘‘devrimci işçi sınıfının toplumda oynadığı 'rol' hesaba katılma­dıkça çağdaş toplum hiç bir zaman tam olarak yansıtılamaz’‘. Lukacs bu nedenden ötürü, Beckett, Joyce ve Kafka gibi ya­zarlara karşı çıkar. (Biraz aşağıda bu yenilikçi edebiyat konu­suna tekrar döneceğiz.) Fakat burjuva toplumundaki yazar top­lumcu da olsa, Lukacs'a göre, yöntemi yine de toplumcu ger­çekçilik olamaz, çünkü toplumculuğu betimlemeye kalktığı du­rumlarda bile bu betimleme ister istemez dışarıdan yapılmış bir betimleme olacaktır.

Toplumcu gerçekçilikte önemli olan nokta, eleştirel ger­çekçilikte olduğu gibi sadece toplumculuğu benimsemekle yetinilmemesidir.
(...) Toplumcu gerçekçilik eleştirel gerçekçilikten yalnız somut bir toplumcu perspektife dayanması ile değil, aynı za­manda bu perspektifi toplumculuğu kurma yolunda çalışan güçleri İçerden betimlemesiyle de ayrılıır. Toplumcu gerçek­çilikte toplumcu düzen, toplumculuğa yakınlık duyan bir ta­kım eleştirel gerçekçi yazarların yaptığı gibi kapitalist düzenin bir karşıtı ya da bu düzenin çelişkilerine karşı bir 6iğınak olarak değil, bağımsız bir varlık olarak görülür? .

Demek ki sosyalizme geçmemiş bir toplumda, Lukacs'a göre, toplumcu gerçekçilik değil eleştirel gerçekçilik söz konu­su olabilir. Ancak sosyalizme geçmiş bir toplumda, sosyalizm gelişip yerleştikçe eleştirel gerçekçilik yavaş yavaş ortadan kalkacaktır, çünkü sonunda toplumun durumu öyle bir hal alır ki eleştirel gerçekçilik yerini toplumcu gerçekçiliğe bırakmak zorunda kalır.

Bir Marxist olarak Lukács toplumcu gerçekçiliği elbette diğer yöntemlere üstün tutar, ama gerçekte hararetle savun­duğu söylenemez. 1934'den sonraki Sovyet edebiyatı eserleri arasında övünülecek bir şey bulamaz pek. Nedeni, perspektifin yanlış uygulanması ve tipik olanın yansıtılamaması. Sosyalizm kurulur kurulmaz eleştirel gerçekçilik bir yana bırakılamaz, çünkü ilk başlarda çelişkiler ortadan kalkmaz ve devrimden sonra insanların hemen değişeceğini sanmak yanlıştır.

Bir kısmı, bir zaman tepki duyacak, karşı koyacaktır. Yine sosyalleştirme belki sınırlı alanlarda uygulanabilir ilk başta ve halk buna kendini kolay kolay uyduramaz. Üstelik yeni sosyal kurumlar, uzun zaman, yeni idare şeklini mekanik tarzda uygu­layan, gerçekte burjuva zihniyetinden kurtulamamış insanlara dayanacaktır. Tarım gibi alanlarda ise sosyalleşmenin benim­senmesi daha yavaş olur. İşte bu dönemdeki çelişkilerin ken­dine özgü özellikleri vardır. Bunların yansıtılması için en elve­rişli yöntem, bu çelişkileri yalnız dış dünyadaki çelişkiler olarak değil, kendi iç çelişkileri olarak duyan burjuva gerçekçisinin kullanacağı eleştirel gerçekçiliktir. Çünkü burjuva gerçekçiliği geleneğe uyarak dağılıp yıkılan eski düzenle yeni doğan düzen arasındaki çelişkileri tahlil eder. ‘‘Eleştirel gerçekçilik, yeni toplumda sosyalist olmayanların tepkilerini betimleyebilmesi, bu toplumun değişim gücünü ve bu değişimin doğal bir sonucu olan karmaşıklığı yansıtabilmesi bakımından önemlidir.’‘

Lukacs'ın, toplumcu gerçekçiliğin Sovyetler'de geliştirilmiş şekline ve uygulanışına katılmadığı bir nokta da ‘‘olumlu kah­ramanlar’‘ öğretisi idi; yani okura saygı duyacağı, taklit etmek isteyeceği kahramanlar sunmak. Doğrusunu söylemek gerekirse ondokuzuncu yüzyıla kadar inen bir tarihi vardır bu olumlu kahramanlar öğretisinin. Ondokuzuncu yüz­yılda Belinski, Dobrolyubov ve Çernişevski gibi eleştiriciler ede­biyatın politik ve toplumsal rolü üzerinde diretirlerken, eser­lerdeki kahramanların ne gibi bir kişiliğe sahip olması gerektiği sorusu tartışmalarında önemli yer tutuyordu. O çağda Rus ede­biyatında ağır basan bir tip vardı: zekâsı parlak, duyarlılığı ince, ama karamsar, bir işe yaramaz, topluma karşı olumsuz adam. Bazen iyi niyetli ve ümitli olsa da eyleme geçemeyen, sonunda hep yenilgiye uğrayan adam. Bu tipe 'gereksiz adam' deniyordu, çünkü ilk defa Puşkin, kahramanı Eugene Onegin için bu deyimi kullanmıştı. Lermontov'un Zamanımızın Bir Kah­ramanımdaki (1840) Peçorin, Turgenyev'in Rudin i bu tipin ör­nekleridir. Gonçarofun Obiomofunda (1859) aynı adı taşıyan kahraman, bu tipin öyle iyi bir örneğidir ki, bu çeşit kahra­manların tutumuna 'oblomovizm' denmişti. Obiomof başlangıç­ta ülkücü bir gençtir, gelgelelim gerici hükümette aldığı iş, ülküsü ile çatışır. Yavaş yavaş içinde bulunduğu çevre yüzün­den karamsarlığa düşen Obiomof, sonunda vaktinin çoğunu yatakta pineklemekle geçirir. Dobrolyubov, ‘‘Obiomof Neyi Temsil Eder’‘ adlı yazısında bu tipin toplumsal bir incelemesini yaparak olumlu kahramanlar yaratma gereğini öne sürmüştü.

Toplumcu gerçekçilik işte bu görüşü canlandırarak olumlu kahraman temasına sarıldı. Sovyet Rusya'daki eleştiriciler on­dokuzuncu yüzyıldaki yüksek ve orta sınıfın bu 'gereksiz' adam­larını, kitlenin hayatından uzaklaştıkları, ona yabancı kaldık­ları için iş yapabilme gücünden ve eylemden yoksun kalmış insanlar olarak yorumluyorlardı.   Jdanov kongredeki ko­nuşmasında Sovyet edebiyatının olumlu kahramanlarla bes­lenmesini isterken bunun utopi sanılmamasını, çünkü bu kah­ramanların planlanmış bir geleceğin adamları olduğunu söy­ledi.

Bu tipten beklenen az çok şunlardı: politik erdemin mü­kemmel bir temsilcisi olarak okurda saygı uyandıracak, okurun gıpta ederek benzemeye çalışacağı bir örnek olacak; şimdiki durum ile gelecek arasında bir bağ kurarak sosyalizmin başa­rılabileceğini gösterecek. Romanlarda bu tip, kendini göre­vine adamış, nefsine hâkim ve güçlü bir kişidir. Halk çok acı çekmiş, ama kendi başına çıkar yolu kestirememektedir; eği­time, bir yol göstericiye, bir lidere muhtaçtır. Olumlu kahraman karşılaştığı türlü güçlükleri yener, yardım etmek istediği insan­lar içinde, düştüğü yalnızlığa katlanarak tarihin kendisine ver­diği görevi yerine getirir.

Olumlu kahramanlarla beslenen eserlerde ilerisini haber veren, özlenilen sahneler ve durumlar yer alıyordu. Bu, gerçekçi bir tutumla nasıl uyuşur? Soru 1930'larda Rusya'da hayli tartı­şıldıktan sonra bir romantizm olan bu tutumun toplumcu ger­çekçilik ile çatışmadığı kararına varıldı. Bildiğimiz romantizm değildi bu, 'devrimci romantizm' idi. ‘‘Edebiyatımız romantizme sırt çevirmemelidir, ama bu yeni tarz bir romantizm olmalıdır, devrimci romantizm. Sovyet edebiyatı bizim kendi kahraman­larımızı nasıl çizeceğini bilmeli, yarınımıza bakabilmelidir’‘ diyor Jdanov.

Lukacs'ın çattığı noktalardan biri toplumcu gerçekçiliğin ayrılmaz bir parçası haline getirilen bu 'devrimci romantizm' 'olumlu kahramanlar' öğretişiydi. Devrimci romantizm de ger­çekliğin doğru olarak yansıtılmasını engelleyen yanlış bir perspektiften doğuyor ve tipik olandan yoksun’‘ şematik bir edebi­yata yol açıyordu. Söz gelimi, bir romanda bir komsomol grubu harman yarışmasını kazanmak için aç kalarak yemek saatle­rinde bile çalışmak isterler. Ancak başlarındaki şefin kesin emirleri karşısında yemek yemeyi kabul ederler. Gençlerin bu hevesi komünizmin yakın olduğuna işaret sayılmaktadır roman­da. Unutmayalım ki olay Rusya'nın geri kalmış bir parçasında geçmektedir üstelik. Lukacs'ın dediği gibi bu çeşit sahneler olağanüstü durumlar olarak verilseydi mesele kalmazdı; yanlış olan bunların tipik sahneler olarak sunulmasıdır. Lukacs'a göre 'devrimci romantizm', toplumcu gerçekçiliğin fena uygulanma­sından doğan, gerçekliğin zenginliğini, güzelliğini verebilmek­ten yoksun doğalcı edebiyatın yavanlığından kurtulmak için başvurulan bir çaredir.

Devrimci romantizm ve olumlu kahramanlar öğretisini bir çok Marxist saçma bulur. Aragon da bu konudaki fikrini şöyle açıklıyordu:‘‘...denmiştir ki romanlarda olumlu kahraman­ların bulunması doğru olur. Neredeydi bu kahramanlar? Bunlar özleniyordu, çünkü gerçekte bunların gölgesi bile yoktu. Baş­langıçta sadece bir isteği dile getiren bu fikir, tekrarlana tekrarlana bir kurama dönüştü. Eleştiriciler bir romanla karşıla­şınca, ilk önce eserde olumlu kahraman var mı yok mu diye bakmağa başladılar. Ya eserdeki filân kişinin böyle bir kah­raman olduğuna karar veriliyordu ve o zaman roman sınavı geçmiş sayılıyordu, ya da bütün çabalara rağmen olumlu de­necek bir kahramana rastlanamadı mıydı roman çöplüğe atılı­yordu’‘.

Görüldüğü gibi Lukács, Parti çizgisine uymaya çalışan bir Marxist olarak toplumcu gerçekçiliğin gerek doğalcılığa, ge­rekse eleştirel gerçekçiliğe üstün olduğunu söylemekle beraber toplumcu gerçekçilik anlayışında Sovyetler'deki resmi görüş­ten biraz ayrılıyor. Bu konudaki düşüncelerini özellikle Stalln'ln ölümünden sonra daha açık olarak belirtmiştir.

Lukacs'ın estetiği 1920'lerde Sovyetler'deki Proletkulfun burjuva sanatını toptan yadsıyan ve yalnızca proletaryanın yarattığı bir sanatı onaylayan sınıf sekteı ligini aşmıştır. Ple- hanov'un mekanik materyalizminden de sıyrılmış daha diya­lektik bir görüş getirmiştir. Bununla beraber geliştirdiği kura­mın zayıf yönleri vardır. Resme ve müziğe uygulanamaması bir yana, edebiyatta da daha çok roman ve tiyatro için söz ko­nusu olabileceği ve şiiri açıklayamayacağı için eleştirilmiştir. Belki en kusurlu yönü edebiyatta gerçekçiliği tek yöntem olarak ileri sürmesi ve yeni anlatı biçimlerini yadsımasıdır.

Gerçekçiliğin Marxist estetikte bu denli vazgeçilmez bir yer tutmuş olmasının nedenleri var elbet. Marxism ondokuzuncu yüzyılda gerçekçi romanın en başarılı çağında ortaya çıkmıştır. Marxism toplumun ekonomik, politik ve sosyal açılar­dan eleştirisidir; gerçekçi roman da edebiyat alanında eleştirir toplumu. Balzac, Dickens, Thackeray gibi gerçekçi yazarları Marx sevmiş, övmüş ve sanat alanında yaptıklarını bir bakıma Marxisme yardımcı bulmuştu. Ne Marx ne de Engels gerçek­çiliği sanatçılar için tek yöntem olarak şart koşmuşlardı.

Toplumcu gerçekçilerin gerçekçi yöntem üzerinde diren­melerinin bir nedeni de geniş emekçi sınıfına en uygun düşen yöntem sayılmasıydı. Biçim sorunlarının güçlükler yaratacağı, eserin anlaşılmasını zorlaştıracağı endişesinin bunda rol oyna­dığını söyleyebiliriz. Güç anlaşılan yeni biçimler denemek, yoz­laşmış burjuva sanatına özgü davranışlar olarak yorumlandığı için geleneksel gerçekçi yöntemin doğru tek yöntem olduğu önerildi. Brecht'in oyunlarının Rusya'da uzun yıllar oynatılmamasının bir nedeni de biçim ve yöntem konusundaki bu farklı anlayıştır ve bu konuda Brecht ile Lukács arasında ünlü bir tartışma yer almıştır. Brecht, Lukacs'ın gerçekçiliği tek yöntem ve ondokuzuncu yüzyıl gerçekçi romanını da vazgeçilmez bir örnek diye ileri sürmesini hem tarihi koşullara ters düşmek hem de bağnazlık olarak yorumlar.


Bugün, Marxist bir çok yazar ve estetikçi gerçekçiliğin şart olmadığına işaret etmektedirler. E. Fischer, 'gerçekçilik' teri­minin yarattığı sakıncayı hesaba katarak Toplumcu Gerçek­çilik' yerine Toplumcu Sanat' denmesini daha yerinde buluyor. Mesele gerçekçilik meselesi değil, gerçekliği yansıtırken top­lumcu bir bakışa sahip olmaktır. Yeni gerçeklikleri açıklaya­bilmek için yeni anlatım yolları gerekir, diyen Fischer, bugün sosyalist yazarın yalnız büyük gerçekçi ustaları örnek almakla yetinmesini hoş görmüyor. Sosyalist yazarın Homeros'la Kut­sal Kitaptan, Shakespeare'den ve Strindberg'den, Stendhal veProust'dan, Brecht ve O'Casey, Rimbaud ve Yeats'den öğre­nebileceği şeyler yok mudur diye soruyor.

''Berna Moran''

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.