Reklam Alanı

Tarihsel Eleştiri

Şu ilkeden hareket eder tarihsel eleştiri: okurun geçmiş yüzyıllarda yazılmış bir eseri anlayabilmesi, tadına varabilmesi ve değerlendirebilmesi için eserin yazıldığı çağdaki koşullar, inançlar, dünya görüşü, sanat anlayışı ve gelenekleri hakkında bilgi sahibi olması gerekir. Bundan ötürü eseri tam anlamıyla kavrayabilmek, ona doğru bir açıdan bakabilmek için okurun o çağa dönebilmesi, yazarın amaçlarını anlayabilmesi, ve o çağın okurunun gözleriyle bakabilmesi lâzımdır esere. Bu im­kânı sağlamak en çok edebiyat tarihçilerine ve araştırmacılara düşer.

Eseri aslında olduğu gibi görebilmek, çerçevesi içine otur­tabilmek için bazı incelemelerde bulunmak ve esere ilişkin bil­giler sağlamak şarttır. Tarihsel eleştiri bu amaçla en çok şu gibi noktaları aydınlatmağa çalışır.

Her şeyden önce elimizdeki metnin doğru ve yanlışsız olarak tesbit edilmesi önemlidir. Bir kaç yazma nüshası bulu­nan bir şiirin bütün nüshaları birbirini tutmayabilir. Bunları karşılaştırmak, doğru metni bulmak, yazıldığı tarihi saptamak yapılacak işler arasındadır. Eserin dili üzerinde de durmak gerekir. Geçmiş yüzyıllarda yazılmış bir eserde bazı sözcükler artık o günkü anlamlarını ^kaybetmiş olabilirler. Edebiyat bilgini eserin dili üzerinde yapacağı açıklamalarla bu gibi güçlükleri ortadan kaldırmaya çalışır.

Tarihsel eleştiri biyografiye de geniş yer verir. Yazarın hayatına ait bilgilerden yararlanarak eserlerini aydınlatmaya girişebilir. İleride göreceğimiz 'sanatçıya dönük' eleştiriyle ta­rihsel eleştiri bu noktada örtüşürse de amaçları tamamıyla aynı değildir.

Tarihsel eleştirinin en önemli yanı eseri belli bir sanat geleneğindeki yerine oturtmak, o tür eserlerin özelliklerini or­taya koymak, böylece eserde gözetilen amaçları, esere şekil veren ilkeyi belirtmek ve ona hangi açıdan bakılacağını bul­maktır. Eseri tarihsel çerçevesi içine yerleştirerek daha iyi anlamak için bazen yazıldığı çağın dünya görüşünü, inançla­rını, ve bunların meydana getirdiği uzlaşımları (convention) bilmek gerekir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Tanzimattan önceki edebiyatımızda yer alan aşk anlayışını, sevgili tipini, şairlerin kullandıkları benzetmeleri ve simgeleri, belli bir dünya görü­şünü ve bu görüşün içinde saray ve hükümdar öğelerini ince­leyerek açıklar. Tarihsel eleştirinin belli bir türüne iyi bir örnek olduğu için aşağıdaki uzunca parçayı alalım.
‘’Eski şiirin Tanzimattan sonra üzerinde en fazla durulan ve tenkid edilen tarafı şüphesiz ki, hayal dünyasıdır. Şiirimiz­de birdenbire bîr bütün halinde görülen ve o kadar zevk de­ğişikliğine rağmen asırlarca devam eden bu hazır hayallerin, değişmez sembollü ve çok renkli hususî bir dil yarattığı muhakkaktır.

Bütünü ile bakılınca bu hayal ve sembollerin, bu aşk tar­zının ve sevgili tipinin alelâde bir belagat oyununda kalma­dığını, asırlar boyunca süren bir çalışmanın neticesi olsa bi­le şairin hayat şartlarıyla olduğu kadar, İçtimaî nizamla da alâkalı bir sistemi ortaya koydukları inkâr edilemez.

Filhakika bütün bu dağınık unsurlar... bize geniş ve bü­yük bir saray istiaresi gibi görünürler. Bu uygunluğu göster­mek için saray kelimesi üzerinde duralım.

Saray aydınlığın ve feyzin kaynağı muhteşem bîr mer­keze. hükümdara, onun cazibesine ve iradesine bağlıdır. Herşey onun etrafında döner. Ona doğru koşar. Hükümdar, göl­gesi telâkki edildiği mânevi âlemi, Allahı —müslüman Şarkta olduğu kadar hıristiyan Garpte de— nasıl yeryüzünde temsil ediyorsa hayatı da öyle düzenler. Bütün tabiat ve eşya, mü­esseseler onun temsil ettiği bir hiyerarşiye göre tanzim edil­mişti. Aşk, zihnî hayat, hayvanlar ve bitkiler âlemi, kozmik ni­zam, varlık, hatta adem... bütün bu mefhumlar, vücudumu­zun kendisi, hepsi saraydır...

Binaenaleyh aşk da bu cinsten bir istiare olacak, sevgi­li, hükümdara benzeyecekti. O kalp                    âleminin hükümdarıdır.

Bu sistemde hükümdara, dolayısıyla sevgiliye asıl hususi­yetlerini veren Güneştir. Ortaçağ hayallerinde                   hükümdar     da­ ima Güneştir. Onun gibi kendi menzilinde ağır ağır yürür. Rastladığını aydınlatır. Gül, bulunduğu yeri, tıpkı Güneş gibi parıltısıyla bir    merkez, bir nevi            saray            yapar. Hayvanlar âleminde aslanın         hükümdarlığı da      yüzü                    güneşe        benzediği      için­dir. Böylece hükümdara, dolayısıyla güneşe benzeyen sev­gili, onun ünvan ve vasıflarını, kudretlerini elbette kİ taşı­yacaktır.

İşte edebiyatımızın aşk etrafındaki hayalleri bu sistemi bize verir. Sevgilinin bütün davranışları hükümdarın davra­nışlarıdır. Sevmez, bir nevi tabiî vergi gibi sevilmeyi kabul eder. İsterse iltifat ve lütfeder. Hatta hükümdar gibi ihsan­ları vardır. Yine onun gibi, İsterse, bu lutfu ve İhsanı esirger. Hatta cevr eder, İşkence eder, öldürür. Kıskanılır fakat kıs­kanmaz.’’
   Ondokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, ikinci baskı (1956), s. XVIII - XXI. Namık Kemal'in Azerbaycan şairi Cabirle beraber eski şiire hücum ederken o kadar alay ettiği, güzelliğe alt teşbih­lerin çoğu, iyi düşünülürse, haddizatında bir kahraman ol­ması icabeden hükümdarın üstünde ve şahsında bulunan şeylerdir. Filhakika göz kamaştıran aydınlığıyla güneşe; gü­zelliği, naz ve istiğnasıyla güle benzeyen sevgili, kaşı gözü kirpiği, yan bakışı ile de hükümdar gibi silâhlıdır (hançer, kı­lıç, ok, yay, kemend, doğan ve şahin). Namık Kemal bizim halk dilimizde bile çok tabi şekilde yaşayan şahin bakışlı, ça­kır pençe, atmaca gibi, bir hayal sistemini kelimesi kelime­sine alarak bir karikatür çıkarmıştı. Halbuki bu av ve harp silâhlarını yeril yerine koysaydı, Behzat'ta veya herhangi bir Şark ressamında gördüğümüz zarif, baştan aşağı silâhlı, av­cı ve muharip hükümdar minyatürlerinden birini kendiliğinden elde ederdi.

Görülüyor ki. A.H. Tanpınar eski şiirimizde karşımıza çıkan aşk anlayışını, sevgili tipini, onun özelliklerini Ortaçağdan ka­lan bir dünya görüşündeki saray istiaresine dayanarak açıkla­makta ve böylece şiirleri tarihsel çerçeveleri içine yerleştirerek onlara ışık tutmaktadır.

Genellikle tarihsel eleştiri eski çağlarda yazılmış eserleri doğru anlamamıza yardım eder ve bu bakımdan şüphesiz ki çok yararlıdır. Fakat sakıncalı yönleri de vardır. Tarihsel eleş­tiri yapanlar, bazen eserleri, değerlendirmeye gelince, yanlış bir ilkeye saplanırlar. Derler ki. eser çağındaki amaca ulaşabilmiş ve o çağın okurunun eserden beklediklerini yerine getirmişse başarılı bir eserdir. Biz bugünün açısından yargılamamalıyız eseri, o çağın açısından, o çağın zevkine göre yargılamalıyız. Oysa eseri kendi geleneği, kuralları içinde, aslında olduğu gibi görmek başka bir iş. aslında olduğu gibi görülen bir eserin iyi veya kötü olması başka bir iştir. Her çağın güzellik anlayışı başkadır, bundan ötürü eseri kendi alıştığımız ölçülere göre yargılamayalım, o çağın yargısını kabul edelim dersek tam bir göreciliğe (relativism) düşeriz. Tersini yapmak, dar bir anlayışa kapılmak da yanlıştır, çünkü edebiyat eserlerinin çeşitleri zen­gindir. Herhalde bir edebiyat eserini hem kendi çağındaki hem de onu izleyen çağlardaki eserleri göz önünde tutarak, belli bir çizgi üzerinde aldığı yere göre değerlendirmek daha doğru olacaktır.


Tarihsel eleştirinin hücuma uğradığı bir nokta da bazen edebiyatın özünden uzak düşmesi, ağırlığı eser hakkında bil­giye vermesidir. Bu tutumla yazılmış edebiyat tarihleri ya da incelemeler tarihsel bilgiyle doldurulur, ama eserlerin sanat değeri üzerinde durulmaz veya sanat yönü, olsa olsa, yuvarlak bir iki lâfla geçiştirilir.

''Berna Moran''

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.