Reklam Alanı

Tarihi verilerde Türklerin Müslüman oluşları

Tarihi verilerde Türklerin Müslüman oluşları
Türk toplumu başlangıçta çeşitli itikadî sistemlerin içine kısmen girmişti. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Türkler arasında; Budizm, Mâniheizm, Şama­nizm vb. değişik inanç mensuplarına rastlanıyordu.
Hatta Bizans ordularında, az sayıda Hristiyan Türhierin bulunduğunu, 0ğuz Türkleri arasında bir ara Hristiyanlığın çok kısa ve sınırlı bir zaman dilimi içinde yayılma istidadı gösterdiğini, fakat yayılamadığmı; Teshir ve Gurkan Nehri Havza'sındaki Türklerden birkaçının Zerdüşt mezhebini kabul edenlerin bulunduğunu; Hazarlar'ın Musevî olduğunu, Hazarlar ile coğrafi münase­betleri bulunan Kıpçaklar ve Oğuz’larda Turânî tesirlerin görüldüğünü biliyo­ruz.
Yedinci asırda İslâmiyetin Arap yarımadasında Hz. Muhammed tarafın­dan yayılmaya başlaması Türkler tarafından büyük bir özlemle takip ediliyor­du Ancak Türklerin İslâmiyetle vicahen karşılaşmaları ikinci Halife Hz. Ömer (634-644) zamanında yapılan fetihlerle olmuştur.
Bilindiği gibi Türkler, başlangıçtan beri tek Tanrı inancına sahip bulunu­yorlardı. Bu bakımdan onların Müslüman olmaları da kolay oldu. Türklerin yedinci asırdan onuncu asra kadar münferiden, onuncu asırda da kitleler hâlinde Müslüman oldukları görülüyordu İşte Türklerde görülen bu münferit ve kitle hâlindeki İslâmlaşma hareketini kısa anekdotlarla vermeye çalışalım;
Türklerin Münferit Olarak Müslüman Oluşları
Yedinci asır, Türklerle Müslüman Araplar arasında temas ve çatışmaların başladığı bir dönemdir. Aynı dönemlerde Türkler arasında münferit İslâmlaş­ma hareketlerinin başladığı görülür. Ancak Müslüman Arapların fetihler sebe­biyle ilerleyişleri ve bulunduklan bölgelerde yeni Müslümanlara gereği gibi sevgi, hoşgörü ve âdil davranamamalan görülür. Ayrıca Emevi yönetiminin deaşın Arapcılık taassubu içinde bulunmaları sebebiyle yeni Müslümanlar fazla­sıyla rahatsız olur ve izzeti nefisleri de rencide olur. İşte bu durumlar sebebiyle de bu bölgelerde yeni Müslümanlarla Emevi yöneticiler arasında karşılıklı bir karşı akımın gelişmesi görülmeye başlar.
Türklerin münferit İslâmlaşma hareketinin başlaması, hilafetin Abbasile- re geçtiği dönemden itibaren hızlı bir şekilde görülür. Zira bu dönemde Arap olmayan Müslümanlara karşı da bir yakın ilgi artar, Müslümanlar arasında daha âdil ve uyumlu bir devre başlar. Ayrıca hilafetin Abbasilere geçmesi es­nasında ve sonrası dönemlerde Müslüman Türklerin fiilen Abbasilerin yanında yer aldıkları da görülür.
Ayrıca 751’de Talaş Savaşı’nda Türklerin Çinlilere karşı; Müslümanlar tarafını tutmaları ve bu sebeple Çinlilerin mağlub olmalarında da Türklerin yardımlarının büyük olduğu görülür. Bu yardımlaşma dolayısıyla Türklerle Müslümanlar arasında bir yakınlaşma ve İslâmın Türkler arasında münferiden de olsa yayılmasına bir vesile olur ki böylece Türkler arasında bir İslâmlaşma hareketi de başlamış olur.
Halife’nin İslâma davet mektuplarına da; Maverau'n-nehr, Merv, Kaşgar, Aksu, İnsicab, Semerkant, Taşkent, Fergana, Buhara vb. sınır bölgeleri ve mahâlli idareleri tarafından da olumlu cevaplar alınır81 ve münferit İslâmlaşma hareketi onuncu yüzyıla kadar da devam eder.
Türkler, bir yandan da BizanslIlara karşı Anadolu’daki Uç boyları olan Erzurum ve Malatya'dan Tarsus’a kadar çekilen hat üzerine yerleştirilirler. Bu da gösteriyor ki Anadolu’nun da kapıları ilk günlerden itibaren Türklere açıl­maya başlar ki, Alparslan da 1071 de Anadolu’nun Türkler adına tapusunu alır.
Türklerin Kitleler Halinde Müslüman Oluşları
Türkler arasında kitle hâlinde ilk Müslüman olanlar, Volga Kazan havali­sindeki İtil Bulgarları’dır. Tuna Bulgarlarının Hristiyanlığı, Hazar Hanın Muse­viliği, Uygur Hanın Mâni dinini kabul ettiği sıralarda Büyük Bulgarların Han’ı da Müslümanlığı kabul eder ve topyekün Müslümanlığa girerler.
İkinci ve büyük hadise; Karahanlı Hanı Satuk Buğra Hanın 920’de Müslüman olması ve bütün teb'asına İslâmiyeti seçmesidir. Türkler arasında, Satuk Buğra Hanın rüyası ile menkabeleşen bu olayla Karahanlılar ilk Müslü­man Türk Hakanlığı olma şerefini kazanırlar. Büyük Türk kitleleri bu arada Karluk boyu Müslümanlığa girer.
960’larda ise üçüncü büyük hadise gerçekleşir ve Oğuzlar Müslüman o- lurlar. Tarihler, iki yüz bin çadır halkının toptan Müslümanlığa geçtiğini kay­deder.Onuncu asrın sonlarına yaklaşıldığında, Türk boylarının yurtlarının he­men tamamına yakını Müslüman olmuş bulunuyorlardı."
Netice: Türklerin Müslümanlığa geçişleri; yedinci asrın başlarından iti­baren münferiden başlar ve kitle hâlinde de onuncu asırda gerçekleşir. Demek oluyor ki Türkler, onuncu asırda Orta Asya’da hiçbir zorlama olmaksızın kendi seçimleriyle kitleler hâlinde İslâm'a geçmişlerdir.
Türklerin İslama geçişi Türk tarihi açısından önemli olduğu kadar, dünya tarihi açısından da oldukça önemlidir. Bir Ermeni tarihçi;
Dünya, Türkleri taşımaya kâfi gelmiyordu." derken, başka meşhur bir tarihçi olan Karabacek de bu konuda Türkleri kasdederek;
Dünya tarihinde Türklüğün İslama intisabı kadar başta önemsiz görü­nen, fakat sonunda büyük tesiri olan başka bir hadise gösterilemez. Bu öyle bir tarihi olayın başlangıcı İdi fei, Arap Cihan devletini kökünden sarstı ve sonunda Doğu Halifeliği’nin muhteşem binası yıkıldı"  demektedir.
Türklerin İslâma geçişlerindeki önemli faktörlerden biri de uluhiyyet anlayışındaki yakınlıktır. Bilindiği gibi her dinin esası, bu konudaki inancıdır. Türklerin ilk dönemlerden beri tefe Tanrı inancı na sahip oldukları bilinmekte­dir. Bu konuyu pekçok tariçi kaydettiği gibi bir Süryani tarihçi de;
Türkler daima tek bir Tanrı'ya inanıyor ve Arapların da aynı Allah'a i- nanmaları onların dinini kabule sebep oluyordu." demektedir.
Türklerin, İslâmın tevhid inancına koşmaları, bir akide değiştirmeden çok, inançların temizlenme, yükselme, derinleşme, aydınlanma, birlik ve bera­berliğe ulaşma, sevgi ve hoşgörü sahibi olma niteliğini taşımaktadır.
Bilindiği gibi Türkler, mizaçları itibariyle kendilerine uygun olmayan hiçbir unsuru kabul etmezler. Bu cümleden olarak Türklerin, daha önce, bazı doğu dinlerinin de kendi tabiatlarına uymadığı, kendilerini uyuşukluğa sevkettiği gerekçesiyle reddettikleri bilinmektedirler. Hatta Gök-Türk Hakanı Tapu Han, Buda dinine girmesine rağmen, ona kendi halkı bile itibar etmeyin­ce Buda dini de Türkler arasında fazla yayılamamıştır. Halbuki Türk boylan bütün yaşayışlarında hareketli, hayatı tanzimde sâde ve aksiyona yönelik tabi­atı ve tarihi birikimleri, İslâmiyetin kabulü ile çok derin ve zengin ufukları kazanmış; yeni bir eneıji patlaması gibi tesir etmiştir. Türklerin İslâmiyete geçişleri ile beraber Türk tarihinde daha geniş bir aksiyon, şevk ve hareket başlamıştır.
Türklerin İslâma geçişlerinden sonra da onların dünya görüşlerinde, devlet yönetimi bakımından temel ölçülerden biri de adalet olmuştur. Yani hâkimiyetin kaynağı ve meşruiyeti, adalet fikrine dayandırılmıştır. Adalet fik-rinin kaynağı İlâhi, ölçüleri ise İslâmî’dir. “Adalet mülkün temelidir." sözü bu anlayışın ifadesidir ve mülk, devleti, hakimiyet hakkını ifade eder. Adaletin karşıtı ise zulum’dür. Millî kültürümüzde;
-Bir memleket küfr ile yaşar, fakat zulüm ile durmaz." sözü bir darb-ı mesel olmuştur ki, bu anlayışın, üstün bir hukuk şuurunu getireceği tabiîdir. Nitekim Hz. Ömer’in;
Ben Allah’ın ve Resulü’nün yolundan saparsam ne yaparsınız? ” soru­suna cemeatin,
Seni kılıçlarımızla doğrulturuz." cevabı, bu yüksek hassasiyeti dile ge­tirmektedir. Bu şuur, özellikle OsmanlIlar döneminde, şeyhülislâmlık şeklinde kurumlaşacak ve harp kararlarında bile fetva almak gibi henüz asrımızın bile ulaşamadığı bir seviye kazanacaktır.
İslâmiyet ile Türk kültüründeki dinî telakki ve kavramların kolay intiba­kını, daha birçok noktada görmek mümkündür. Bu cümleden olarak İslâm öncesi Türklerin inancındaki; Kam’ların yerini İslâm velileri, dervişler alır; halk ozanlarının yerini atalar, babalar alır; güç ve kahramanlığı temsil eden Alpler, Alp-erenler olur ve bu muhteva kazanmada; ruh, ölüm, ahlret, cennet, cehennem inançları da aynen devam eder. Bu kavramlar daha da zenginleşir, berraklaşır; Tanrı, uçmag, tamu, yükünç (namaz), yazufe(günah), y efe (şeytan) vb. dinî kavramlar peşpeşe kullanılmaya devam eder. Böylece Müslümanlık Türk boyları arasında millî şuur ve birliğin gelişmesinde en büyük etken ve giderek de milliyet şuurunun gelişmesinin de âdeta tek ölçüsü olma hâline dönüşür.
Bu inanç ve duygularla Türkler, İslâmiyeti kabul eder, yaşar, yaşatırlar. Hiçbir zaman taassuba kaçmazlar, İslâm'ın kelime manasındaki teslimiyet ile herkes;
“-Allah'a, peygambere, vatanına, milletine, bayrağına, kanunlarına, âilesine vb. ’lerine teslimiyet’i" anlar.

Türklerin anladığı İslâmiyet, Kur’an-ı Kerim'in dinî ve bilimsel yönüyle ifade ettiği İslâmiyet’tir. Bunda; hurafe, taassub, gericilik, tembellik, miskinlik, kavgalı olma, karşı gelme, bilimsizlik, gayri ahlakilik, İslâm düşmanlığı, zulüm, iftira, yalancılık, vefasızlık, saygısızlık, çeşitli iftira ve yalanlarla bazı masum kişileri yoketme senaryoları hazırlamalar vb. asla bulunmaz. Burada ancak; adalet, saygı, sevgi, hoşgörü, yarınını bugünden daha ileriye götürecek kendi toplumunu çağın üstüne taşıyacak ve bütün insanlığın yararına olan bilimsel araştırmalar yaparak bu uğurda yükselme bilinci vermek, devletin ve milletin bölünmez bütünlüğünü sağlayıcı çalışmalar yapmak, devletin teb’ası ile, teb’anın da devleti ile uyum içinde olmalarını temin etmek, birlik ve beraberlik içinde mutlu bir dünya yaratmak vb. mutlak, güzel ve başarılı hasletler vardır.

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.