Reklam Alanı

Sanat İdeal Olanı Yansıtır


Tabiat kavramından anlaşılan başka bir anlam da ‘‘düzel­tilmiş’‘ (İdealleştirilmiş) tabiat idi. Bu yorum da Aristoteles'e dayanıyordu, çünkü Aristoteles ‘‘şairin görevi gerçekten olan şeyi değil, olabilir olanı ifade etmektir’‘ demişti. Yine Poetika' nın başka bir yerinde de şu cümle var: ‘‘şair... nesneleri nasıl olmaları lâzım geliyorsa, o şekilde tasvir etmelidir’‘.

Biliyoruz ki dünyada çirkin, kaba, hoşa gitmeyen şeyler, haksız olaylar vardır. Sanat eserinin zevk vermesi beklendi­ğine göre, bu hoşa gitmeyen şeyleri atması, ve yalnız güzeli, hoş olanı seçmesi, doğru olur. Şairlerin, yazarların bahsettik­leri nehirler, kırlar, mis kokulu çiçekler dünyada bulamayacağımız kadar güzeldir. ‘‘Tabiatın dünyası pirinçtendir, şairlerinki altından’‘ diyor bir Rönesans yazarı.

Fransızların la bçlle nature adını verdikleri bu idealleşti­rilmiş tabiatın yanı sıra bir de ahlâki bakımdan idealleştirilmiş insan ve insan ilişkileri vardır. Pylades gibi sadık bir arkadaş, Orlando gibi bir yiğit, Aenas gibi her bakımdan mükemmel bir adam ancak sanat eserlerinde bulabileceğimiz ideal örnek­lerdir.

Yüceleştirilmiş tabiatı savunanlar, böylece, bizim gördüğü­müz gerçek dünyayı ve hayatı değil, hayal edilen mükemmel bir dünyanın yansıtılması gerektiğini söylüyorlardı. Buna rağ­men sanat görüşleri yine de gerçekliği yansıtma ilkesine daya­nıyordu. Ama tamamıyla uydurma, hayal ürünü bir eser neyi yansıtmış sayılabilir? Gerçeklikle ne ilgisi vardı bunun?

İdealleştirmeyi savunanlar bu sorunun cevabını Neo-Pla- ton'cu bir felsefeye dayanarak veriyorlardı. Platon’un kendisi gerçi şairi görünüşe saplanmış, asıl gerçekliği bilmeyen bir adam sayıyordu, fakat daha sonraları Plotinos (S. 204-270) sanatçıyı bu aşağı durumdan kurtaran ve hemen hemen yara­tıcı durumuna sokan bir dönüş yapmıştı. Sanatçı, Plüton'un sandığı gibi formların (ideaların) kopyalarını değil doğrudan doğruya formları yansıtır ve bunun içindir ki bizi asıl gerçek­likle karşı karşıya getirir.

‘’Tabiattaki nesnelerin taklitlerini veriyor diye sanatları hor görmemeliyiz; unutmamalıyız ki görünen nesneleri -kopya et­mez sanat; tabiatın kendisinin 'kopya ettiği formlara (idealana) uzanır doğrudan doğruya... Tabiatın eksikliklerini giderir. Fidias, Zeus'un heykelini yaparken duyu dünyasından bir model kul­lanmadı. fakat Zeus görünür olmak isteseydi nasıl bir form alırdı diye düşündü ve bunu kavradı.’’

Aristoteles, Platon'a cevap olarak yazarın genel'! yansıttı­ğını söylerken kendi metafiziğine dayanıyordu. Söz konusu dü­şünür ve eleştiriciler İse yine Platon'cu bir felsefe kullanarak, yazarın gerçekliği yansıttığını söylerler. Bu bakırımdan Aristo- teles'den önemli bir noktada ayrılıyorlar, çünkü Aristoteles sanatın gerçekliği yansıttığını söylerken, bu dünyadaki bir ger­çekliği yansıttığını düşünüyordu. İdealleştiriciler İse aşkın (transcendental) bir gerçekliği düşünmektedirler. Her bakımdan mevcudun daha İyisi olan ve örnek sayılabilecek bir dünyanın gerçekliği.

İdealleştirmek demek, bu düşünürlere göre gerçekliğe yak­laşmak demektir, çünkü dünyada görmediğimiz bu kişiler ve nesneler, daha gerçek olan Idealar dünyasını yansıtır. Nesne­lerin özünü vermek, bu dünyadakilerin kusurlarını silmek ve onları olduğu gibi değil, olmaları gerektiği gibi yansıtmakla ka­bildir. Zaten duyu dünyasında varlıkların mükemmel olmalarına madde engel olur, İstenilen formun gerçekleşmesini güçleşti­rir. Bunun İçin maddenin neden olduğu kusurları gidermek sa­natçının işidir. Bundan ötürü ressam, yazar veya şair de, gör­düğü gibi değil olması gerektiği gibi çizer tabiatı.


Rönesans'da canlanan bu Neo-Platonlst görüş İtalya'dan Fransa ve İngiltere'ye de atlamıştı ve onsekizinci yüzyılda hâlâ devam etmekteydi.

''Berna Moran''

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.