Reklam Alanı

Sanat Görüngü Dünyasını Yansıtır


Sanatçının şu gördüğümüz dünyayı, buradaki nesneleri, insanları, elinden geldiğince onlara sadık kalarak yansıttığına ya da yansıtması gerektiğine inanır bu kuram. Doğalcı olan bu anlayışa göre, sanatçı bize hayatı, ya da hayatın bir par­çasını, bir yönünü, bir kesitini olduğu gibi sunar. Yüzeysel bir gerçekliğin kopyasıdır eser. Bu basit yansıtma (benzetme) anlayışının Eski Yunan'da yaygın olduğu anlaşılıyor. Hepimizin bildiği hikâyeler vardır bu konuda. İ.Ö. V. yüzyılın sonlarında resimleriyle ün salmış olan Zeuxis, elinde üzüm tutan bir ço­cuğun resmini yapmış ve üzümler öylesine gerçek gibi duruyorlarmış ki kuşlar gelip yemeye kalkışmışlar. Bundan dolayı övüldüğü zaman, Zeuxis, üzülerek, ‘‘çocuğun resmini daha iyi yapabilseydim kuşlar ondan korkardı’‘ demiş. Aynı çağda ya­şayan Parrhasios'un yaptığı bir perde resmiyle rakibi Zeuxis'i aldattığı ve gerçek perde sandırdığı bilinen hikâyelerdendir yine.

Resmin de edebiyatın da, özü ya da ideali değil de gö­rüngü dünyasını (duyular dünyasını) yansıttığı inancında olduğu için, Platon'u bir çok bakımlardan bu kuramın temsilcisi olarak inceleyebiliriz.

Sanatla ilgili sorunlara ilk kez ciddiyetle eğilen Platon'un sanat kuramı tutarlı bir sistem değildi. İon, Şölen, Devlet, Phaldros, Sofist Kratylos ve Kanunlar gibi diyaloglarında sa­nat hakkında bazen birbirini tutmayan fikirlere rastlamamızın bir nedeni de, her halde Platon'un fikirlerini zamanla değiş­tirmiş olmasıdır. Ne ki biz burada edebiyat ile ilgili görüşlerini inceleyeceğimizden tartışmalara sebep olmuş, müzik, heykel mimari ile güzellik arasındaki bağlara değinen bazı sorunları bir yana bırakacağız. Bizi ilgilendiren edebiyat olduğu içindir ki bu kitapta Platon'un kuramını, yansıtılanın görüngü dünyası olduğunu ileri süren bir kuram olarak inceliyoruz. Eğer Pla­ton'un estetiğinin bütünü söz konusu olsaydı, bu kuramdan ayrıldığı yerler üzerinde durmamız gerekirdi. Platon'un görüş­lerini incelerken başlıca iki ana soruya eğileceğiz:
1)  Edebiyatın özü nedir?
2)  Edebiyatın etkisi nedir?

Platon'un bu sorulara verdiği cevapları araştırmadan önce felsefesinin temel düşüncesini hatırlamalıyız. Platon göreceliğe (relativism) inanmış Sofistlerin aksine kesin bilgiye susamış bir adamdı. Değişmeyen, insandan bağımsız, mükemmel bir gerçekliğin varlığını kanıtlamaya çalıştı. Böylece, durmadan değişen duyu dünyasına karşılık, ancak düşünce ile kavrana- bilen değişmez bir idea’lar (form'lar) dünyasına inandı. Bilin­diği gibi Platon’un felsefesinde asıl gerçeklik, duyularla değil de zihinle kavranabilen idea'lar (form'lar) dünyasıdır. Bizim gördüğümüz, beş duyumuzla algıladığımız şu maddesel dünya, ağaçları, denizleri, insanları, hayvanları, evleriyle ancak bir kopyadan (mimesis'den) ibarettir. Bunlardan her birinin bir ide- ası vardır ki asıl gerçek olan odur. Durmadan değişen, daima oluş halinde bulunan duyu dünyası hakkında sağlam ve kesin bir bilgiden söz edemeyiz. Gerçek bilgi değişmeyen ideaların bilgisidir, ve bundan ötürü filozof da ancak aklın objesi ola­bilen idealar dünyasını kendine bilgi konusu olarak seçer.

Kendisi bir taklit, (yansıtma) (mimesis) olan bu duyular dünyasının bir kısmı (unsurlar, hayvanlar, bitkiler, insanlar v.b.) Tanrı tarafından, bir kısmı ise (binalar, âletler, eşyalar v.b.) insanlar tarafından meydana getirilmiştir. Ama gerçeklik dere­cesi bir kopyanınkinden de aşağı olan şeyler vardır. Tanrının eserleri arasında yalnız doğal nesneler yoktur, bir de bunların yansıları vardır: parlak yüzeylerde (örneğin suda) nesnelerin yansıları gibi. Bunlara Platon eidola (görüntü, image) diyor. E/do/o'ların gerçeklik derecesi büsbütün azdır. Duyular dünya­sının kendisi ideaların bir kopyası olduğu için gerçeklikten bir derece uzaklaşmıştır zaten, eidola'lar ¡se duyular dünyasındaki nesnelerin kopyaları olduğu için ideaların kopyasının kopya­sıdır.

Sanata gelince, resim de şiir de eidola'lar gibi duyular dünyasındaki nesnelerin, insanların yansılarıdır. Bundan ötürü Platon sanatın yansıtma (mimesis) olduğunu söyler. Mimesis, Plüton'u Batı dillerine çevirenleri ve Platon'u inceleyen felse­fecileri çok uğraştırmış olan bir sözcüktür. Türkçede de tam karşılığını bulmak imkânsız, çünkü Platon'da bu sözcüğün tam ve kesin bir anlamı yok. Kullanıldığı yere göre anlam bazen genişler bazen daralır, ve Türkçede bunların hepsini aynı söz­cükle karşılayamayız. Biz burada mimesis'e karşılık, yetersiz olduğunu bile bile 'yansıtma' sözcüğünü kullandık, çünkü bizi ilgilendiren özellikle edebiyattır ve edebiyat eserinde dünyanın, insanların, hayatın yansımasından söz etmek taklit’den daha uygun göründü bize.
Neyi yansıtır sanatçı? Yine Devlet diyaloğuna dönerek ressamın ve şairin yaptığı işi Platon'un nasıl anladığına baka­lım. Sokrates'in Glaukon ile konuşması şöyledir:
— ..-.İstersen bir ayna al eline, dört bir yana tut. Bir anda yaptın gitti güneşi, yıldızları, dünyayı, kendim, evin bütün eş­yasını, bitkileri, bütün canlı varlıkları.
— Evet, görünürde varlıklar yaratmış olurum, ama hiç bir gerçekliği olmaz bunların.
—         İyi ya, tam üstüne bastın İşte düşüncemin; çünkü bu türlü varlık yaratan ustalar arasına ressamı da koyabiliriz, de­ğil mi?
— Koyabiliriz tabii.
— Yaptığı şeyin gerçekliği yoktur diyeceksin, ama ressa­mın yaptığı sedir de bir çeşit sedir değil midir?
— Evet görünüşte bir sedir onunki de.
—         Ya dülgerin yaptığı? Biraz önce demiştin ki dülger se­dir ideasını, yani bizce aslını, Özünü yapmaz, bir çeşidini yapar.
— Sedirin aslını yapmadığına göre, gerçeğini değil, ger­çeğine benzeyen bir örneğini yapmış olur.
Böylece gerçeklik dereceleri gittikçe azalan üç sedir gelir meydana. Birincisi sedir ideası (Platon bu diyalogda bunun Tanrı tarafından yapıldığını söylüyor), İkincisi onu taklit eden dülgerin ya da marangozun yaptığı sedir; üçüncüsü ise marangozunkini kopya eden ressamın yaptığı sedir. Yani kopyanın kopyası. Edebiyat için de durum aynı.
— ‘‘Tragedya şairinin de yaptığı bu değil mi? Benzetme değil mi onun da yaptığı? O da kuraldan, yani doğrudan, üç sıra aşağıdadır öyleyse, bütün benzetmeciler gibi’‘
Ressamın renklerle yaptığını şair sözcüklerle yaptığına ve şu gördüğümüz duyular dünyasını yansıttığına göre kopyanın kopyasını sunuyor demektir. Sanat eserleri gerçekliği yansıt­maz, bizi hakikate doğru iletmez; tersine hakikatten uzaklaş­tırır bizi. Asıl gerçekliği değil de şu görünen yüzeysel gerçek­liği yansıtan sanatçı hakikatten uzaklaşan bir adamdır. İnsanın amacı idealara yönelmek olmalıdır, oysa sanatçı bizi ters yola götürüyor. Devletin Onuncu kitabında, işte bu açıdan sanata karşı çıkar Platon.

Şairin ya da yazarın, bize doğruları sunamamasının bir başka nedeni de, yazdığı şeyler hakkında yetkiyle konuşacak durumda olmamasıdır. Platon sanat sorununu incelerken ede­biyatı daima felsefeye rakip gibi görmekte ve felsefeden çok aşağı olduğunu kanıtlamaya çabalamaktadır. Özellikle Homeros'u Yunan'da bir bilgi kaynağı sayan, nasıl davranılacağını onun öğütlerinden, verdiği örneklerden öğrenmek gerektiğine inananlar vardı. Eserleri eğitimde önemli rol oynardı. Platon bu inancı yıkmak ve edebiyatın bize gerçek bilgi sağlayamayacağı gibi ahlâk bakımından da zararlı olduğunu belirtmek ister.
Savaş, devleti yönetme, insanları eğitme, yetiştirme gibi önemli konularda Hpmeros'un ve diğer şairlerin, sanıldığı gibi kimseye yol göstermiş olmadıklarını; hiç bir devletin, düze­ninde yaptığı değişikliği onlara borçlu olmadığını; Solon gibi kanunlar getirmediklerini; savaşların onların öğütleriyle kazanılmadığını; adam yetiştirmediklerini koyar ortaya. Zanaatkar­ların da ne yapmak istedikleri hakkında sahip oldukları bilgiden yoksundur sanatçılar, çünkü onlarınki gerçek bir sanat bile değildir; olsa olsa
benzetmedir.

Aynı konuyu İon'da da ele alır Platon. Şairlerin kendile­rine özgü bir bilgi alanı yoktur. Sözünü ettikleri şeyleri doğru olarak bilenler başkalarıdır. Nasıl araba sürüleceğini bilen arabacıdır; dalgalar arasında kalmış bir geminin kaptanı bilir ne yapılacağını. Böylece, /on'da birbiri ardına, her türlü teknik alanda şairin yetkisiz olduğu öne sürülür. Her ne kadar bir ara İon, ozanın kendine özgü alanı olarak genel insan tabiatını göstermeğe yeltenirse de Sokrates meseleyi teknik ve bilimsel bilgiler tarafına sürükler.

İon diyaloğunun esas konusu ise şairlerin nasıl yazdık­larıdır. Platon, Sokrates'in ağzından ozan İon'u sorguya çeke­rek şairin akla dayanmadığını, bir nevi vecd içinde, kendinden geçmiş olarak, ilhamla şiir yazdığını belirtir. Yazdığının anla­mını kendi de bilmez. Platon, /on'da şairlerin bu özelliğini olumlu bir şey saymaz aslında. Alay etmektedir daha çok. Ama şunu da söylemek gerekir ki bu aklı aşma yeteneğini olumlu bir yöntem saydığı diyaloglar da vardır.

Platon'un gerek Devlet ve gerekse /on'da açıkladığı fikir­lerine göre edebiyat öğretici olamaz, bize gerçekleri bildiremez; şairler de gerçek bilgiye sahip olmayan benzetmeci kişi­lerdir.
Edebiyatın etkileri sorununa gelince; Platon bunlar üze­rinde uzunca durur. Esas amaç ideaları bilmek olduğuna, ve güzellik ideası da önemli bir yer tuttuğuna göre insan bekler ki sanat eserindeki güzellik, güzellik ideasına (to kalon) bir basamak teşkil etsin. Oysa Platon bu noktayı geliştirmiyor. Ver yer sanatın güzelliğinden övgüyle söz ederse de bu daha çok mimari ve heykeltraşlık sanatları İçindir. Güzellik nedir? sorusunu tam olarak cevaplandırmaz, ama genellikle orantı, ölçü, denge gibi özelliklerin güzelliği sağladığı inancındadır. Edebiyat İse bu açıdan ele alınmaz, topluma etkisi bakımından ele alınır. Zaten o çağlarda 'sanat' ve 'sanatçı' kavramları bugünkü anlamlarını taşımıyordu. Sanat eserinin güzelliği saye­sinde estetik zevk uyandırması düşüncesi gelişmemişti. Gerçi İnsanoğlu İlkel çağlardaki mağara resimlerinden tutun da çe­şitli çağlarda yaptığı eşyada, âletlerde, taş oymalarında, çöm­leklerde, kumaşlarda büyük bir sanat anlayışı, biçim endişeleri göstermiştir, ama bütün bu eserler belli bir işte kullanılmak üzere yapılırdı; salt güzelliğinden zevk alınacak bir sanat eseri kavramı henüz belirmemişti bile. Mısır sanatı üzerinde yetkiyle konuşanlar, Mısırlıların yarattıkları sanat eserleriyle sanat açı­sından ilgilenmediklerini söylüyorlar. Bunlar mezarlara konan, ya da insanları ölümsüz kılmak için yapılan şeylerdi. Eski Yunan'da da sanat eserinin uyandırdığı estetik yaşantının, sanat eseri yaratmak için yeterli bir neden olabileceği düşüncesi he­nüz başlamamıştı.

Platon da edebiyatın toplumdaki rolünü ve yaptığı etkileri önemli bulur. Devlet’in üçüncü kitabında gençlerin nasıl yetiş­tirileceğini ve eğitileceğini tartışırken şiirlerde ve masallarda zararlı etkiler yaratabilecek parçalar üzerinde durur. Tanrıların ve büyük kahramanların, onlara yakışmayacak davranışlarda bulunmaları, ağlayıp sızlanmaları, yalan söylemeleri, ahlâksız­lık etmeleri; kötü insanların mutluluğa kavuşmaları gençlere fena örnek olur. Bu gibi parçalar eserlerden çıkartılmalıdır.

Platon eserlerde yer alan bu uygunsuz parçalardan başka bir de belli türlerin zararlı olduğu kanısındadır. Şiirleri, anlatım yöntemi bakımından üçe ayırır: 1) Şair söyleyeceklerini kendi ağzından söyler, anlatır. O çağdaki dithyramb'lar bu türe ör­nektir. 2) Mimesis yöntemine dayanan eserler, yani tragedya ve komedya. Bunlarda şair, kendi ağzından konuşmaz, eser­deki kişilerin ağzından konuşur, onları taklid eder. Burada mimesis çok daha dar anlamda, başka birini temsil etme (im- personatlon) anlamında kullanılmaktadır. 3) İki yöntemin karışık olarak kullanıldığı destan (epos) türü. Bu kez şair kâh kendi anlatır öyküyü, kâh kişileri konuşturur.

Son İki türü zararlı bulur Platon, çünkü bunlarda taklit İşe karışmaktadır ve taklit edilen kişiler, çoğunlukla özeni­lecek kişiler değildir. Korkakları, sarhoşları, köleleri, delileri taklit ede ede taklit edilen şeye alışılır. ‘‘Bu alışkanlık da be­deni, konuşmayı, görüşleri değiştiren İkinci bir tabiat olur’‘  . Bundan ötürü bu gibi eserleri yazanın da, oynayanın da, seyre­denin de, okuyanın da kişiliği zarar görür.

Platon'un son bir itirazı daha var edebiyata. Edebiyat bi­zim duygusal yanımıza seslenir. Coşkun duygularla davranan kişiler bizi çeker ve heyecanlandırır. Oysa dengeli İnsan, bilge kişi, aklını kullanarak duygularını dizginlemesini bilen kişidir. Bir felâketle karşılaştığımızda acımızı belli etmemek İçin dişi­mizi sıkarız, çünkü erkek adama yaraşan budur. İşte bundan ötürü duygu yanımızı coşturan edebiyat kişiliğimizi bozar. ‘‘Tutku gibi, öfke gibi İçimize hoş veya acı gelen ve İster İste­mez gündelik hayatımıza giren duygular şür benzetmesinin et­kisi altında kalmaz mı? Benzetme bu duyguları kurutacak yer­de sulayıp besler, dizginlenmesi gereken tutkulara İçimizin diz­ginlerini verir, böylece de iyi ve mutlu olmamıza değil, kötü ve mutsuz olmamıza yol açar.’‘

Edebiyatın, tiyatronun İnsanlar üzerinde derin etkileri oldu­ğunu bildiği İçindir kİ Platon, Devlet diyalogunda İdeal bir toplum kurmağa çalışırken bunların eğitimde nasıl bir rol oy­nayacağını İnceden İnceye araştırır. Sonunda, ancak Tanrıları ve İyi İnsanları öven eserlere, yani güdümlü sanata razı olarak, daha önemli saydığı amaçlar uğruna, ne kadar hoş olursa olsun mevcut sanata kapıları kapatır. Kısacası Platon'a göre zama­nındaki edebiyatın İşlevi kötüye İşlemektedir, ama sanatçıları sansüre tâbi tutarak, güdümlü bir sanat sağlanabilirse o za­man edebiyatın İşlevi de yararlı olur.

Platon'un edebiyata itirazlarını özetlemek istersek bunların başlıca iki yönden yapıldığını söyliyebiliriz : 
1) Bilgi yönünden.
 2) Ahlâk yönünden. 

Bilgisel yönden itirazı iki temele daya­nıyor :
 a) Şair, bizi, asıl gerçekliği teşkil eden idealardan uzak­laştırır.
b) Şairin yetkiyle konuşacağı hiç bir konu yoktur
.
Ahlâk yönünden olan itirazları da üç temele dayanıyor:
a) Eserlerde gençlere fena örnek olacak parçalar var.
b) Tragedyalarda ve destanlarda kötü kişileri taklit ederek temsil etme fena etkiler bırakır.

c)  Edebiyat, dizginlememiz gereken duygusal yanımızı coş­turur.

''Berna Moran''

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.