Reklam Alanı

Sanat Geneli Ya Da Özü Yansıtır

Platon'un öğrencisi Aristoteles bugün hâlâ önemini sür­düren Poetika eseriyle, edebiyat kuramı konusunda büyük bir adım atmıştır. Tragedyanın yapısı üzerinde çok önemli şeyler söylemişse de, biz yine ana çizgimize bağlı kalarak edebiyatın özü ve işlevi sorunlarına bakalım.
‘’Şairin ödevi, gerçekten olan şeyi değil, tersine olabilir olan şeyi, yani olasılık veya zorunluluk 'kanunlarına göre mümkün olan şeyi ifade etmektir.

Tarih yazarı ve şair, biri düz yazı, öteki nazım, yazdığı için birbirlerinden ayrılmazlar, çünkü Herodotos'un eserinin mısra­lar haline getirilmiş olduğu düşünülebilir; bununla birlikte, ister nazım, ister düz yazı halinde olsun, Herodotos'un eseri bir tarih eseridir. Ayrılık daha çok şu noktada bulunur: tarihçi daha çok gerçekten olan şeyi ifade eder, şair ise olabilir olan şeyi ifade eder.

Bunun için şiir, tarih eserine göre daha felsefi olduğu gibi, daha üstün olarak da değerlendirilebilir; çünkü şiir; daha çok genel olanı, tarih ise tek olanı tasvir eder. Genel olan deyince de olasılık veya zorunluluk kanunlanna göre, belli özellikteki bir kimsenin böyle veya şöyle konuşmasını, böyle veya şöyle hareket etmesini anlıyoruz. ‘’
Platon'a bir cevap sayılabilecek bu cümleler tarih boyun­ca değişik biçimlerde yorumlanmıştır; ama biz Aristoteles'in ne demek istediğini, ayrıntıları ve tartışmaları bir yana bırakarak açıklamaya çalışalım.

Gerçi yazar hayatı, insanları, onların tutkularını, özellik­lerini anlatır, ama bu, gerçek hayatı olduğu gibi anlatmak de­ğildir. Yazar bir adamın hayatını günü gününe en küçük ayrın­tısına kadar anlatsa, sanat yapmış olmaz. Her gün yediği ye­mekleri, yaptığı işi, bütün konuştuklarını, çeşitli duygularını an­latsa meydana getireceği oyun, hikâye ya da şiir karmakarışık, çorba gibi bir şey olur. Bunların hepsi gerçek hayattan alınmış da olsa bize hayatın anlamı hakkında pek bir şey bildirmez. Bir adamı olduğu gibi anlatmak tarihin işidir, sanatın değil. Sanatçının hayatı, insanı, dünyayı yansıtması başka anlamda­dır. O bir tek adamın hayatını doğru olarak anlatmaya kalkış­maz, bir adamın hayatında genellikle hayatı, insanoğlunun ha­yatını, yani hayatta evrensel olan unsurları yansıtır. Olanı değil, olabilir olanı. Bunun için de anlatmak istediğinin özüne ait olmayan unsurları, ayrıntıları, rastlantısal olanları atar, gerekli olanı ayıklar, seçer ve bunların arasında bir bağ gözeterek olaylar örgüsünü bir tek çizgi üzerinde kurar. Seçme işi hem esere yapı bakımından bir birlik, hem de insan dünyasıyla ilgili bir anlam sağlar. Eğer hayatı aynen kopya etseydi, bir sürü gereksiz ayrıntı, anlamsız olaylar, konuşmalar işe karı­şacak, tek olanı yansıtmaktan ileriye gidemeyecekti yazar. Oysa seçme sonucu, kişiliğin ne gibi olaylara yol açtığını, durum­ların kişiliği nasıl etkilediğini, bir durumun nasıl gelişebilece­ğini göstermekledir ki, yazar, tek olanı kullanarak genel olanı açıklar. Aksi halde adamın hayatındaki olaylar bir çuvala dol­durulur gibi bir araya toplanacak, ve açıklanmak istenen önem­li neden-sonuç bağları bulanacak, açıkça belirmeyecektir. Bun­dan ötürü Aristoteles için olay örgüsü çok önemlidir, çünkü bir durumun nedensellik ilkesine göre oluşumunu ve gelişimini gösterir. Tarihçi, olmuş olanla yetinmek zorundadır, sanatçı ise bir hikâyeyi kullanır ya da uydururken olayları öylesine bir düzene sokar ki bu düzendeki olabilirlik, bilimsel bir genellik taşır. İşte bundan ötürü edebiyat tarihten daha felsefidir ve daha genel bir hakikati yansıtır. Söz gelişi, hayatta talihin oy­naklığını, felâketin insanı daha bilge bir insan yaptığını, ya da bir insanın başına gelen olaylarda kişiliğinin nasıl bir rol oyna­dığını açıklar.

Platon, sanatçının tek-olanı yansıttığını ve dolayısıyla oku­ra "gerçeklik (hayat) hakkında bilgi veremeyeceğini ve zaten şaire özgü bir bilgi alanı olmadığını iddia etmişti. Aristoteles, şairin (yazarın) hayatı, insan yaşantısının anlamını bildiğini söylemek istiyor. Bir bakıma söz konusu olan insan psikolo­jisidir. Onun için sanatçı, Platon'un sandığı gibi bizi gerçeklik­ten uzaklaştıran, sahte bilgiler sunan bir adam değil, bize ha­yatı açıklayan bir adamdır.
Aristoteles'in öğretisini felsefi dille anlatacak olursak ken­di metafiziğine dayanarak şöyle açıklayabiliriz:                                                      

Platon'un duyu dünyasının dışında var olduğunu söylediği idealar (form­lar) Aristoteles'e göre duyu dünyasındadır. Madde ve form daima bir aradadır ve bunların birleşmesidir ki duyu dünya­sındaki nesneleri meydana getirir. Bundan ötürüdür ki sanat­çının yansıttıkları (taklid ettikleri) duyu dünyasından olmakla beraber genel-olanı açıklayabilir. Ancak, sanatçı genel olanı yansıtmak için, formu belirtmeye yarıyacak şeyleri seçerek ge­reksiz ayrıntıları atar ve öyle bir olaylar dizisi kurar ki bunların birbirini zorunlulukla izlemesi, belli bir formun nasıl geliştiğini, nasıl bir sonuca yöneldiğini gösterir.

Sanatın işlevi, etkileri, yararları, zararları konusuna gelin­ce, Aristoteles bu konuda Platon'dan başka türlü düşünmek­tedir. Tragedyanın tanımını yaparken, ‘‘acıma ve korku duygu­larını uyandırmak suretiyle bu duyguların arınmasını (kathar- sis) sağlar’‘ diyor. Aristoteles kat har si s kavramını daha fazla açıklamadığı için tam ne demek istediği üzerinde bugüne dek süregelmiş tartışmalar doğmuştur. Genellikle kabul edilen bir yorum, tragedyanın seyircide bu duyguları uyandırmak ve har­catmak suretiyle onu daha sakin ve psikolojik bakımdan daha dağlıklı bir duruma getirdiğidir. Bir başka yoruma göre bu duygulardan kurtulmak değildir söz konusu olan; bu bencil duyguların tragedyayı seyrederken yücelmesi ve değerlenme­sidir. Son zamanlarda çok değişik bir yorum daha atılmıştır ortaya. Bu yorumu yapan G.F. Else'e göre arınma seyircide meydana gelmez, eserde bu duyguları davet eden olayların (davranışların) arınmasıdır. Oğlun babasını öldürmesi, anasıyla evlenmesi gibi hareketler, temizlenmesi gereken yasak hare­ketlerdir.

Katharsis’ln yorumu ne olursa olsun, Aristoteles, hiç şüphe yok ki Platon'un aksine tragedyanın ahlâk bakımından yararlı olduğuna inanıyordu.

Böylece Aristoteles edebiyatın hem bilgi kazandırdığını söylemek, hem de yararlı psikolojik etkisine işaret etmekle Platon'dan ayrılmakta ve sanatı savunmaktadır.

Batrda sanatın yansıtma olduğu fikri, Rönesans'dan sonra tekrar canlanmış ve neo-klasikler Aristoteles'i izlerken onun görüşünü kendilerine göre bir kaç şekilde yorumlamışlardı. Burada bunlardan en önemlileri olan iki kuram üzerinde du­racağız:
 1) Sanat genel tabiatın yansıtılmasıdır.
2) Sanat ide­alleştirilmiş tabiatın yansıtılmasıdır.

Her iki kurama göre de sanat yansıtmadır, fakat yansıtılan gerçeklik aynı değildir. Aristoteles, ‘‘şairin ödevi gerçekten olan şeyi değil, tersine, olabilir olan şeyi’‘ yansıtmaktır demiş­ti. Bu iki kuram da Aristoteles'in bu sözüne dayandırılabilir. İlk önce birinci görüşü alalım. ‘‘Sanat genel-tabiatın yansıtılma­sıdır’‘ sözü ile dile getirilen bu görüşte 'tabiat' deyince yalnız ağaçları, dağları, kırları kastetmiyorlardı şüphesiz; özellikle in­san tabiatını, insanların davranışlarını, geleneklerini, uygarlığı düşünüyorlardı. Genel-tabiat, görünenin altında yatan gerçek­likti.

Bu gerçekliği yansıtmak ancak öze inmekle, yani insan tabiatında ortak tümelleri, ortak özellikleri yansıtmakla olur. Deniyor ki, sanat, nesnelerin ve insanların herkes tarafından bilinen ortak özelliklerini anlatmalı, nesnelerin ve insanların kendilerine özgü bireysel taraflarını konu yapmamalı. Neo-klasiklere göre insan aslında her yerde aynıdır; gerçi çeşitli ülke­lerde ve çağlarda başka âdetler, inançlar, yaşayış biçimleri vardır, ama bunlar geçici ya da o yere, o çağa özgü şeylerdir. Bütün bunların altında ortak olan bir insan tabiatı yatar. İn­sanların tutkuları, aşk, acı duyguları, çocuklarına sevgisi, v.b. esasta birdir, değişmez. İnsan tabiatının özünü yansıtmak de­mek bu ortak yönleri belirtmek, bireysel olanı, yöresel olanı, anormal olanı bir tarafa bırakmak demektir. Böylece geneli yansıtırken sanatçı özü yansıtmış olur.

Bunu yapmasının bir gerekçesi şudur: sanat ciddi bir şeyse, konusunun da önemli olması gerekir, çünkü ancak bu şekilde bize bazı hakikatleri sunabilir. Edebiyatın bize hakikati açıklaması, bu genel doğruları (genel-tabiatı) yansıtmasıyla mümkündür, çünkü gerçek bilgi, tümel değerlerin, ilkelerin ve özelliklerin bilgisidir. Duyguları ve davranışlarıyla başka insan­lara benzemeyen kişiler, belli bir çağda görülen bir akım, ya da belli bir zümrenin yaşayışı fazla önem taşımaz. Kalıcı şeyler olmadığı için gerçekliği bunlar oluşturmaz.

Ortak tümeller yansıtmanın bir gerekçesi daha vardır. İnsanlar arasında ortak olan yönleri yani zamana ve yere göre değişmeyen genel-tabiatı konu edinen yazar, herkesin her çağda okuyup tadına varabileceği konuları seçmiş olur. ‘‘İn­sanların çoğunluğunun uzun zaman için hoşlanacağı şeyler, ancak genel-tabiatın doğru yansısıdır. Özel gelenekleri, âdet­leri çok az kişi bilir ve bundan ötürü ne derece doğru yansı­tıldığını bilenler de çok az olur’‘. Homeros ve Shakespeare gibi yazarlar, yöresel ve özel olana itibar etmez; savundukları değerler, kişilerinin duyguları ve tutkuları her zaman herkesin anlayacağı cinstendir. Yazar genel-tabiatı yansıtırsa okura sa­dece gerçekliği sunmakla kalmaz, aynı zamanda her çağın oku­runa seslenecek sağlam konuları işlemekle klasik olmak im­kânını kazanır. Buna karşılık örneğin, onyedinci yüzyıldaki sofu (puritan) sınıfla alay eden Hudibras eseri bir zaman sonra il­ginç olmaktan çıkar.


Genel insan tabiatını yansıtmak biraz daha değişik bir yoruma da elverişliydi. Yine neo-klasiklerde rastladığımız bu yoruma göre sanatçı, kişiliği ile başkalarından ayrılan insan­ları değil, belli başlı tipleri ele almalıdır: kıskanç adam, cimri adam, ukalâ adam, asker, kral v.b. Bunların her biri kendi tip­lerinin özüne uygun çizilmeli ve ona göre davrandırılmalıdırlar. Onyedinci yüzyılın sonlarında yazan İngiliz eleştiricisi Thomas Rymer, örneğin Othello'öak\ İago'nun, tipine uygun olmadığı kanısındadır, çünkü askerler dürüst, açık kalpli olurlar, oysa Shakespeare, İago'yu yalancı, kötü, düzenbaz bir adam yap­mıştır. Aristoteles'in, genelden ‘‘belli özellikteki bir kimsenin böyle veya şöyle konuşmasını, böyle veya şöyle hareket etme­sini anlıyoruz’‘ sözü, neo-klasiklerce bazen işte böyle belli tip­lerin alışılmış özellikleri diye yorumlanıyordu.

''Berna Moran''

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.