Reklam Alanı

Marxist Eleştiri


Marxist eleştiri, sosyolojik eleştiri gibi genellikle bir sanat olayının nedenlerini araştırır. Ancak sosyolojik eleştiri bu ne­denlerin çeşitli olabileceğini iddia ederken Marxist eleştiri eko­nomik koşulları ve toplumdaki sınıf çatışmalarını esas alır ve olayı bunlarla açıklar. Örneğin, sanatın kökeninde 'iş'in yattı­ğını, ilkel toplumların yaşamak için giriştikleri faaliyetlerden doğduğunu; romanın orta sınıfın güç kazanması sonucu ortaya çıktığını; ‘’sanat için sanat' öğretisinin kapitalist düzende sa­natçının toplumdan koparak kendini yabancı görmesiyle başla­dığını ve burjuva sınıfına karşı bu futumun ‘‘her şeyin satın alınabilir bir meta haline geldiği bu dünyada sanatçının meta üretmeme kararından’‘ doğduğunu gösterir. Kısacası sanatın, sanat türlerinin, akımlarının, üslûplarının, ekonomik alt yapı ve sınıf çatışmalarıyla ilişkilerini belirterek bunların nedenlerini or­taya koyar.

Sanat tarihi bakımından Marxist eleştirinin açıklamaları, özellikle genel çizgiler içinde kaldığı sürece çok aydınlatıcı olmuştur. Ne var ki bu eleştiri sadece nedenleri açıklamakla yetinmez; betimleyici sosyolojik eleştiriden ayrıldığı bir nokta da, sanat eserinin meydana gelmesinde rol oynayan sosyal nedenleri yargılamasıdır. Zira sosyal ve ekonomik nedenlerle açıklayıp yorumladığını politik açıdan yargılamaktadır Şöyle de söyleyebiliriz: Marxist eleştirinin sanat eserlerinin meydana gelişini açıklamak için kullandığı kavramlar, aynı zamanda sa­natı değerlendirmede ölçüt teşkil eder. Sosyal yapı, sınıf farkr ları, çatışan güçler, Marxist eleştirinin değer ölçütleridir. Eleş­tirici eseri belirleyen sosyal yapıyı (düzeni) Marxist açıdan yargılar, ondan yana veya ona karşı olur. Eserin yazarı da eleştirici gibi o düzene karşıysa ideolojik yönden bekleneni vermiş sayılır, değilse eseri kusurludur, zararlıdır. Marxist eleş­tiri her şeyden önce içeriğin eleştirisidir. Eserin konusu, olay­ları, kişileri, kahramanları, sömürücü ve yönetici bir sınıfın çı­karlarını sürdürmesine yardımcı olmamalı, ezilen sınıfların çı­karlarına ters düşmemelidir. Hiç bir eser politik bakımdan tarafsız olamaz. Bundan ötürü eserin okur ve toplum üzerin­deki politik etkileri her zaman için söz konusudur.

Ne var ki bunlar estetik ölçütler değildir. Bununla birlikte eseri sadece içindeki sosyal ve politik fikirlere göre değerlen­dirme ve artistik biçimi küçümseme eğilimi bazı Marxist eleş­tiricilerin benimsedikleri bir tutum olmuştur. Bu tarz eleştiriye itiraz ederek diyebiliriz ki eserin Marxist öğretiye uygun düşüp düşmediğini söylemekle yetinemeyiz, çünkü söz konusu olan bir sanat eseridir ve bir sanat eserinde yapılan işin sanata özgü yoldan yapılıp yapılmadığına bakmak gerekir. Zaten ünlü hiç bir Marxist eleştirici de bir eseri değerlendirirken sanat yönüne tamamıyla sırtını dönmemiştir. Eserin tezi olumlu ise bu tezin sanata özgü bir yoldan dile getirilip getirilmediğine bak­mak; yok eğer yazarın dünya görüşünde bir sakatlık varsa, bunun estetik bakımdan eseri nasıl zedelediğini de bulmak da­ha geçerli bir eleştiridir.

Edebiyatın sadece bir güzellik’ sorunu olmadığı, okuru ve toplumu etkileyeceği ve bu etkinin yararlı olması gerektiği düşüncesi biliyoruz ki Platon'dan bu yana süregelmiştir. Sa­natın yararsızlığına ve hattâ zararlı olduğuna inananlara karşı edebiyatı savunmak zorunda kalanlar genellikle edebiyatın ah­lâkî yönü üzerinde durmuş, insanları eğitici rolünü belirtmiş­lerdir. Ama sanatçının ne gibi ilkeleri benimsemesi gerektiği konusunda fikirler ayrılır tabiî. Hangi felsefeyi, hangi dünya görüşünü, hangi ideolojiyi öğretecek, yaymaya çalışacaktır ya­zar? Neo-klasikler, ahlâkî bakımdan erdemliliği öğretmek isth yorlardı; Tolstoy, Hıristiyanlık ve kardeşlik duygularını aşıla­maktan yanadır; Mehmet Akif, İslâmın birliğini ister, Marxistler kendi ideolojilerini şart koşarlar. Kısacası edebiyatın geniş an­lamdaki moral yönü ahlâkî, dinî, politik, millî v.b. olabilir.

Birçok edebiyat eserinde bu ideolojiler yer aldığına göre eserin değerlendirilmesinde nasıl hesaba katılacaklardır? Ede­biyat bir sanat olduğuna göre kendine özgü meziyetleri vardır. Bu estetik ölçütlere ideolojik ölçütlerin uygulanması eleştirinin en tartışmalı ve zor sorunlarından birini yaratır.

Bu bölümde konumuz Marxist eleştiri oiduğuna göre top­lumculuğu örnek olarak alalım (Hıristiyanlık, ahlâkçılık, milli­yetçilik v.b. için de durum aynıdır) ve buna çağımız edebiyatının eleştirisinde nasıl bir yer verilebileceğini araştıralım. Öyle sa­nıyorum ki kabaca üç görüş ayırabiliriz:
1) Her toplumcu eser ve ancak toplumcu eserler iyidir.
2) Her iyi eser toplumcudur, ama her topiumcu eser iyi değildir.
3) Bazı toplumcu eserler iyidir.
Birinci tutuma göre toplumcu bütün eserler iyidir ve top­lumcu olmayan hiç bir eser iyi değildir. Başka şekilde söy­lersek toplumculuk gerekli ve yeterli şarttır. Yani bir eserin sanat değerini (güzelliğini) sağlayan toplumculuğudur, politik bakımdan yararlı olmasıdır. Bu iddia bizi nereye götürür? Bir kere, sanat, politikanın bir kolu haline girer ve sanat değeri olan yapıtlar sınıfı ile politik bakımdan yararlı olan yapıtlar sınıfını ayırmak için elimizde hiç bir ölçüt kalmaz. Politik ba­kımdan yararlı bir nutuk ya da bir gazete makalesi ile bir şiiri, romanı, oyunu ayırmamız için dayanabileceğimiz bir temelden yoksun kalırız. Toplumculuk yeterli şart olduğuna göre kendi başına sanat değeri sağlayacaktır ve durum böyle ise şairlik­ten, yazarlıktan, en ufak bir nasibi olmayan herhangi bir kimse toplumcu görüşle bir roman, şiir ya da oyun yazar ve iyi bir sanat eseri meydana getirmiş olur. Böyle bir iddiayı sürdürmek saçmadır. Ciddî hiç bir Marxist eleştiricinin bu tutumu benim­sediğini söyleyemeyiz.
İkinci tutuma geçelim. Eserin iyi olması için toplumcu ol­ması gereklidir, ama her toplumcu eser iyi değildir, çünkü top­lumculuk tek başına sanat değeri sağlamaz. Başka türlü söyleyelim: toplumculuk gerekli şarttır, ama yeterli şart değildir. Öyleyse başka şartların da yerine getirilmesi beklenmektedir ki bunlar estetik meziyetlerdir. Eseri, benimsediği dünya görü­şünden ötürü övmek ya da yermek haklı bir davranış da olsa sanat eleştirisinde yetinilecek bir ölçüt sayılmaz. Diyebiliriz kî Marxist eleştiricilerin asıl tutumu bu ikinci tutumdur. Gelgelelim bunda sanat yönüne verilen önem eleştiriciden eleştiri­ciye değişir.

Bundan başka toplumculuğun gerekli olması şartı çözüm bekleyen bir sorun çıkarır karşımıza. Bugün toplumcu, yani Marxist ideolojiye yardımcı olmayan hiç bir eser niçin değerli olamaz? Dayandıkları nedenler bakımından bu soruya verilen olumsuz cevapları ikiye ayırabiliriz. Birincisi ‘‘güzel’‘ ile ‘‘de­ğerlenin aynı şey olmadığına inanır ve toplumcu olmayan ese­rin güzel de olsa değerli sayılamayacağını söyler. İkincisi ‘‘de­ğerli’‘ ile ‘‘sanat güzelliğini ayırmaz ve bundan ötürü toplum­sal gerçekliği yansıtmayan eserin estetik bakımdan da ku­surlu olacağını savunur .

Birinci cevabı verenlerce sanat ve güzellik ancak insan­lara yararlıkları ölçüsünde değerlidirler. Bir eser, sanat bakı­mından güzel (başarılı) olabilir, ama politik bakımdan yararlı değilse değerinden o ölçüde kaybeder. (Tolstoy da böyle dü­şünüyordu, ancak ona göre sanat insanlara Hıristiyanlık ve kardeşlik duyguları aşılayabildiği ölçüde değerliydi). Gerçi sa­natın güzellikten (estetik yönden) gelen bir değeri vardır, ama aynı zamanda sosyal yan etkilerinden gelen bir değeri de var­dır ve ağır basan İkincisidir, çünkü hayatta estetik değerden daha önemli şeyler, toplum davaları vardır. Eğer bir roman estetik bakımdan güzel (başarılı), buna karşılık ideolojik ba­kımdan kötü etkileri olabilecek bir romansa, bu eserin karşı­sında yer almak, mümkünse böyle romanların yazılmasına engel olmak gerekir. Bu, kayıp da sayılmaz hem, çünkü estetik bakım­dan aynı derecede güzel, ama aynı zamanda yararlı romanlar da yazılabilir.

İkinci cevap, dediğimiz gibi toplumculuğu ya da yazarın doğru tutumunu sanat bakımından başarı İçin gerekli görür ve sakat bir dünya görüşü üzerine kurulmuş bir eserin sanat açı­sından da başarısızlığa mahkûm olduğunu göstermek ister. Bunun için de, sanata özgü anlatım ile yazarın dünya görüşü arasında bir bağ kurabilmek lâzımdır. Lukacs'ın önce, bunu bir yazısında deneyen Plehanov’dan kısaca söz edebiliriz.

Plehanov estetik yaşantıya önem verdiği için edebiyat ese­rinde dile getirilecek olan fikrin (tezin) bir felsefe ya da eko­nomi kitabında olduğu gibi lojik yoldan anlatılmaması gerek­tiğini savunuyor, sanata özgü yolun 'imge' yolu olduğunu söy­lüyordu. Nitekim. İbsen üzerindeki incelemesinde, bu büyük yazarın eserlerinde yer alan politik görüşteki yetersizliğin sa­nat düzeyinde yansıdığını ortaya koymağa çalışmıştır. Plehanov'a göre, İbsen'de, zamanındaki küçük burjuva toplumunun iki yüzlülüğüne, fırsatçılığına, boğucu, anlamsız geleneklerine karşı isyan vardır. Fakat dikkat edilirse görülür ki İbserTin kendi olumlu amaçları somut değil soyut ve bulanıkta.
‘’Beşer düşüncesinin isyanı' öğüdü Ibsen'in eserlerine bir ihtişam ve cazibe unsuru katmıştır. Fakat İbsen bu isyanı öğütlerken bunun nereye varacağını kendisi de asla bilmi­yordu. Ibsen'in —buna benzer hallerde daima görüldüğü gibi— isyan için isyan'da bu kadar direnmesinin sebebi budur. İm­di, bir kimse 'isyan' için 'isyan'da direnir, bunun nereye var­ması gerektiğini kendisi de bilmezse, öğütleri zaruretle bu­lanık bir hal alır. Ve eğer yazar imajlarla düşünüyorsa, yani bir sanatkâr ise öğüdünün karanlık oluşu onu mutlaka imaj­larında vuzuhsuzluğa götürecektir. Böylece, sanat eseri mü­cerret ve şematik olacaktır. Bu menfi unsura İbsen'in bütün tezli piyeslerinde —bunların büyük zararına olarak— muhak­kak rastlanır.’’

Plehanov'un burada yapmak İstediği şey, eserin dayan­dığı fikirdeki bozukluğun ya da eksikliğin eserin estetik de­ğerini nasıl düşürdüğünü, İmgelerinde vuzuhsuzluğa sürükle­diğini belirtmek. Ne var ki Plehanov bu konuda fazla örnek ver­memiş ve dünya görüşü İle sanat sorunu arasındaki İlişkiyi sis­temli bir şekilde işlememiştir. Asıl Lukacs'dır bunu yapmaya çalışan.

Yanlış bir dünya görüşüyle yazılmış bir eserin sanat değe­rinden kaybedeceğine inanan Lukacs, modern yenilikçi (avant garde) edebiyatı eleştirirken bunu kanıtlamaya çalışır. Lukacs'a göre yenilikçi edebiyat (Kafka, A. Miller, W. Faulkner, S. Bec­kett, J. Joyce v.b.) yanlış bir dünya görüşünden yola çıkmak­tadır. İnsan sosyal bir hayvandır, oysa yenilikçi edebiyata göre İnsan doğuştan yalnız, toplum dışı, tek başına bir varlıktır. Başka insanlarla bir ilişki kuramaz.

Yine bu anlayışın yanı sıra giden bir düşünce daha vardır: insan tarihin içinde bir yerde değildir, tarih dışıdır (ahistorical). Eserin kahramanı için kendinden önce olan ve onu etkileyen bir gerçeklik olmadığı gibi onun etkilediği bir gerçeklik de yok­tur. ‘‘Anlamsız, anlaşılmaz bir şekilde, dünyaya atılmıştır’‘. Bu gelişmezlik, dural (statik) bir gerçeklik getirir meydana.

Yenilikçi edebiyat hakkında şu genellemeyi de yapıyor Lukacs. Yenilikçi edebiyat psikopatolojik durumlarla uğraşır. Bunun kökleri doğacılıktır. Günlük hayatı yansıtan yazar, so­nunda bunun yavanlığından, tatsızlığından kurtulmak ve ilgi çekici bir şey bulmak istedi mi normalin dışına kaçmağa baş­lar. Kapitalist toplumdaki hayatın yavanlığının doğurduğu este­tik bir zorunluluktur bu. Ne ki psikopatolojiye kaçış, zamanla.‘‘değişmez bir insanlık yazgısına dönüşür’‘. Sonunda yenilikçi edebiyatta bunalım, varlığın kaçınılmaz bir koşulu haline gelir ve gerçekliğin bütünü olarak sunulur. Lukacs'a göre modern insanı bunalım içinde görmek bir bakıma doğrudur, çünkü ka­pitalist toplumda aydının kaçınılmaz akıbetidir bu. Bundan ötü­rü bir sanat eserinde yer alabilir. Ne var ki aydının bunalımı tek başına gerçekliği yansıtamaz; onun bir parçasıdır ancak. Mesele bu bunalımın dile getirilip getirilmemesi değil, bununla yetinmenin doğru olup olmadığıdır .

Lukacs, yenilikçi edebiyatta bulduğu bu özelliklerin (insa­nı toplum dışı, tarih dışı 'yalnız’ bir varlık olarak görmek; psi­kopatolojik yaşantıyı, bunalımı nesnel gerçeklik saymak) sanat eserini estetik bakımdan da bozduğu kanısındadır. Nitekim bir yerde, ‘‘Yenilikçi sanat... doğrudan doğruya sanatın kendine başkaldırmasıdır’‘ der11. Yazarın dünya görüşüyle estetik değer arasında Lukacs’ın kurduğu bağlantıyı, öyle sanıyorum ki, şöyle özetleyebiliriz:

Sanat, sosyal gerçekliğin yansıtılmasıdır; bunu edebiyat kendine özgü yoldan yani somutlaştırarak yapar. Belli bir takım insanlar, belli bir takım olaylar ve durumlar çizer yazar. Bun­ların gerçekliği doğru olarak yansıtabilmesi için tipik olmaları gerekir. Çünkü somut ve tikel (particular) olan ancak tipik olursa 'genel'i ya da 'tümel'i temsil edebilir. Yazar nasıl yapar bunu? Her şeyden önce gerçekliği doğru olarak kavraması şarttır. Kavramışsa bir perspektife sahip demektir ve bu sayede gerçekliğin özünü ve dolayısıyla bütününü yansıtacak ayrın­tıları seçebilir. Bütün mesele seçilen ayrıntılardadır, zira bun­ların gelişi güzel seçilmesi, özün elden kaçırılmasıyla sonuç­lanır. ‘‘Gerçekçi edebiyatta her ayrıntı hem kişisel hem de tipik bir nitelik taşır.’‘ Edebî başarının asıl ölçüsü burada yatar işte. Madem ki insan tabiatı eninde sonunda sosyal gerçeklikten koparılamaz bir şeydir, öyleyse eserdeki her ayrıntı, birey ola­rak insanla sosyal bir varlık olan insan arasındaki diyalektiği dile getirdiği ölçüde anlam ve önem kazanır. Oysa modern yenilikçi edebiyatın dünya görüşü yanlış olduğu için yazarın perspektifi bozuktur; bundan ötürü nesnel gerçekliği kavrayamaz ve bu yüzden, kullandığı sakat seçme ilkesi, tipik olanı yakalayıp sunmasına engel olur. Başka türlü söyleyelim, sanatı sanat yapan ‘‘genel'in tikelde yansıması (somut-tümel)’‘ ilkesi sağlanmamıştır.

Demek ki toplumculuk gerekli bir şart. Ama Lukacs'a göre bu, yeterli olduğunu söylemek değildir. Eser toplumcu olur da sanattan bekleneni yine de yerine getiremeyebilir. Örneğin top­lumculuğun perspektifi yanlış ayarlanırsa, edebiyat, Stalin Rus­ya'sında olduğu gibi, günlük toplumsal hayatın karşıtlıklı çeliş­kilerini yansıtma yeteneğini kaybeder, çünkü yazar bunların ortadan kalkmasının zamana bağlı olduğunu unutmuş gibidir. Diyelim ki yazar sosyalist toplumda şöyle bir çelişkiye dokun­du : kasabanın birinde adam vurgunculuk yapmaktadır. Yazar bu adamı ya derhal doğru yola getirir ya da cezalandırır. Yani soruna çözüm yolu bulmayı kendi görevi sayar. Düşünmez ki bu karşıtlı çelişkiler yeni kurulmuş sosyalist toplumda devam etmek zorundadır. Bunları giderilmiş saymak sosyalist toplum­daki yeni gerçeklik yerine çarpık ve eksik bir gerçekliğin yansı­tılması ile sonuçlanır ki bu da bir çeşit doğalcılıktır.

Üçüncü tutuma göre toplumcu olmayan bir eser de iyi olabilir, çünkü toplumculuk ne yeterli ne de gerekli şarttır. Böyle düşünen Marxistler, bu noktada, Marxist olmayan bir çok eleştiricilerle birleşiyorlarsa da sanat anlayışları aynıdır dene­mez. Örnek olarak Marxist estetikçilerden Ernest Fischer'i alalım.

Söylemeye gerek yok ki Fischer bir Marxist olarak toolum- cu sanattan yana. Ne var ki sanat anlayışı, onu birinci ve ikinci görüşteki Marxistlerden ayırarak bir çoklarının ‘‘yozlaş­mış’‘. ‘‘gerici’‘, ‘‘burjuva’‘ dedikleri eserlerden bazılarını bir ba­kıma deöerii ve yararlı bulmasına yol açar. Bir eseri yalnızca ‘‘ilerici’‘ ya da ‘‘gerici’‘ oluşuna göre yargılayanlayız diyen Flscher'e sorarsanız, toplumculuk, toplumcu gerçekçiliğin koy­duğu bir takım İlkelerle sınırlanamaz. Ne de bir Marxist sanat kuramına körü körüne bağlanmak zorunluğu anlamına gelir. Denebilir ki ‘‘toplumcu sanatçı emekçi sınıfının tarihsel .görüş açısını benimser’‘ ve ‘‘büyüme sürecinde olan toplumcu dü­zenle kendi arasında köklü bir özdeşlik duyar’‘ . Sanatta top­lumculuğu daha fazla sınırlamak ve elini kolunu bir İdeolojiyle bağlamak hatadır. Bazı Marxlstler ve özellikle politika ya da parti adamları, sanatın Marxist İdeolojinin hizmetinde, hattâ emrinde olmasını önermişlerdir. Oysa bütün İdeolojilerde fikir­lerin hareketi ve bundan ötürü diyalektiği, bunun sonucu da gerçekliği kaybolur. Fikir bir tabuta, bir dogmaya yerleştiri­lir10. Elbette ki sanatçı zamanının İdeolojisinden etkilenir ve sa­nat eserleri çok kere nesnelleştirilmiş İdeolojilerdir. ‘‘Fakat ço­ğu kere de sanat eserleri bunun tersi, gerçekliğin İdeolojiye karşı zaferidir’‘

Peki, kapitalist düzendeki burjuva yazarlarını ne yapaca­ğız? Toplumcu olmayan, yani ‘‘emekçi sınıfının tarihsel açı­sını’‘ benimsememiş bu yazarların eserleri zararlı oldukları için veya —Lukács haklıysa— gerçekliği yansıtamadıkları İçin de­ğersiz midirler?

Bugünkü burjuva yazarların dünyayı anlamsız bulmaları, İnsanlar arasında gerçek İlişki kurulamayacağı kanısında ol­maları ve bu bunalımı yaşamaları gerçi sosyal koşullarla İlgi­lidir ve bu koşulların değişmesiyle düzelebilir, ama trajiğin ve 'saçma'nın bazı unsurları İnsanın tabiatından geldikleri İçin hiç bir zaman tamamlyle ortadan kaldırılamazlar.

İşte bütün bunlardan ötürü, Fischer'e göre ‘‘Çaadaş bur­juva düzeni büyük ölçüde sanat ürünü yaratacak güçtedir’‘ , ve Kafka, Beckett, Faulkner gibi yazarlar büyük sanatçılardır.

Beri yandan Marxist eleştiriciler burjuva sanatçıların, biçimciliğe yuvarlandıkları için de emekçi sınıfa seslenemeyeceğini iddia ederler. Marxist kuramı incelerken söylediğimiz gibi gerçekçilik Marxist edebiyatın âdeta değişmez yöntemi ola­rak öne sürülmüştü. Bu konuda da başka türlü düşünüyor Fischer. Gerçekçi yöntem, gerçekliğin yansıtılması için niçin tek yöntem olsun? Özün yansıtılması bir estetik kategori, ger­çekçilik ise bir yöntemdir. Bunlar birbirine karıştırılmamalı. Bu nedenden ötürü Fischer ‘‘toplumcu gerçekçilik’‘ yerine ‘‘top­lumcu sanat’‘ demeyi daha uygun buluyor. Çünkü önemli olan belli bir yöntem değil sanatçının toplumcu tutumudur.

Gerçeklik durmadan değiştiğine göre bunu açıklayabilecek anlatım yollarının da değişmesi gerekir. Bir takım sanat yön­temlerine inatla bağlı kalınırsa yeni içerik dile getirilemez. Modern sanata yozlaşmış sanat diye bakmak, bunun işçi sını­fının anlayışı ve beğenisiyle çatıştığını iddia etmek yersizdir. Eskiyi savunanlar, işçinin sanat eseri karşısındaki tepkisinin, ‘‘basit adamın sağlıklı içgüdülerine’‘ dayandığı tezini sürerler ortaya. Oysa ‘‘sanayileşmiş uygarlığımızda böyle basit adam kalmamıştır; beğenisi türlü sanayi ürünlerinin etkisi altındadır ve sanatla ilgili yargıları çoğu zaman önceden verilmiş yargı­lardır. Bundan ötürü halkın sanat anlayışını geliştirmek ge­rekir. Aslında, yeni biçimleri toplumcu düzendeki eski kuşak yadırgayabilir, çünkü işçiler de çoğu zaman başlangıçta küçük burjuva sınıfının beğenisini benimser, ama genç kuşak yalnız ilerici olmayı değil modern olmayı ister.
Kapitalist düzende ürkütücü olan 'biçimcilik' değildir, so­yut resim ve şiir, elektronik müzik ya da anti-roman değildir. Asıl 'korkunç tehlike çok somut, basit, İsterseniz 'gerçekçi' de­yin, resimli romanların, insanları kafa tembelliğine, sapıklığa ve suç işlemeye iten bir endüst­rinin varlığıdır. Toplumculuk düşmanları 'soyut' yöntemler kul­lanmaz. Savaş incelmiş sanat yapılarıyla değil, çok kaba bir takım hesaplarla hazırlanır. 

Toplumcu olan ve olmayan sanatı birbirinden ayıran özel­liği biçim sorunlarında aramamalıyız. ‘‘Sanatta burjuva veya proleter, kapitalist veya sosyalist biçimler veya anlatım yolları yoktur. Toplumcu bakış diye bir şey vardır. Az önce gördük ki toplumcu olmayan, yani emekçi sınıfının tarihsel görüş açı­sına katılmayan ciddî burjuva sanatı bugün bile hayatı anla­mamıza yardım eden değerli eserler verebilmektedir. Kısacası Fischer toplumcu olmayan bütün edebiyata 'gerici', 'yozlaşmış' gibi damgaların vurulmasına karşıdır.
.

Dünyamıza Amerikan edebiyatı gerekli olduğu kadar, Rus edebiyatı da gereklidir; Fransız ve Avusturya müziği kadar, Rus müziği; İtalya, İngiliz ve Sovyet fiiimieri kadar Japon fi- limieri de gereklidir. Dünyamıza Henry Moore gerekli olduğu kadar Meksika ressamları da, O’Casey kadar Brecht de, Pi­casso kadar Chagall de gereklidir.

Görülüyor ki dış dünyaya dönük eleştirinin bir kısmı (ta­rihî ve sosyolojik eleştiri) tasvir edicidir; edebiyat eserinin sanat (estetik) değerini tayin etmek iddiasını taşımıyor, sadece nedenlerini, sosyal koşulları v.b. açıklıyor. Ama bir kısmı da (örneğin Marxist eleştiri) bu nedenleri ve yazarın dünya görü­şünü, eserine koyduğu dinî, ahlâkî, politik öğretiyi değerlen­dirmede ölçüt olarak almaktadır. Gerçekten de insanın insanla ilişkisi, hayatın anlamı, insanın kaderi gibi sorunlar edebiyatta önemli yer tutar, çünkü esere olan tepkimiz sadece yapıya olan bir tepki değildir. Eserin dünya görüşüne, genellikle içe­riğine gösterdiğimiz tepki, tüm tepkimizin bir parçasını teşkil eder ve bundan ötürü değerlendirmede elbette ki hesaba ka­tılmalıdır. Ancak bu ölçüt, tek başına değerlendirmeye temel olamaz, çünkü eserin sanat yönünü açıklayamaz.

''Berna Moran''

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.