Reklam Alanı

Marx, Engels, Plehanov ve Sanat


Marx ve Engels. Estetik üzerinde ne Marx bir eser yaz­mıştır ne de Engels. Ama genel Marxist kuram İçinde sanatı ekonomik yapıya bağlamakla Marxist estetiğin temel İlkesini yerleştirmişlerdir. Bundan başka Marx'in olsun, Engels'ln olsun, çeşitli vesilelerle, başka eserleri içinde ya da mektuplarında edebiyat ile İlgili olarak söyledikleri sözler (ve daha sonra Lenln’ln İlâveleri) bugün hâlâ Marxist estetikçilerin dayandık­ları temel İlkeleri oluşturur.

Marx da Engels de edebiyata ve sanata düşkündüler. Marx eğitimi sırasında Yunan ve Latin klasiklerini iyi okumuş­tu; edebiyata çok meraklıydı (Homeros, Shakespeare, Goethe ve Balzac sevdiği yazarlar arasındadır). Hattâ kendisi şiir, ro­man ve tragedya yazmayı denemişti. Çalışmalarını felsefe ala­nına kaydırdıktan sonra da zaman zaman sanat ve edebiyat ile ilgili şeyler yazmak istediyse de pek vakti olmadı . Eleştiri alanında tamamlanmış tek yazısı Eugène Sue'nun Les mystères de Paris (1842-43) adlı romanı hakkındadır. Yine uzunca sayı­labilecek bir yazısı Ferdinand Lassalle'in Franz von Sickingen (1850) adlı tragedyası üzerinedir.

Biraz ileride göreceğimiz gibi Engels de, özellikle mektup­larında sanat ve edebiyat konusunda Marxist estetiği etkileyen fikirlerini açıkladı.

Marx ve Engels, Marxist kuramı ortaya atmakla sanatı ekonomik yapıya bağlamış ve aradaki bağın niteliği üzerinde durmuşlardır.

Marxism ekonomik teori üzerine oturtulmuş bir tarih felse­fesidir ve iddia eder ki tarihin gelişmesi bir takım kanunlara göre cereyan eder. Bu kanunların ne olduğunu bize tarihi maddecilik açıklar ve bu sayede toplumun eninde sonunda sos­yalizme ve nihayet komünizme varacağını önceden görmek mümkündür.

Tarihi maddeciliğin, toplum tarihinde gördüğü başlıca aşa­maları şunlardır: İlkel toplumlar, kölelik üzerine kurulmuş toplumlar, feodalizm, kapitalizm, sosyalizm ve nihayet komü­nizm. Bilindiği gibi, tarihi maddeciliğe göre üretim güçleri, ve üretimi yapan sosyal grupların birbiriyle ilişkisi o toplumun ekonomik yapısını meydana getirir, ve alt yapı denilen bu eko­nomik yapı o toplumun üst yapısı denilen ahlâki, hukuki, dini görüşlerini ve sanat anlayışını belirler. Bundan ötürü bir toplu­mun üst yapısını ve burada meydana gelen gelişmeleri anlamak için alt yapıyı bilmek gerekir.

Felsefe sistemlerinin doğuşu, dinsel inançlardaki değişim­ler, yeni sanat türlerinin ortaya çıkması, temelde, yani ekono­mik yapıda meydana gelen değişikliklerin sonuçlarıdır; ve sınıf­lara ayrılmış bir toplumda, üst yapı, ekonomik bakımdan ege­men durumda olan sınıfın görüşlerini, isteklerini yansıtır. Başka bir deyişle, bir toplumun ideolojisi o toplumdaki egemen sınıfın çıkarlarını korumağa, onları meşrulaştırmaya yöneliktir.

Sanat da üst yapının bir parçası olduğuna göre, o da döne­minin ideolojisini yansıtacak, bilinçli ya da bilinçsiz olarak egemen sınıfın çıkarlarına hizmet edecektir. O halde toplumun alt yapısı üst yapısını ve dolayısı ile ideolojisini belirleyecek ve sanat eseri de bu ideolojiyi yansıtan bir yapıt olacaktır. Bu anlamda, edebiyat eseri sınıf çıkarlarını dile getiren bir ideolo­jidir.

Alt yapı ile üst yapı ilişkisini, sanat konusunda gerçekten de böyle doğrudan doğruya, mekanik bir ilişki olarak mı gör­mek gerek? Belli bir dönemin sanatını gerçekten de o dönemin ekonomik yapısı, sınıf çatışması ve bundan ötürü ideolojisi mi belirler? Bazı Marxistlere göre durum budar. Marx’in bazı söz­leri böyle bir yoruma elverişli sayılabilirse de, gerçekte ne Marx, ne de Engels, bu ilişkilerin basit ve tek yönlü işlediğini iddia etmişlerdir. Alt yapı ile üst yapı arasındaki ilişkilerin ne derece kesinlikle uygulanacağı sorunu tartışmalara yol aç­mış bir konudur.

İddia edilir ki üst yapıya ait hukuk, ahlâk, bilim ve felsefe gibi ideolojiler alt yapıyı etkileyebilir. Yani aradaki ilişki karşı­lıklıdır. Özellikle doğa bilimleri üretim tarzı üzerinde etkili ol­duklarından, üretim güçleri gibi tarihe yön verici sayılabilirler. Hukuk, ahlâk, din ve felsefe de daha az olmakla beraber tarihi etkileyebilirler. Fakat ideolojinin tarih üzerindeki etkisi ne olur­sa olsun kendileri her zaman için ekonomik güçlerin ürünü­dür. Yine unutmamak lâzımdır ki üst yapıya ait olan felsefe üzerinde ekonomik yapı etkisini dolaylı bir şekilde gösterir. Felsefi düşüncenin malzemesini meydana getiren, ekonomik gerçeklik değil, bunun yarattığı politika, hukuk, ahlâk gibi ideo­lojilerdir.

Sanatın, ve edebiyatın alt yapı ile olan ilişkisine gelince, bunun doğrudan doğruya ve basit bir ilişki olduğunu söylemek daha zor. Bu konuda Marx'ın da bazı şüpheler beslediğini bili­yoruz. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'ya yazdığı, fakat bas­tırmadığı ‘‘Giriş’‘te:
‘’Bilindiği gibi, sanatın serpilip geliştiği bazı devirlerin ne toplumun genel gelişmesiyle ne de bundan dolayı, adeta onun çatısını meydana getiren maddi temelinin gelişmesiyle bir ilişkisi vardır. Meselâ Yunanlıların ve hatta Sha'kespeare’in modern yazarlarla karşılaştırıldığını düşünün.’’

demektedir. Ekonomik gelişmenin ileri olmadığı klasik Yunan’ da sanatın bu derece ileri gitmiş olması Marx’ı epey düşün­dürmüş ve sosyal yapı ile ilişkilerini aramaya itmişti. Marx'a göre toplumun genel gelişmişliği ya da maddi temeli ile sanat arasında doğrudan doğruya bir ilişki yoktur. Ekonomik yapı­daki bir değişiklik otomatik olarak bütün üst yapı kurumlarını değiştirmez, çünkü bunların herbirinin kendine göre bir değiş­me hızı vardır diyebiliriz.

Engels sanatın ekonomik yapıyla olan ilişkisini daha da dolaylı ve karmaşık buluyordu. H. Starkenburg'a yazdığı 25 Ocak 1984 tarihli mektubunda diyor ki,
‘‘Siyasi, hukuki, felsefi, dini, edebi, artistik v.b. gelişim­ler, ekonomik gelişime dadanır. Fakat bütün bunların hem yek diğerleri üzerine hem de ekonomik temele etkileri vardır.
Ne, neden ve etken olma sadece ekonomik duruma özgüdür ne de geri kalanlar hep edilgen (pasiv) sonuçlardır.’’
Engels'e göre bazı Marxistler bu ilişkiyi fazla basitleştir­mekte ve abartmaktadırlar. John Block'a yazdığı 21 Eylül 1890 tarihli mektupta şunları söylemek ihtiyacını duyuyor:
‘’Gençlerin bazen ekonomik yönü gereğinden fazla vurgu­lamalarında suç bir dereceye .kadar Marx'in ve benim. Bu te­mel ilke üzerinde o zaman ısrarla durmaya mecburduk, çünkü (karşımızdakiler bunu inkâr ediyordu ve karşılıklı etkilemede rol oynayan öğelerin hakkını vermemize ne zaman, ne yer, ne de fırsat vardı... Ne yazık ki insanlar çoğu kere bir kura­mı anladıklarını ve ana ilkelerini kavrar kavramaz (o da her zaman değil) kuramı uygulayabileceklerini sanırlar. Son zaman­lardaki bir çok Marxsisti de bu suçlamanın dışında tutama­yacağım, çünkü onlar da harika zırvalar yumurtladılar.’‘.
Engels maddeci yöntemin tarihi olgulara kalıp gibi uygu- lanamıyacağına, tarih çalışmalarında ancak bir kılavuz olabi­leceğine ve her somut durumun tek başına incelenmesi gerek­tiğine inanıyor, sanat konusunda ekonomik determinizmin dar bir görüşle ele alınmasını tehlikeli sayıyordu.

Marx ve Engels sanat kuramı diye bir şey geliştirmemiş­lerse de tarihi maddecilik öğretileri ile sanatı belli bir yere (üst yapıya) oturtmuş, bazı sanat eserleri hakkında fikirlerini açık­lamış ve bu arada, ileride göreceğimiz gibi, sonraki Marxist estetik tartışmalarını etkileyen bazı ilkeler koymuşlardır. En­gelsen ‘‘tipik durumlarda tipik karakterler’‘ ilkesi bunların en önemlilerindendir.
Marxist estetiği sistemleştirme çabalarına Marx ve En­gelse izleyen Plehanov, Troçki, Lunaçarski gibi düşünürlerce girişilmiş ve sanat sorunlarına Marxist açıdan çözümler aran­mıştır. Bu denemelerin en önemlilerinden sayılan Plehanov'un görüşlerine bir bakalım.

G. V. Pfehanov. Marxist öğretiyi ilk defa bir estetik kuram haline sokmaya çalışan G. V. Plehanov (1856-1918) sanatın doğuşu, sosyal sınıflarla sanat eserleri arasındaki ilişki, estetik zevk ve fayda gibi sorunlar üzerine eğilmiş ve Marxist felse­fenin temel fikri olan, olayları maddi ve ekonomik nedenlerle açıklamak ilkesini bu sorunları aydınlatmak için kullanmıştır. Sanatın doğuşu sorununu incelerken Plehanov özellikle antro­pologların ve biyologların araştırmalarından yararlanır. Bu düşünüre göre sanatın kökeni iştir. Dans olsun şiir olsun, resim ya da süsleme olsun, bunlar hep ilkel toplumların beslenme ve barınma gibi, yarar gözeterek giriştikleri faaliyetlerden doğ­muştur. Mesela yük taşıyanlar, kürek çekenler, deriyi işleyenler v.b. bu işleri yaparken bir şarkı mırıldanırlar. Yaptıkları işe göre mırıldandıkları şarkının belli bir ritmi vardır ve bu ritm, iş sıra­sında yapılan beden hareketlerine uygun, onları kolaylaştırıcı ve düzenleyici bir tempodadır .

Sanatların doğuşu insanların yaşamak için yapmaları gere­ken faaliyetlere bağlıdır. Mağaralara av hayvanlarının resim­lerinin yapılması, hayvanın daha kolay avlanmasını sağlayacak­tı. İlkel danslardaki hareketler, çeşitli hayvanların hareketlerinin taklididir genellikle. Sebep, av sırasında avcının hayvanı taklid ederek hareket etmesidir.

Plehanov bol bol örnek vererek sanatın (ve oyunun) baş­langıçta üretim faaliyetleri ya da insanların korunması, barın­ması, kısaca, yaşaması için yararlı olacak hareketlerden ve nesnelerden doğduğunu kanıtlamaya çalışır.

İş bölümünün artmasıyla bu ilişkilerin daha karmaşıklaş­tığı ileri toplumlarda sanatın alt yapıya dayanışını belirtmek daha zordur, çünkü bu etki artık doğrudan doğruya değil daha dolaylıdır. Plehanov ileri toplumların gelişmiş sanatlarıyla eko­nomik koşullar arasındaki ilişkiyi Marxist sosyolojiyle açıkla­maya gayret eder. ‘‘Sosyolojik Açıdan Fransız Dramatik Ede­biyatı ve Onsekizinci Yüzyıl Resmi’‘ adlı incelemesinde, sınıf- lora ayrılmış bir toplumun yarattığı sanat eserlerinin biçimle­rinde ve içeriğinde meydana gelen değişikliklerin yine ancak ekonomik nedenlerle, sınıf kavgasıyla açıklanabileceğini gös­termek ister. Sanat ve Sosyal Hayat adlı eserinde de sanatçı ile egemen sınıf arasındaki ilişkinin sanatçıyı ve eserlerini nasıl etkilediğini açıklar. Belli bir sınıfın sanatı, o sınıf ilerici bir güç olmaktan çıkınca yozlaşır. Burjuvazi eski düzenin karşısına çıktığı zaman, (sömürücü soylular ve Kilise hariç) toplumun bütün insanlarının katılacağı bir ideolojiyi temsil ediyordu. Bur­juvanın çıkarlarıyla, çalışan bütün kütlenin çıkarları birdi. Bu dönemde burjuvanın görüşünü paylaşan sanatçılar ilericiydiler, çünkü fikirleri toplumun geniş kütlelerini birbirine yaklaştırıcı nitelikteydi. ‘‘Fakat burjuvazinin menfaatleri tekmil çalışan küt­lenin menfaatleriyle artık uyuşmaz olunca ve bilhassa prole­taryanın menfaatleriyle çatışmaya başlayınca (sanatın yaklaştırıcı nitelikte olması) imkânları son derece daralmış oldu’‘.

Plehanov'a göre böyle bir durumda sonuç sanatın yozlaş­masıdır. Sanatçı artık gerçeklikle ilgilenmez, ondan kaçar ve sanatın biçim yönü ile uğraşır, ‘‘sanat için sanat’‘ öğretisine kapılır veya mistisizme kayar.

Plehanov sanatı ekonomik yapıyla açıklamaya çalışırken ikisinin arasındaki bağı fazla mekanik bir bağ saymakta ve edebiyatı, sosyal yapının, sınıf çatışmasının yansıdığı edilgen bir üstyapı kurumu olarak görmektedir. Marx ve Engels’in alt yapı-üst yapı bağını mekanik materyalizme dönüştürdüğü söylenebilir. Plehanov’a göre ideoloji ile sanat arasında âdeta şaşmaz bir nedensellik bağı vardır ve sanatçı hangi sınıfın üyesi ise eseri de o sınıfın ideolojisini yansıtır. ‘‘Bir elma ağa­cının elma, bir armut ağacının armut vermesi gibi’‘ burjuva­zinin bakış açısını benimsemiş bir yazar da proleter eyleme karşı gelecektir. ‘‘Dekadan bir devrin sanatı dekadan olmak gerek. Bu bir zaruret’‘.

Plehanov’un Marxist estetiğinin ilginç bir yönü, Kant'ın sanatı yarardan ayıran estetiğiyle uzlaşma çabasıdır. Darwin insanlarda güzellik için bir içgüdü bulunduğunu söylemişti. Kant da insanların sanat eserleri ya da güzel karşısında, hiç­bir çıkar gözetmeyen estetik bir zevk aldıklarını iddia etmişti. Kant’a göre sanat yarar peşinde koşmaz. Plehanov, Darwin’e de, Kant’a da hak verir.

Ama o zaman sanatın fayda ile olan ilişkisini ne yapa­cağız?
Eğer ilkel çağlardaki insanda güzelden hoşlanma biyolojik bir mesele ise, taktığı tüyler, halkalar, sürdüğü boyalar, kokulu yağlar, bir yararları olduğu için değil sırf hoşa gittikleri için kullanılıyorlardı demektir. Belki renklerin alıcılıklarıydı rol oy­nayan. Gerçi Darwin güzellik zevkinin uygarlık bakımından ge­lişmiş toplumlarda bir çok karmaşık fikirlerle ilişkili olduğuna işaret etmekle ileri toplumlarda estetik zevkin sosyal koşullara bağlılığını belirtiyordu, ama Plehanov ilkel toplumlarda güzel sayılan şeylerin de yine toplum şartlarına göre belirlendiğini söylüyor. Biliyoruz ki, ilkel insanlarda hayvan derileri, tırnak­ları ve dişleri, süslemede önemli yer tutar. Güzel sayılırlar bun­lar. Ama Plehanov’a göre ilk önce süs olsun diye takılmamışlardır. Bunları taşıyanlar, o hayvanlar kadar güçlü ve çevik olduklarını göstermek için, belki de bu nesneleri takmakla ger­çekten de o hayvanın gücünden kendilerine bir şey geçtiğine inandıkları için takarlardı. Yani ilk başta bu deriler, dişler ve tırnaklar, renkleri hoşa gittiği için takılmadılar, yiğitlik, çeviklik, güçlülük gibi değerli meziyetlerin işareti sayıldıkları için kulla­nıldılar ve bu nedenden ötürü sonra güzel göründüler.

Afrikalı kadınların kollarına, bacaklarına demir halkalar takmalarının nedeni, demir çağında demirin değerli ve bundan ötürü zenginlik işareti olmasındandır. Değerli olan ile güzel olan arasındaki çağırışım dolayısı iledir ki bunları takanlar güzelleşmiş sayılır. Burada da önemli olan demirin kendi gü­zelliği değil, ekonomik koşulların meydana getirdiği değer yar­gılarıdır. Yine ilkel insanlar bedenlerini bazı bitkilerden çıkar­dıkları yağla yağlarlar. Bir çeşit süslemedir bu. Fakat yağlan­manın neden doğduğunu araştırırsak böceklere karşı korunma amacı ile karşılaşırız. Ancak sonraları yağlama bedene gü­zellik veren bir süsleme tarzı sayılmıştır; artık yarar söz konusu değildir. Plehanov şu sonuca varıyor ki tarihi bakımdan ele alırsak nesnelere bilinçli olarak faydacı açıdan bakmak, estetik açıdan bakmadan önce gelir.

İleri toplumlara gelince bunların sanat eseri ve güzel kar­şısındaki estetik duygularında Kant'ın dediği gibi çıkar gözet­meme şartı olduğunu teslim etmektedir. Birey bir sanat eseri­nin zevkine varır, ondan tat alırken hiç bir art düşüncesi, ya­rarlanma kaygusu yoktur. O halde Kant tamamıyla haklı mı? Plehanov bunu söyleyemez, çünkü o zaman güzelin yararla ya da maddi koşullarla olan ilişkisi kopacaktır. Plehanov'un bulduğu çıkar yol şu: Gerçi güzeli kavradığımız, yani estetik zevk duyduğumuz sırada 'fayda' bilincimize girmez; bunu asla düşünmeyiz, ama bilincimizde olmasa bile, bir şeyi güzel bul­mamızın nedeni aslında onun yararlı olmasındandır. Bu yarar, estetik zevki duyan bireye ait bir yarar değildir, ama onun tü­rüne ait bir yarardır. Varlık savaşımında (ister doğaya, ister diğer insanlara karşı olsun) türümüze yararlı olan şeylerdir ki insana güzel gelir.

Plehanov'un bu soruna bulduğu çözüm pek tatmin edici sayılmaz. Nitekim Kant'a yakın görüşleriyle, Marxismden gelen sosyal fayda fikrinin, Plehanov'un düşüncesinde bir çelişme yarattığı söylenir. Şimdi bir adım daha atalım. Elbette ki Ple­hanov sosyal bakımdan yararlı olan her şey güzeldir demek istemiyor; demek istiyor ki güzel şeyler sosyal yararı olan şey­ler arasında bir alt sınıf oluşturur. O zaman güzelliği araştıran estetik, sosyolojinin bir parçası olur. Oysa Plehanov bir yandan da estetik duyguyu sanat alanında önemli bulduğuna göre sosyal bakımdan yararlı olan eserler içinde sanat eseri sayı­lacak olanların hangi ölçülere göre ayrılması gerektiğini açık­lamak zorundadır.

Plehanov'a göre sanat eserini bilimsel eserlerden ayıran özellik hakikati lojik yoldan değil imgeler vasıtasıyla dile getir­mesidir. Ayrıca sanat eserinin biçimi, içeriğine uygun olmalıdır. Eğer sanata uygun yöntem hakikati imgeler vasıtasıyla anlat­maksa, sanat eserinde açık ve doğrudan doğruya propagan­danın yeri yoktur. Zaten bir sanat eserinden hoşlanmamız eserde dile getirilen sosyal faydadan ötürü ise, bizde sanat yaşantısı yer almamış demektir. Estetik yaşantı yerine, beğen­diğimiz fikirleri dile getirerek okurda hoşlanma uyandıran yazar da gerçek bir sanatçı olamaz. ‘‘Bir edip imgeler yerine man­tıki deliller kullanırsa veya yarattığı imgeler onun şu veya bu konuyu ispatlamasına yararsa, o artık sanatçı olmaktan çıkıp bir makale yazarı olur’‘. Böylece Plehanov bir yandan sosyal koşulların güzellik zevkini ve sanat eserlerini belirlediğini gös­termeye çalışırken bir yandan da sanatın kendine özgü bün­yesini ve değerini korumaya çabalamaktadır.


Plehanov'un bu tutumu, yani sanatı açıkça propaganda aracı saymaması, devletin sanatçıya yol göstermesine karşı oluşu, sanatın kendine özgü bir dünyası olduğundan söz etme­si, eserin politik yönü ile estetik yönünü fazla ayırmış gözük­mesi bir zaman sonra şimşekleri üstüne çekmesine neden oldu. Plehanov ve onu izleyenler Rusya'da gözden düştü ve 1930'lar- da Marxist estetik, toplumcu gerçekçilik kuramıyla yeniden şekillendi.

''Berna Moran''

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.