Reklam Alanı

Esere Dönük Eleştiri - Yeni Eleştiri

Yeni Eleştiri yönteminin en çok geliştiği ülkeler İngiltere ve Amerika olmuştur. Bu akım, sosyoloji, tarih veya psikoloji gibi bilimlere yaslanarak yapılan eleştirinin, sanat yönünü bir yana bırakarak edebiyattan uzaklaşmasına bir tepkidir. Okullar ve üniversitelerdeki edebiyat öğretimi de eserlerin kendilerine özgü yanlarını kavramağa, sanat değerlerini saptamağa ve on­lardan bir tat almaya yardımcı olmadığı için, öğrenci şiiri (romanı, oyunu) ya bir sosyoloji belgesi, ya bir ahlâk dersi ya da bir tarih eseri gibi ele almağa başlar. Yazarların hayatı, fikirleri, yaşadıkları çağın koşulları böyle bir edebiyat eğitimin­de esası teşkil eder. Oysa eleştiricinin (ve öğrencinin) hareket noktası eserin kendisini incelemektedir. Yazarı ve dolayısıyla hayatını, içinde bulunduğu koşulları bizim için önemli kılan, her şeyden önce, eserleridir.

Biçimcilere göre edebiyat eserini, sanatın özüne uygun bir yöntemle ele alacaksak 'içten eleştiri'ye başvurmaktan başka çare yoktur.

Metne dönük Yeni Eleştiri yöntemi, eserin kaynağı (ister yaratıldığı sosyal ve tarihî .ortam, ister sanatçının psikolojisi olsun) ile eserin okurda meydana getirdiği sonuçları bir yana bıraktığına göre neye yönelecektir? Kısaca, metne yönelecek diyebiliriz elbet, ama her metne yönelen eleştiri, biçimciliğin gerektirdiği anlayışla bakmaz esere.

Birçokları için metin incelemesi, eseri (özellikle şiiri) düz yazıya çevirerek ana fikrini, mesajını belirtmek ve sonra bu fikri şairin söz sanatlarıyla nasıl güzel bir şekilde ifade ettiğini göstermektir. Sanki önce ortada bir fikir, öz varmış da sonra şiir bu özü süslendirmiş gibi. Metne dönük biçimci eleştiri ise her eserin kendine özgü yapısını kavrayıp açıklamağa çalışır. Sanatçı ele aldığı konuyu içerik haline getirir, yani biçime yo­ğururken kullandığı şey tekniktir: Sanat eserinin anlamı ancak o biçimin taşıdığı anlam olduğu için teknikten söz etmek her şeyden söz etmek demektir1. Eserin tema’sı, kişileri, bunların arasındaki çatışma, anlatım tekniği, olay örgüsü, imgeler, ton, simgeler, bunların hepsi teknikle ilgili şeylerdir ve eserin ken­dine özgü anlamını meydana getirirler. Eleştirici bu gibi öğe­lerin arasındaki ilişkiyi, eserin içinde oynadıkları rolü, bütüne katkılarını araştırarak eserin ilk bakışta farkedilmeyen yönle­rini, ince anlamlarını, zenginliklerini ortaya çıkarmaya çalışır. Her eserin malzemesinin bir yapı halinde bütünleşmesi farklı yollardan sağlanır. Bundan ötürü Yeni Eleştiride, sanat eser­lerine uygulanacak hazır bir anahtar bulunmaz.

W. Shumaker'in dediği gibi eseri okurken belki bir özellik eleştiricinin dikkatini çekmiştir; eseri yorumlamak için bir var­sayım belirmiştir kafasında. Bunun doğru olup olmadığını an­lamak için eser üzerine dikkatle eğilmesi, metni, varsayımın ışı­ğı altında incelemesi gerekir. Eser eleştiricinin buluşunu doğruluyorsa oturur makalesini veya kitabını yazar .

Böyle bir makaleyi ya da kitabı burada örnek olarak özet­lemek isterdim, ama yabancı bir dildeki şiir üzerinde yazılmış biçimci bir eleştiri Türkçeye çevrilince anlamını kaybeder; ro­man veya oyun gibi eserler üzerindeki eleştiri yazıları ise özet­lemeğe elverişli değildirler, çünkü ayrıntıları attığımız zaman yazının değeri kaybolur. Bundan dolayı biçimci eleştiri hak­kında bir örnekle hiç olmazsa fikir verebilmek için O. Veli‘nin küçük bir şiirini inceleyelim.
Tüfeğini deppoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matrasında dudaklarının izi;
Öyie bir rüzgâr ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigâr,
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yazısıyla:
«ölüm Allahın emri,
Ayrılık olmasaydı.»
Kısa, sade bir şiir, ama şairce söylenmiş bir şiirse, yapı­sında kendine özgü bir şeyler olsa gerek. Şiir bir erin ölümü hakkında. Mehmetçiklerin ölümü üzerine, çoğunlukla onların kahramanlığını, fedakârlığını, yurtseverliklerini belirten çok şiir yazılmıştır. O. Veli ise erin ölümünü başka bir açıdan ele alıyor. Binlerce erden biridir o; ölümü önemsenmez; esvabı bir başkasına giydirilir ve yeri doldurulur. Ama aslında o da bir insandır; sevdikleri, özlemleri, acıları olan bir insan. Şair bun­ları doğrudan doğruya söylemiyor tabiî, ama kısacık bir şiir içinde dolaylı bir yoldan anlatıyor. Erin ölümü karşısındaki ka­yıtsız, duygusuz tutumu da, erin insan veya birey yönünü de, dolaylı bir yoldan anlatmak için şair, erden «geriye kalanları» kullanıyor. Şiirini bunlar üzerinde kuruyor diyebiliriz. Şiirin ilk sekiz dizesinde «geriye kalanlar» (tüfek, esvab, torba, matra}, bireyliği olmayan bir eri, sonraki dizeler ise bir bireyi belir­liyor. Şöyle ki, birinci kısımda ölenin kendi hakkında hiç bir bilgi verilmemiş. Niçin ve nasıl ölmüş? Kastalıktan mı, bir kazada mı, yoksa savaşırken mi ölmüş bilmiyoruz. İç dünya­sına, düşüncelerine, duygularına ait bilgiden vazgeçtik, ger­çekten kendisine ait hiç bir özelliğin sözü edilmiyor. Tersine, onun varlığını belirleyen şeyler, aslında kendisine ait olmayan, başka binlerce erin kullandığı teçhizat: asker elbisesi, tüfek, matra ve torba... Erin kişisel olmayan bu eşya ile belirlenmesi, ona bireyliği olmayan bir asker gibi kayıtsızca bakıldığını ve ölümünün de böyle karşılandığını anlatmak için bir sanat gereci olarak kullanılmış. Tüfeği depoya konulmuş, esvabı baş­kasına giydirilmiştir; artık ne matrası vardır ne torbası. Bunlar ortadan kalktı mı, er de ortadan siliniyor: ismi bile kalmıyor yadigâr. Diyebiliriz ki ölen bir insan değil soyut bir kişidir; tü­fek, matra, torba ve asker esvabı taşıyan biri.

Ama şiirin ikinci kısmında bu soyut asker, birden, yaşıyan, duyan, sevdiklerinin özlemini, ayrılığın acısını çeken bir insana dönüşüyor. Şair bunu da yine erden geriye kalan bir şeyi, kahve ocağına yazdığı bir beyti kullanarak sağlamış.
Ölüm Allahın emri,
Ayrılık olmasaydı.
Öyle sanıyorum ki şiirin bu parçası bir çok işlevi birden yerine getiriyor. Kahve ocağındaki beyit, başka, örneğin :
Çarşambayı sel aldı Bir yar sevdim el aldı.
olsaydı gerçi yine ölen erin bir yanını belirlerdi, ama şiiri zenginleştiremezdi. Oysa O. Veli'nin verdiği beyit belirsizliği içinde bir çok işi birden görüyor. Anlıyoruz ki erin arkada bıraktığı birileri var. Anası mı, babası mı, sevgilisi mi, karısı mı, çolugu çocuğu mu yine bilmiyoruz. Bu belirsizlik anlam olanaklarını zenginleştiriyor. Bundan başka, beyit askerin iç dünyasını, duygularını da açıklıyor. İç dünyasının en önemli duygusu sevdiklerinden uzak düşmenin acısı, onların özlemi. Sözü geçen beytin şiire bu kadar uygun düşmesi, aynı zaman­da, şiirin tema'sının 'ölüm' ile ilgili olmasından. Beyit yalnız askerin özlemini dile getirmekle kalmıyor, ölüm karşısındaki tutumunu da açıklıyor. Burda da ölümün fazla önemsenmeden kabul edilişi var, ama insan değerinin küçümsenmesinden ötü­rü değil, Allahın emri, insanın kaderi olduğu için. Şunu da hatırlamalıyız ki beyit ölen erin kendi beyti değil, ölüm karşı­sında toplumun bir parçasının tutumunu gösteren, halk deyişi olmuş bir beyit. Bu bakımdan dile getirdiği duygu ve tutum da bir tek erin duygu ve tutumu olmaktan çıkıyor, bir genellik kazanıyor. Böylece şiirdeki erin tümelleşmesi ve diğer erleri simgeleyebilmesi, biraz da seçilen beytin bu özelliğinden do­ğuyor. Bir halk deyişinin bu denli yerinde, böylesine zengin­leştirici bir şekilde kullanıldığı şiir azdır sanırım.

Dikkati çeken bir nokta da şiirin tonu. Şair söyleyecekle­rini dolaylı bir yoldan söylerken, çizdiği duruma dışarıdan, belli bir mesafeden bakıyor. Özellikle ilk iki dizenin tonu, besbelli bu parçada belirtilmek istenen kayıtsızlığı, duygusuzluğu ver­mek için.
Tüfeğini deppoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
«Filân bina yıktırıldı, kiremitleri, demirleri satıldı» gibi, bir gazete haberinde bulduğumuz ton. Şair bu mesafeli tonu so­nuna kadar sürdürebiliyor, çünkü hiç bir zaman kişisel duy­gulardan söz etmiyor. İkinci kısımda da erin kahve ocağına yazdığı bir beyte işaret etmekle yetiniyor. Üstelik ölen erin acısını dile getiren beytin kendisi de duygu bakımından ölçülü ve sakin. Şiir, etkisinin büyük bir kısmını bu sakin ve ölçülü tona borçludur demek yanlış olmaz.

Kısacası, şair söyleyeceklerini etkili ve yeni bir tarzda söy­leyebilmek için bütün ayrıntıları atmış; askerden geriye kalan şeyleri şiiri düzenleyen ilke olarak kullanmış; bunların taşıdığı anlamdan yararlanarak, ölen askeri iki ayrı açıdan göstermiş ve bu mesafeli yöntemi destekleyen ölçülü, sakin bir tonla erin dramını çizmiştir.

Konunun biçime yoğrulmasından kastedilen de budur işte. Bir sanat eserinin gerçek anlamını bir iki cümle ile anlatabi­liriz sanısı yanlıştır. Düz yazıya yakın gibi görünen yukarıdaki şiirin bile özetlenmiş anlamı, şiirden yapılmış bir soyutlama­dan ileri gidemez. Şiirin gerçek anlamı, yukarda açıklamaya çalıştığımız yapıya yoğrulmuş anlam olduğu için, eleştiricinin yapabileceği iş, şiiri aydınlatarak bu anlamı biraz daha belirgin kılmaktır.

O.           Veli'nin şiiri üzerinde yaptığımız açıklamanın değeri ne olursa olsun, biçime eğilen eleştiri hakkında bir fikir verir sanı­yorum. Şürl organize eden İlke, malzemenin düzenlenişi, öğe­lerin taşıdığı anlam ve İşlevleri, birblrlerlyle İlintileri belirtildikçe şiirin anlamı İle biçim arasındaki İlişki ortaya çıkar. Şairin baş­vurduğu bu yolları, yani kurduğu yapıyı kavradıkça şiirin anla­mına daha çok girebilir, daha bir tadına varabiliriz. Blçlmcllere göre belâgate (retorlk'e) dayanan bir şiirde, şairin başvurduğu yolları keşfettikçe şiirden aldığımız tad azalır. Gözümüzü bo­yayan teknik meydana çıktıkça şür fakirleşir. Oysa gerçek şiir­de durum tersinedir; teknik sanata dönüşür ve kavrandıkça şiirin anlamı zenginleşir.
Yeni Eleştiricilere göre, eleştirici sanat eserindeki anlam zenginliklerine ışık tutabiliyor, eserin sanat değerlerine İşaret edebiliyor ve okurun ondan şiir olarak, oyun olarak, roman olarak daha çok tad almasını sağlayabiliyorsa şüphesiz kİ yararlı bir iş yapıyor demektir. Yeni Eleştiri de bunu yapmak İddiasındadır. Ne var kİ, bu yöntemin de bazı sakıncaları, eksik­likleri, hatalı yönleri olduğu meydandadır.

Yeni Eleştiri metnin dışına çıkmamak kararındadır demiş­tik. Oysa tarihte, sosyal koşullara ve özellikle çağın sanat geleneklerine eğilmek bazen bir metnin anlaşılması İçin şarttır. Bunlara İnatla sırt çevirmek çok şey kaybettirebilir eleştiriye. Eleştiricinin kendi amacı (yani metnin anlamını ve sanata özgü özelliklerini meydana çıkarabilmek) İçin dahi metnin dışına kaymak gerekebilir. Nitekim Yeni Eleştiricilerin kendileri de tu­tumlarındaki hatayı farketmiş ve katılıklarını zamanla yumu­şatmışlardır.

Yeni Eleştlrl'nln başarısını sınırlayan daha önemli başka noktalara da İşaret edebiliriz. Bunlardan biri şu : biçimcilerin İddiasına göre sanat eserinin değeri düzeninden geliyor, sanat zevki almamızın sebebi eserin düzeninde birlik, karmaşıklık, yoğunluk, tutarlık gibi niteliklerin bulunması. Sakıncalı bir gö­rüş bu. Bir edebiyat eseri sadece düzenden İbaret olmadığı gibi, eser karşısındaki yaşantımız da katıksız bir sanat yaşan­tısı değildir. Çoğu yazar kendi dünya görüşünü, dinî, ahlâkî, felsefî veya politik fikirlerini belirtmek için yazar, amacı or­ganik bir düzen kurmaktan çok öteye gider. Yukarda belirtti­ğimiz gibi biçimciler eserin bu düşünsel yönünü eleştiriye ka­rıştırmamak için ölçütlerini estetik alana sınırlamak isterler. Onlarca düşünsel yön basitse, bu basit bir düzenle yansıtılır; yok eğer olgun ve derinse girift ve karmaşık, güç bir düzene zorlar yazarı. Çünkü yazar, safdillikle bir düşünceyi benimse­mek ve dile getirmek yerine, gerçeklikte bu görüşün başka görüşlerle çatıştığını, insan yaşantısının, hayatın karmaşık ol­duğunu kavramışsa, kendi görüşünü bütün bunları hesaba ka­tarak dile getirecektir. Bu davranış, hayata, topluma, insan yaşantısına basit bir açıdan değil, daha kapsayıcı bir açıdan bakmak demektir. Düşünsel yönü bu anlamda olgun bir eserin düzeni de (yazar iyi bir sanatçı ise) ister istemez daha doyu­rucu ve daha etkili olacaktır.


Kısacası Yeni Eleştiri eserin düşünsel yönünü doğruluk iddiası taşıyan bir dünya görüşü olarak ele alıp tartışmıyor, değerlendirmede hesaba katmıyor. Yazarın düşünceleri biçim sorunu içinde inceleniyor; eserin dışındaki dünyada (okur açı­sından) doğru mu yanlış mı oldukları sorusu gereksiz sayılıyor. Bundan ötürü Yeni Eleştiriciler ideolojik açıdan da suçlanmış­lardır, çünkü, her ne kadar tutumlarının tarafsız olduğunu söy­lüyorlarsa da savundukları kuramın yalnız biçimsel niteliklere eğilip göstersel anlamı edebiyattan silmeye yönelmesi, dü­zenin değişmesini istemeyen burjuva toplumunun tutucu özel­liğinin belirtisi sayılmıştır.

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.