Reklam Alanı

Esere Dönük Eleştiri -Arketipçi Eleştiri

Arketipçi Eleştiri

Bazen mythopoeic bazen de archetypal adını alan bu yöntemi «esere dönük eleştiri» bölü­müne koyarken çok tereddüt ettim. Çünkü bu yöntem bir çok bilgi kollarına elini atar; antropoloji, psikoloji, tarih, karşılaş­tırmalı din gibi çeşitli bilim kollarını kullanır ve bu bakımdan, meselâ tarihî eleştiriye, sosyolojik eleştiriye de benzer. Ne var ki arketip eleştirisi yine de esas amacı bakımından esere dö­nüktür, çünkü eninde sonunda eseri açıklamak ister. Biçimci eleştiri gibi metne eğilerek orda yer alan öğelerin anlamını araştırır, ama bunu, estetik, yaşantıyı meydana getiren yapıyı ortaya çıkarmak için değil, çok eski çağlardan beri insanları etkileyen, onlara derinlerden seslenen bir takım ölümsüz arke- tipleri ortaya çıkarmak için yapar. Edebiyat eserlerinde tek­rarlanan bu arketipler, kişiler olabilir, imgeler olabilir, simgeler olabilir, durumlar ya da olay örgüleri olabilir.

«Ana örnek», «ilk model» gibi anlamlara gelen arketip, Platon'un ideaları gibi evrensel ve genel bir ilk modeldir ve edebiyat eserlerinde bu genel arketipin az çok farklı şekillerde tekrarlandığını görürüz. Çeşitli ülkelerdeki masallara bakacak olursak bunların bazılarında geniş hatlarıyla aynı olay örgüsü­ne rastlarız. Bir kralın ya da padişahın oğiu değerli bir nesneyi veya bir kızı bulmak için yola çıkar, bir çok engellerle karşı­laşır; doğa üstü güçlere sahip insanlardan ya da hayvanlardan yardım görür ve sonunda istediğini elde ederek döner. Ana çizgilerini verdiğimiz bu temel örnek bir arama arketipidir. Bu arketipl yalnız masallarda değil mitoslarda, eposlarda, Or­taçağ romanslarında, modern romanlarda da buluruz. W. H. Auden e göre hattâ bir dedektifin katili aradığı polis romanları da bu arketipin değişik bir şeklidir.

Söz konusu eleştiri yöntemi bu arketiplerin kökenini eski mitoslarda ve ilkellerin âyinlerinde bulur. Bu bakıma arketipçi eleştiri okulunun açısından edebiyat, arketip olan kişilerin, du­rumların, simgelerin ifadesidir, ve eleştirici, yazarın farkında olmadan kullandığı bu mitos dilini çözmek ve eseri daha anla­şılır bir tarzda açıklamakla görevlidir.

Arketipçi eleştiri yönteminin doğmasında en büyük rolü oynayanlardan biri The Golden Bough (1890-1915) adlı kita­bıyla Sir James G. Frazer olmuştur. Frazer'in bu eseri ilkel âyin­ler ve mitoslar üzerinde önemli bilgiler getirmiş ve geniş yan­kılar uyandırmıştı. Aynı sıralarda, Cambridge Okulu diye anılan bir grup antropolog ve klasik Yunan bilgini (J. E. Harrison, F. M. Cornford, A. B. Cook) Yunan mitologyası, dini ve bunların Yunan tragedyalarıyla ilişkileri üzerinde yaptıkları araştırma­larla, edebiyat ile mitoslar ve âyinler arasındaki bağlara ışık tuttular. Arketipçi eleştiri yönteminin çok önemli bir kaynağı da Cari Jung olmuştur. Jung'un mitosların insan ırkının ortak bilinç dışına (collective unconscious) ait olduğu ve bu neden­den arketiplerin edebiyatta tekrarlandığı tezi, eleştiriciler için yeni ufuklar açan fikirlerdi.            .

Mitosların doğuşunu araştıran bir çok antropolog, bunla­rın, ilkellerin çok eski âyinlerinden çıktığı kanısına varmışlardır. Gerçi mitosun çeşitleri çoktur, ama en önemlisi bitki dünya­sında her yıl tekrarlanan ölüm ve yeniden doğum olayı ile ilgili olandı.

Özellikle Yakın Doğu'daki bu âyinler her ne kadar ayrın­tılarda farklar gösteriyorsa da genel çizgileriyle birbirine ben­ziyorlardı. Dalma bir tanrı ya da onu temsil eden bir tanrı-kral bu âyinlerde her yıl ölüyor sonra diriliyordu. Doğada rastla­dığımız doğum, ölüm ve yeniden doğumun ya da dirilişin sim­gesiydi bu. Tanrı-kralın âyinde geçirdiği dönemler, güneşin, ayın, mevsimlerin, yılın geçirdiği dönemlerdi. Hepsi doğarlar, ölürler yeniden doğarlar. Kısacası doğanın temel ritmi. İlkel toplumiarın böyle bir âyinden beklediği şey, büyü yoluyla do­ğayı etkilemek ve onu denetimi altında tutmaktı. Özellikle ba­hardaki yeni-yıl âyinlerinde amaç, düşman güçleri yenerek ha­yatın yeniden fışkırmasını, dolayısıyla bereketi sağlamak ve böylece toplumun refahını ve iyiliğini korumaktı. Başka bir deyişle, gücünü yitirmiş toprağı yeniden canlandırmak ve ölen yılı diriltmekti. İnanılıyordu ki istenilen olayın yer alması için, bu olayın takliden âyinde temsil edilmesi, büyü yoluyla olayın gerçekten meydana gelmesine neden olacaktır. Söylendiğine göre başlangıçta, bu âyinlerde tanrı-kral gerçekten öldürülüyor ve yerini yenisi alıyordu. Sonraları bu ölüm simgesel oldu; kral sözde ölüyor sonra diriliyordu.

Sözünü ettiğimiz Cambridge Okulu'nun (J. E. Harrison, F. M. Cornford, A. B. Cook, Giibert Murray) incelemeleri şunu göstermiştir ki Yunan tragedyasının kökeni bu çok eski âyinle­re gelip dayanır. Aristoteles, tragedyanın tanrı Dionysos için âyinlerde okuyup söylenen dinî şarkıdan (dithurambos'dan) doğ­duğunu söylemişti. Bugünkü incelemeler Dionysos âyinlerinin, çok daha eski olan yukarıda sözünü ettiğimiz bir temel âyinden geldiğini ve Yunan tragedyasının da bu âyini ve onu anlatan mitosun parçalarından kurulu bir düzeni andırdığını göstermek­tedir. Sık sık verilen örneklerden biri Sophokles’in Kraf Oidipus oyunudur. Oyunun başında Tebea şehri korkunç bir durumda­dır; tanrıların gazabına uğramış, toprağıyla, kadınlarıyla, hay­vanlarıyla bir kısırlık içine düşmüş, âdeta ölüme mahkûm ol­muştur. Tebea’nın bu durumdan kurtulması ancak Kral Oidipus' un —âyinlerdeki tanrı-kral gibi— toplum için feda edilmesine bağlıdır. Oidipus gözlerini kör ederek şehri terkettikten sonra Tebea kurtulur ve hayat normale döner.

Mitos'un, Yunan tragedyalarında oynadığı rol ortaya atıl­dıktan sonra aynı âyin unsurlarının diğer edebiyat eserlerinde de yer alacağını düşünmek ve genellikle mitostan gelen bir şeyler bulunacağını İddia etmek şaşırtıcı olmazdı. Özellikle an­latı türlerinde olay örgüsü bakımından kaynak olduğuna kuşku yok. Âyinlerin kendisi değil ama mitoslardır bu kaynağı oluş­turan. Gerçi mitosun ne olduğu ve nasıl doğduğu üzerinde ça­ğımız bilginleri arasında tam bir anlaşma olduğu söylenemez, ama çoğuna göre mitos, bu âyinlerde yapılanların sözle anla­tımıdır. Yani bir tanrının, kralın ya da tanrı-kralın, âyinde raki­biyle savaşımı, onu öldürmesi, kendinin de ölüp yeniden diril­mesi ve topluma dönmesi. Bu âyinde rakip, karanlık güçleri, kıtlığı, ölümü temsil etmektedir; tanrı-kralın zaferi İse, dediği­miz gibi, bitkisel yaşamın baharda yeniden canlanması demek­tir, bereket, bolluk demektir.

Joseph Campbell, Hero With o Thousand Faces (1949) adlı kitabında bu âyinleri anlatan çeşitli mitosları, mitos parçala­rını, folkloru incelediğinde bunların bir tek ana-mitos altında toplanabileceğini gösterdi. Bu temel mitosun kahramanı, ayrılma-sınav-dönüş aşamalarından oluşan bir serüven yaşıyordu. Mitos kahramanı bir nesneyi bulmak için yola çıkar (ayrılma); türlü engellerle karşılaşır ve bir ara yeraltı dünyasına İner orda karanlık güçlerle çarpışır (sınav); İstediğini elde eder ve dö­nüşe geçer. Bu arama yolculuğunun başarıyla sonuçlanması toplumun refahı demektir. Kahramanın yeraltına girmesi ve çık­ması, simgesel olarak ölmesi ve yeniden dirilmesi anlamına gelir. Bu üç aşamalı olay örgüsü çeşitli anlatı türlerinde, eposlarda, masallarda, romanslarda ve hattâ bazı romanlarda görü­lebilir. Gilgamiş’âe, Virgilius'un Aennas'ında, Kırgız destanı Manas'da ve daha bir çok eposda kahraman bir ara yeraltına inerek bu üçlü kalıbın aşamalarından geçer.

Romanslarda da, mitos kahramanının, arama arketipi diye­bileceğimiz serüveni tekrarlanır. Ancak tipik romans kahra­manının amacı yeraltında saklı bir hazinedir çoğunlukla, ve bu hâzineyi bekleyen bir ejderha türünden korkunç bir yaratık var­dır. Kahraman yeraltına iner, ejderha ile çarpışır, hâzineyi elde eder ve yurduna döner. Bazen kaçırılmış bir kızı da kurtarır.Örneğin bizde Battal Gazi hikâyeleri arasında yukarıdaki kalıp­lara uyan örneklere rastlarız. Bir tanesinde Kral Mihraseb müs­lüman olmak için, bir devin kapıp götürdüğü kızının kurtarıl­masını Battal'a şart olarak koşar. Battal devin bulunduğu ku­yuya iner; orda bir deniz vardır ve bir balık Battal'ı bir adaya çıkarır. Adadaki sarayda onsekiz kız devin esiri oiarak hapistir. Battal devi öldürür, kızları ve sarayın tüm hâzinesini alarak yeryüzüne çıkar. Mihraseb ve halkı müslüman olurlar.

Bu arama romanslarını âyin terimleriyle açıklarsak, diyebi­liriz ki bunlar bolluğun kıtlığa galebesini, erkekle dişinin bir­leşmesini, yaşamın ölüme üstün gelmesini ifade ederler. Bilin­diği gibi, masallarda da rastlarız bu yapıya. Bir kralın ya da padişahın oğlu değerli bir nesneyi, ya da bir kızı bulmak için yola çıkar, bir çok engelle karşılaşır; doğa üstü güçlere sahip insanlardan ya da hayvanlardan yardım görür, sınavlardan ge­çer ve sonunda istediğini elde ederek döner.

Modern romanda bu tür yolculuk bir iç yolculuğa dönüşür. Kişinin psikolojik düzeyde kimliğini aramasıdır bu.

Neden çok eskilerden kalan bu kalıpların, arketiplerin gü­nümüz edebiyatında bile bir geçerliliği var? Bir açıklamaya gö­re bunun nedeni mitos öyküsünün, insanın derinlerde yatan kaygılarını, korkularını, isteklerini dile getirmesidir. Onun için bu kalıpların bugün de okurda yankılar uyandıran, etkileyici bir rolü vardır. C. Jung'a göre edebiyatta karşımıza çıkan bu arketipler, insanların ortak bilinç dışında yatan ve bize çok de­rinden seslenen psişik davranış formlarıdır. Jung’un «vizyoner» dediği bu tür eserler karşısında «şaşırırız... nasıl davra­nacağımızı bilemeyiz, uyarılmış oluruz, hatta çekiniriz — anım­sadığımız, günlük insan yaşamı değil, düşlerimiz, korkularımız, zihnimizin, ara sıra kuşkuyla sezdiğimiz karanlık köşeleridir.» Edebiyatta yer alan arketipleri ölü alegoriler sanmamalıdır, bun­lar insan yaşantısının çok eski temel formlarıdır ve bunun için­dir ki bizde derin tepkiler uyandırırlar. Yine bundan ötürüdür ki arketipleri kullanan sanatçı kendi kişisel yaşantılarını aşarak evrensele dokunmuş ve kişisel sesinden daha güçlü bir sesle okura seslenmiş olur.

Mitosdan yola çıkan eleştiri yöntemi denince akla ilk gelen ad Northrope Frye olun çünkü bu eleştirmen Yeni Eleştiri yön­temini dağınık ve sistemsiz bulduğu için daha nesnel ve bi­limsel bir yönteme gereksinim olduğunu söyliyerek, temeli mi­tos kuramına dayanan büyük bir sistem geliştirdi. N. Frye'a göre, edebiyat tarihine bakacak olursak burda, bir takım ya­salara göre işleyen bir sistemin var olduğunu görürüz. Anatomy of Criticism (1957) adlı kitabında açıkladığı bu sistemi burda özetlemeye bile olanak yok; ancak temel ilkesine kısaca de­ğinmek gerekirse şunları söyliyebiliriz. Frye ilk önce dört tür saptıyor: güldürü, romans, tragedya ve hiciv. Bunların her birinin, yılın dört mevsimiyle ilgili mitosa tekâbül ettiğini söy­lüyor, yani bahar, yaz, güz ve kış mitoslarına. Sonra bunların her birinin özelliklerini, imge çeşitlerini, karakterlerini v.b. be­lirtiyor. Frye'a göre bunlar bir sıra da takip ediyor; başta mi­tos vardı ve tarihsel gelişme hicve doğru oldu, ama sonra yine mitosa dönüş olacaktır. Bu demektir ki çevrimsel (cyclic) bir devinim vardır edebiyatta. Böyle geniş bir sistem kurmağa ça­lışması bakımından Frye, bir anlamda yapısalcılara yakın bir tutumla yaklaşmıştır konusuna, ama dilbilim modelinden ha­reket eden yapısalcılara oranla bu yaklaşımı yeteri derecede disiplinli sayılmaz.

Şu da var ki, arketipçi dediğimiz eleştiri Frye'ın önerdiği yolda gelişmedi de Yeni Eleştiri'nin yardımcısı olarak tek tek eserlerin yorumlanması yolunda gelişti. Eleştirmenler, yazarın farkında olmadan kullandığı mitos dilini çözmek, arketip karakterleri, simgeleri, olay örgüsü kalıplarını saptayarak eserin derin anlamını çözmeye yöneldiler.


Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.