Reklam Alanı

Edebiyatta Yapısalcılık

1960'lı yıllarda Fransa'da hızla gelişen edebiyat alanın­daki yapısalcılığın iki kaynağı olduğu kabul edilir: Biri yapı­salcı dilbilim, ¡kincisi Rus Biçimciliğindir. Rusya'dan 1920'de ayrılarak çalışmalarını Prag'da sürdürmüş olan Roman Jacob­son, Rus Biçimciliği ile Fransız yapısalcıları arasında bir köprü görevi yapmış oldu. Daha sonra T. Todorov tarafından Rus biçimcilerinin bazı yapıtlarının Fransızcaya çevrilmesi de Fran­sa'daki yapısalcıların Rus biçimcilerini daha iyi tanımalarını sağladı ve yapısalcılık Fransa'da parlak bir çıkış yaptıktan bir süre sonra diğer ülkelere de yayıldı.

Gerek Rus Biçimciliği ile gerekse Anglo-Amerikan Yeni Eleştiri kuramıyla ortak yönleri olan yazınsal yapısalcılığın tezi nedir? Edebiyat da bir iletişim aracı olduğuna göre, onun da kendine özgü bir sistemi, dolayısıyla öğeleri arasındaki bağın­tıları düzenleyen birtakım kuralları, yasaları olması gerekir. Na­sıl dilbilimde somut ve bireysel olan söz'ün arkasında onu be­lirleyen soyut ve toplumsal bir dil sistemi varsa, edebiyatta da soz'e tekâbül eden somut ve bireysel tek tek yapıtların arka­sında da soyut ve toplumsal bir edebiyat sistemi vardır. Saus­sure dili incelemek için ne tarihe, ne de dış gerçekliğe başvur­muştu, çünkü sistem ancak eşzamanlı bir yaklaşımla buluna­bilirdi ve gösteren ile gösterilen arasındaki bağıntı da, gördü­ğümüz gibi, keyfî ya da saymaca (konvansiyonel) idi. Başka bir deyişle sistem, gerçeklikten bağımsız, kendi başına işleyen bir bütündür. Todorov, Barthes, Greimas gibi yapısalcılar da edebiyata böyle eşzamanlı olarak yaklaşırlar; ne yazarla, ne tarihle, ne de metin dışı gerçek dünya ile edebiyat yapıtı ara­sında bir bağ kurmak gereğini görmezler. Çünkü tek tek yapıt­ların uyduğu sistem de, dış gerçeklikten bağımsız, kuralları, yasaları saymaca olan, kendi kendine yeterli bir bütündür. Ya­pıtla dış dünya, yazar ya da okur arasında bağlar kuran yön­temleri reddetmek bakımından, yapısalcılıkla Rus Biçimciliği ve Yeni Eleştiri arasında ortak yönler vardır. Ama yapıtların ken­dilerine yönelirken» farklı amaçlarla yöneldiklerini görürüz. Ya­pısalcılık, Yeni Eleştiri gibi tek tek yapıtları yorumlamak pe­şinde değil, yazınsallığın peşindedir. Bu bakımdan Rus Biçim­ciliği ile birleşirse de, dilbilimi kendine model seçtiği için bu kuramdan da ayrılır. Adını andığımız yapısalcıların hepsi ede­biyatın, dilinkine benzer olduğuna inandıkları düzenleniş ku­rallarını, yapısını saptamağa çalışmışlardır. Ne var ki, bu ko­nuda görüş birliğine vardıkları söylenemez. Her birinin görü­şünü burada uzun uzun açıklamamıza olanak yok, olsa olsa bir ikisinin düşüncelerine kısaca değinmekle yetinebiliriz.

İlk önce Todorov'un yapısalcı yöntemi Grammaire du Decameron (1969) adlı kitabında Boccacio'nun öykülerine nasıl uyguladığına dair kabaca bir fikir vermeye çalışalım. Yapıtın odından da anlaşılacağı üzere, Todorov, Boccacio'nun öyküle­rinin gramerini saptamaya çalışıyor. Ne kİ, burada «gramer» sözcüğü öykülerde kullanılan dilin, yani İtalyancanın grameri demek değil, öykülerin yüzeyde görünmeyen, ama derinde ya­tan yapısı demek. Bu yapı dilin yapısına uyduğu İçin, Todorov dilsel bir terim olan gramer sözcüğünü kullanıyor ve yine aynı amaçla, öykülen çözümlerken dilbilim kategorilerine başvu­ruyor.

İncelediği yüz öykünün ortak yapısal özelliklerini bulmak için İlkin öykülerin nasıl bir şemaya indirgenebileceğim araş­tırıyor Todorov. Örnek olarak bir öykü alalım.
Genç bir rahibe olan İsabetta sevgilisiyle hücreslndedir. Bunu farkeden öteki rahibeler kıskançlığa kapılırlar ve İsa- betta'yı cezalandırması İçin başrahibeyl uyandırmaya giderler. Ama başrahibe de bir papazla yataktadır; hemen dışarı çıkması gerektiği İçin kendi başlığı yerine papazın donunu kafasına geçirir. İsabetta kiliseye göiürülür; başrahibe onu azarlamaya başlayınca, İsabetta başındaki şeyi görür. Bu kanıta herkesin dikkatini çeker, böylece cezadan kurtulur.

Bu ve buna benzer öykülerin olay örgüsünü şöyle ortak bir şemaya İndirgiyor Todorov. Şemada (—) işareti, neden­sellik bağını göstermektedir.

X bir yasayı çiğniyor -----
Y X'i cezalandırmalıdır --
X cezadan kurtulmaya çalışıyor.
--- Y bir yasayı çiğniyor
--- Y X'ln yasayı çiğnemediğine İnanıyor
--- Y X'i cezalandırmıyor
Yukardaki şemanın her bir cümlesi anlatının temel birimlerin­den biridir ve Todorov bunlara önerme diyor. Bu önermeler en azından bir karakterle onun eyleminden ya da özelliklerinden oluşur. Şimdi bu temel birimleri dilsel terimlerle açıklarsak, diye­biliriz ki, karakterler öz adlara, eylemleri gramerdeki eylemlere (fiillere), nitelikleri ve özellikleri de sıfatlara tekâbül eder. Bu birimlerin çeşitli şekillerde bağlanmaları ayrı öyküleri oluştu­rur. Öyleyse, Todorov'a göre, bir öykünün tüm metni, özel ad­ların, fiillerin ve sıfatların birbirine bağlanmasından meydana gelen büyütülmüş bir cümleye benzer.

Todorov, karakterlerin niteliklerini (sıfatlarını) da üç gruba ayırdıktan sonra olay örgüsü tiplerini saptamak amacıyla ey­lemlere geçer ve bunların üç tür fiil altında toplanabileceğini gösterir. Bu eylemler şunlar: «durumu değiştirmek», «bir ya­sayı çiğnemek», «ceza vermek ya da vermemek». Bu eylem­lerden hareket ederek, öykülerin kaç çeşit olay örgüsüne ayrı­labileceğini ortaya çıkarabiliriz. Öykülerin bir kısmı «durum değiştirme», yani «kişilik değiştirme» ile ilgilidir. Örneğin, öykü­nün başında hasis olan bir karakter, arkadaşının alayları so­nucu, bu niteliğini değiştirir ve cömert olur. Bazı öykülerde ise olay örgüsünü belirleyen öteki eylemlerdir ve bundan ötürü, bu öyküler yasalarla, kurallarla ve cezalarla ilgili öyküler olur. Böylece, Todorov, eylemlere (fiillere) dayanarak olay örgüle­rinin çeşitlerini saptayabileceğimizi iddia ediyor.

Görüldüğü gibi, Todorov'un amacı öykülerin yorumunu yapmak, anlamını açıklamak değil, dilsel bakımdan nasıl kurul­duklarını açıklamak. Todorov'un yaptığı ile Jacobson'un yukar­da şiir hakkında söyledikleri aynı amaca yönelik: yazınsallığı saptamak. Burada da anlatının düzenleniş ilkeleri belirgin kı­lınıyor, sanki öykülerin röntgeni çekilerek göze görülmeyen is­kelet yapı çıkarılıyor ortaya. Demek ki, yapısalcı gözle bakıldı­ğında, öyküler bize, yüzeyde görünen insan ilişkilerini, duygu­larını, ya da olayları değil, tüm anlatı öğelerinin düzenleniş ku­rallarını belirleyen bir sistemi açıklamış oluyor.

Todorov'un öyküleri inceleme yöntemini çok basitleştire­rek ve kısaltarak anlatmaya çalıştım. Aslında bu düşünürün yaptığı çok daha karmaşık ve ayrıntılı.

A.                 J. Greimas, Sémantique Structurale (1966) ve Du Sense (1970) adlı kitaplarında, yapısalcı yöntemi edebiyata ilk uygu­layanlardan oldu. O da, Todorov gibi, anlatının temel ilkelerini araştırırken, aslında, V. Propp'un başlattığı yöntemi geliştirme­ye ve yönteme daha bilimsel bir şekil vermeye çalıştı. Propp, ileride göreceğimiz gibi, incelediği masallarda, yedi eylem ala­nı ya da yedi rol saptamıştı:

1.  Saldırgan
2.  Bağışçı
3.  Yardımcı
4.  Prenses (aranılan kişi)
5.  Gönderen
6.  Kahraman
7.  Düzmece kahraman

Greimas, bu yedi rolü daha yapısalcı bir yaklaşımla, bir­birine karşıt çiftler halinde üç çifte indirger: Özne-nesne, gönderici-alıcı, destekleyici-engelleyici. Bunlara «eyleyen» (ac­tant) diyor Greimas, çünkü bir anlatıda yukarda adları verilen rolleri üstlenen kişi ya da nesneler, yapısalcı açıdan, psikolo­jileri ya da karakterleriyle değil, yaptıkları eylem dolayısıyla önemlidirler. Bir kızla evlenmek isteyen bin erkeğin serüvenle­rini anlatan bir öyküde, erkek öznedir, kız nesne rolündedir. Bu işte özneden (Propp buna kahraman diyordu) yana olanların (ki, bunlar zengin ya da fakir, aptal ya da zeki v.b. olabilir), tümüne destekleyici, olmayanlara da engelleyici diyor Greimas. Dediğim gibi, önemli olan bunların masalda, öyküde, romanda ne iş gördükleridir. Örneğin, yukarki öyküde erkeğin peşinde koştuğu bir kız değil de, bir tarla olabilirdi ve o zaman, kızın üstlendiği nesne rolünü tarla doldurmuş olurdu. Greimas, Propp'un bulduğu otuzbir işlevi de yine birkaç temel karşıtlığa indirgemeye çabalar.

Demek ki, öykülerin yüzeyine bakmakla yetinirsek, bun­ların ayrı ayrı öyküler olduklarını, birbirlerinden farklı olaylar ve kişiler sergilediklerini görürüz. Ama yüzeyi okumakla ye­tinmez de temel yapıyı araştırırsak, çeşitli olayların gerçekte birkaç kategoriye, çeşitli kişilerin de değişmez birkaç role in­dirgendiğini görürüz. Diğer yapısalcılar gibi, Greimas da tek tek yapıtları yorumlamak peşinde değil, bu sistemi ayrıntıla­rıyla saptamak isteğindedir .

Gérard Genette yapısalcılığı daha ılımlı şekilde kullanır ve roman çözümlemek için gerekli kavramları çoğaltırken Rus Bi- çimcilerinin yaptığı fabula-syuzhet ayrımından yola çıkarak bu buluşu geliştirir. Gerçi bu, bütün yapısalcıların katıldığı bir ay­rımdır, ama en çok Genette'in elinde incelikle uygulanacak bir şekil alır.

Genette, bir anlatı metnini çözümlemek için üç düzlem düşünüyor. Bunlardan biri, metinde yer alan bir olay ya da olaylar dizisidir ki, buna «söylem» (discourse) diyor. İkincisi, bu olaylar serisinin gerçekte meydana gelmiş olması gereken sıraya göre dizilmiş halidir ki, buna da «öykü» (histoire) diyor. Yani, yazar tarafından işlenmemiş haliyle olaylar dizisi. Üçün­cü olarak, «anlatım edinimi»ni (narration) ekliyor bunlara. Bu­nunla birlikte, asıl üstünde durduğu öykü ile söylem arasındaki bağıntıdır. Çünkü, yazarın, hammadde diyebileceğimiz öyküyü nasıl işlediğini (söyleme dönüştürdüğünü) bu bağıntıyı incele­yerek saptayabiliriz. Olaylar sözkonusu olduğunda, öykü üç yoldan değişime uğrayabilir: düzen, süre, frekans. Düzen, söylem'de olayların zaman diziminin nasıl değiştirildiği ile ilgilidir. Yazar sırayı değiştirir, geri dönüşler yapabilir, ilerki bir olayı daha öne alabilir v.b

Süre, öyküdeki episodiardan hangilerinin özet olarak an­latılacağı, hangilerinin ayrıntıyla verileceği konusuna ilişkin bir kavramdır. Başka bir şekilde söylersek, anlatı süresiyle öykü sü­resi arasındaki bağıntıyı verir. Üçüncüsü, frekans, öyküdeki bir olayın söylem'de bir kez mi, yoksa birkaç kez mi anlatıl­dığı, ya da öyküde birkaç kez meydana gelmiş bir olayın söy­lem'de birkaç kez mi. yoksa bir kez mi anlatıldığını araştırır. Bundan başka. Genette. bakış açısı, anlatıcı türü gibi sorun­lara da dikkatle eğilir, bunların çeşitlerini ve etkilerini ayrın­tılarıyla saptar. Genette. yapıtında, yalnız kuramsal planda kal­maz; bütün söylediklerini, yaptığı ince ayrımları Proust'un Yitik Zaman adlı romanına uygulayarak örneklendirir. Ne ki, romanı yalnız örneklemek için kullanmaz, aynı zamanda romanın bir çözümünü de gerçekleştirir. Bu başarısı önemlidir, çünkü yapı­salcılar yöntemlerini daha çok masal, polis romanı gibi kar­maşık olmayan edebiyat türlerine uygulayabilmişlerdir daha çok. Genette, yöntemini Yitik Zaman gibi modern, karmaşık ve ince bir romana uyguladığı için, yapısalcılığa yöneltilen bu eleş­tiriye de cevap vermiş sayılmaktadır.

Görüldüğü gibi, sözünü ettiğimiz üç yapısalcı da dilbilim modelini edebiyata uygulamaya çalışıyor; ama nasıl uygula­nacağı konusunda görüşleri aynı değil. Bununla birlikte, şu ana ilkeleri tüm yapısalcıların paylaştığını söyleyebiliriz;

1.  Edebiyat incelemesi tek tek yapıtların yorumlanması ya da değerlendirilmesi değil, edebiyat yapıtlarının tümü­nün uyduğu sistemin araştırılması demektir.
2.  Bundan ötürü, edebiyatın tarih içindeki gelişimi bir ya­na bırakılarak, her şeyden önce eşzamanlılık içinde in­celenmesi gerekir.
3.  Edebiyatın eşzamanlılık içinde, kendi başına, bağımsız bir yapı olarak incelenmesi ise, bu yapıyı oluşturan öğelerin birbiriyle olan bağıntılarının, yani işlevlerinin saptanması demektir.
4.  Bunu yapmak için de, dilbilimdeki söz'e tekâbül eden somut edebiyat yapıtlarından yola çıkarak bunların uy­duğu sisteme (dil’e) ulaşmak şarttır; çünkü sistem ile tek tek yapıtlar arasındaki bağıntı, dilbilimde dil ile söz arasındaki bağıntının benzeridir.

 Bütün kuramlar gibi yapısalcılık da diğer kuramların eleş­tirisine uğramıştır ve en sert eleştiriyi Marxlstlerden almıştır. Bunu da doğal karşılamak gerekir, çünkü yapısalcılığın belli başlı İlkeleri Marksist kuramla taban tabana zıt görünmekte­dir. Saussure için dile artzamanlı yaklaşım önemli sonuçlar vermez, dilin yapısını açıklamaz. Marxizm İse, yalnız dile değil tüm kültüre tarihsel gelişimi açısından bakar. Yine yapısalcı­lara göre, dil, gerçeklikten bağımsız, kendi başına işleyen bir sistemdir. Oysa Marxistlere göre, dil olsun, edebiyat olsun, üst yapı kurumlan oldukları için, bunların altyapıdan (ekonomiden, toplumsal yapıdan) bağımsız varolmaları ve gelişmeleri düşü­nülemez.

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.