Reklam Alanı

Biçim-İçerik Sorunu


Biçimcilik ister istemez biçim-içerik ilişkisi sorununa do­lanmış ve bu ilişkinin aldığı şekillere göre bazı aşamalardan geçmiştir. Bu aşamalarda karşımıza çıkan görüşler her ne kadar bugünkü anlamıyla bir biçimcilik kuramı sayılmazlarsa da bunu hazırlayıcı rolleri olmuştur.

Biçim-içerik sorunu bir yönü ile Horatius'un ortaya koy­duğu fayda ve zevk işlevine bağlıdır. Horatius edebiyatın hem yararlı olması hem de zevk vermesi gerektiğini söylemişti. İşte bu fayda ve zevk kavramlarından birine veya diğerine önem vermekle biçimciliğe yaklaşmış veya uzaklaşmış oluruz. Geçen bölümde söylediğimiz gibi Rönesans'da edebiyatın yararlı ve eğitici yanı ağır basıyordu. Aksi düşünceye, yani sanatın her şeyden önce zevk vermesi gerektiği fikrine L. Castelvetro ve Bernardo Tasso gibi bir iki kişide rastlanır ancak. Bu görüşün doğru dürüst yeniden canlanması ondokuzuncu yüzyıldaki 'sa­nat için sanat' öğretisindedir. Bilindiği gibi bu öğretide eserin sanat dışı amaçlara hizmet etmesi beklenemez ve bundan ötürü sosyal, politik, ahlâkî yönler önem taşımaz. Eserin biçim yönü sanatı ilgilendiren tek yönü olmaya yüz tutar.

E. A. Poe şiiri öylesine arınmış bir hale sokmak istiyordu ki okur üzerindeki etkisi saf bir güzellik duygusu olsun. Poe'- dan da esinlenen Fransız sembolistlerinde biçim ile içerik arasındaki mesafe daha da genişler; şiir katıksız biçim olan müziğe yaklaştırılmak istenir. Mallarmé sözcükleri bina yapar gibi kul­lanırken, şiirin her parçası diğer parçaları ile öylesine bağlan­sın istiyordu ki, sözcüklerle kurulan bu düzende biçim-içerik ikiliği silinsin, şiirin anlamı ile yapısı kaynaşmış olsun. P. Valéry'de de aynı kaygular vardır; ister ki sözcüklerden kurulan düzende ses ve anlam ayrılmaz hale gelsin, düz yazıya çevrile­mesin. Çevrilemesin diyor Valéry, çünkü anlam, ses ve imge-ler öylesine yoğrularak biçimleşecektir ki, bunların içinden an­lam tek başına sıyrılıp çıkarılamayacak. Bununla beraber Valery’deki biçimcilik de, sözcükler düzeni anlamına gelir.

Sözcükleri, müzikteki notalar ve aynı zamanda değerli, güzel taşlar gibi kullanan bu akım şiirden anlamı kaybetmek istiyordu. Belki tüm anlamı değil, ama en aşağısından kavram­sal ve lojik anlamı. Daha sonraları tüm anlamı kaldırmak için anlamsız hecelerle yazarak, şiiri, müzikte olduğu gibi sadece seslerin düzenlenmesine indirgemek isteyenler de olmuştur. Anlamsız hecelere dayanan bu tarz bir biçimcilik edebiyatta yalnız şiir için söz konusu edilse bile, yine de çok yavan ve cılız bir sonuç verdiğinden çabuk terkedilmiştir. Bu, seslerle kurulacak âhenk biraz hoşa gidebilse de gerçek bir estetik yaşantı uyandıramaz. Hele müzikle boy ölçüşemez hiç.

Görülüyor ki Horatius'un ortaya sürdüğü iki işlev artık bir­birine zıt iki uca ayrılmış ve biri tamamen silinmek istenmiştir. Horatius'un geniş anlamıyla 'zevk' dediği şey, sembolistlerin elinde daralmış, incelmiş, arınmış ve katıksız bir estetik duy­guya dönüşmüştür; yararlı (eğitici) dediği unsurun yerini ise bütün anlam almıştır. Eğitici olmcsa, bir 'ders' niteliği taşı- masa da, anlam şiirin büyüsünü bozacak yabancı bir unsur sayılmağa başlanmıştır. Böylece şiirin iki işlevi değil, estetik duygu vermek gibi tek işlevi vardır, ve bu işlevin yerine gel­mesi için şiirden yalnız 'ders'i değil bütün konuyu, hattâ anlamı kaldırmak gerekir.

Daha çok şiir türü için söz konusu olan biçimciliğin bu aşaması bugünkü biçimcilik yanında çok ileri götürülmüş, iyice sivrilmiş, anlamdan arınmış bir arı şiir anlayışına varmıştır. Oy­sa şimdi belirtmeğe çalışacağımız gibi bugünkü biçimcilik hem yalnız şiir için düşünülmemiş, hem de anlam sorununa başka bir yoldan cevap aramıştır.

Bugün biçim değerleri söz konusu edilince başlıca iki çeşit değer gelir akla. Bunlardan birincisi duyumsal (sensuous) de­ğerlerdir, İkincisi yapısal değerler. Edebiyatta ve özellikle şiirde sözcüklerin salt ses olarak âhenkleri, güzellikleri vardır, amabunlar tek başlarına büyük bir rol oynamazlar. Hattâ belli bir dilde yazılmış bir şiirin tadına tam varabilmek için o dili ince­likleriyle bilmek gerekir. Anlam ister istemez işe karıştığına göre biçimciliğin anlamla hesaplaşması, onun eserdeki yerini tanıması zorunlu olur.

Biçimciliğin üzerinde durduğu ikinci çeşit değer eserin yapısından doğan değerdir dedik. Biçim adını verdiğimiz kav­ramdan ne anlıyoruz? Nedir estetik biçimin özellikleri? Şimdiye kadar, sanat eserinin özünü biçimde arayanlar, «önemli olan söylenen değil nasıl söylendiğidir» kuralına gelip dayanmış­lardır. Ama 'nasıl söylendiği' bir üslûp sorunu olarak kaldıkça ve anlamın rolünü açıklamadıkça bîçim-içerik İkilisinden kur­tulamaz. «Söylenen şey» (içerik) söyleyişten ayrı olarak var­dır: 'söyleyiş' (biçim) buna âdeta sonradan eklenmiş, daha doğrusu giydirilmiş bir değerdir.

Bazı estetikçileri ve eleştiricileri «önemli olan söylenen değil nasıl söylendiğidir» görüşüne iten, belki de, konunun ken­di başına esere değer sağlayamadığına sık sık rastlamaları ol­muştur. Büyük tragedya konularını ele alıp kötü eser çıkaran; derin konulara sarılıp sıkıcı, tatsız, cansız romanlar veren ya­zarlar az mıdır? Aynı fikir veya duyguyu anlatan iki şairden birinin güzel, diğerinin sevimsiz bir şiir meydana getirdiğini çok görmüşüzdür. Buna benzer gözlemlerdir ki bazı eleştiri­cileri bir çeşit biçimciliğe iter ve «önemli olan ne söylendiği değil nasıl söylendiğidir» ya da «konunun önemi yoktur, asıl mesele işleyiştedir» gibi yargılara sürükler. Bir bakıma hak verebiliriz bunlara, çünkü biliriz ki konunun güzelliği, derinliği, yüceliği, olumluluğu bir şiiri, romanı ya da oyunu sanat eseri yapmağa yetmez. Ama bir yandan bu biçimci görüşte bir sa­katlık olduğunu da sezeriz. Örneğin Donkişofun veya Hamlef- in değerinin yalnızca üslûptan, işleyişten ileri geldiğini söyle­mek yadırgatır bizi. Sanat eserinde aradığımız fikirler, düşün­celer, dünya görüşü hepsi bir yana atılmakta, geriye elimizde sadece üslûp, dil güzelliği, kuruluş gibi şeyler kalmaktadır.

Bugünkü biçimciler bunun çıkar bir yol olmadığını farket- tiklerindendir ki sanat sorununu çözmek için konu ve biçim kavramları üzerine eğilmek ve bu anlaşmazlıkları ortadan kal­dırmak üzere bu kavramları daha açıklığa kavuşturmak iste­mişlerdir. Bu yolda ilk adımı atanlardan A. C. Bradley önemli bazı ayrımlar ortaya koymuş ve biçimciler genellikle bu ayrım­ları kabullenmiş ve geliştirmişlerdir.

Örneklerimizi Türk okurunun bildiği eserlerden vererek Bradley'in görüşünü açıklayalım. İlk önce 'konu' kavramını alalım ele. Turan^ Oflazoğlu'nun Deli İbrahim adlı oyunu için konu olarak Türk padişahlarından İbrahim'i seçmiş diyebiliriz. Ya da O. Veli'nin «Kapalıçarşı» şiirinin başlığına bakınca, daha şiiri okumadan konusu hakkında bir fikrimiz olur. Kemal Ta- hir'in Devlet Ana eserinin başlığından değilse de kitabın arka kapağındaki yazıdan «OsmanlIların ahretten devlet haline geli­şimini konu olarak» aldığını öğrenebiliriz. Verdiğimiz örnek­lerdeki konulardan ikisi tarihten alınmıştır, biri de Kapalıçarşı diye mevcut bir yerdir. Tabiî konu tamamiyle uyduruk da ola­bilir. Bazen sorulduğunda konu olarak eserin ana fikrini (te­masını) söyleriz. C. S. Tarancı'nın «Otuz Beş Yaş» şiirinin ko­nusu, «yaşlılık ve insanoğlu için ölümün kaçınılmaz olduğudur» denebilir. İşte sözü geçen bu «konu» eserin dışında bir şeydir. Sultan İbrahim olsun OsmanlI Devleti'nin kuruluşu olsun, Ka- palıçarşı ya da yaşlılık ve ölüm sorunu olsun, köylü sorunu olsun hep eserlerin dışında şeylerdir. Onun içindir ki bu an­lamdaki bir konuyu bir çok sanatçı işleyebilir. Sultan İbra­him'i onyedinci yüzyılda, İngiltere'de iki oyun yazarı konu ola­rak seçmişlerdi. ‘Leylâ ve Mecnun' konusu üzerinde bir tek şair mi yazmıştır? Ölüm üzerine yüzlerce şiir vardır. Bu anlam­daki konu, eser yazılmadan önce var olduğuna göre eserin değeri ile bir ilişkisi yoktur. Eser kendinde var olan bir şeyle değerlendirilebilir, ve bundan ötürü henüz esere girmemiş, iş­lenmemiş haliyle ham konu, değerlendirilmede işe karıştırıla- maz. Ama bazıları bu yanılgıya düşer ve beğendikleri, onayla­dıkları bir konu gördüler mi, eseri güzel ve değerli bulurlar. Bunlar eserin dışındaki konuya oturtulmuş değerlendirmelerdir.

ve bir portreyi sevgilisine benzediği için güzel bulmak gibi bir şeydir. Bu bakımdan kurtuluşu biçimde arayan biçimcilerin hakkı vardır.

Ama bu anlamdaki konunun yanı sıra bir de eserin için­deki konu vardır ki buna 'içerik' diyelim. İçerik, ham konunun eserin içinde aldığı haldir, yani sanatçının elinde işlenmiş hali. Bu aniamda Leylâ ve Mecnun konusunu işleyen Ali Şir Nevai, Hamdullah Hamdi ve Fuzulî'nin konusu aynı, ama içerikleri başkadır. Eserde yer alan Leylâ, Mecnun ve diğer kişilerin düşünceleri, duyguları, psikolojileri, olayları, v.b. içeriği oluş­turur.

Konu eserin dışında, içerik ise eserde olduğuna göre, içe­riğin karşıtı olan biçim nedir? Biçimin bir .anlamı kalıptır. Bu anlamda biçim, gazel, kaside, mesnevi gibi hazır kalıplar an­lamına gelir. Ama bu anlamdaki biçim içeriğin karşıtı değildir, çünkü bu da eserin dışındadır; eserden önce vardır. Biçimi aynı olan yüzlerce eser sayabiliriz. İçerik nasıl her eser için ayrı ise, bunun karşıtı biçimin de her eser için ayrı, kendine özgü olması gerek.

Şimdi biçimcilerle, onların karşısına çıkan konucuların çatışmasının nedenlerini daha iyi kavrıyoruz. «Sanırım uğraş­makta olduğumuz anlaşmazlığın büyük bir bölümünün içerik - biçim ve konu-şiir arasındaki ayrımların karıştırılmasından ortaya çıktığı belli olmuştur. Aşırı biçimci bütün ağırlığını bi­çim üstüne bindirmekte; çünkü biçimin karşıtının konu oldu­ğunu sanıyor. Genel okur kızgınlıkla aynı hatayı işleyip içeriğin hakkı olan övgüleri konuya sunmaktadır».

Modern biçimcilik, konu ile içerik arasındaki ayrımı yap­tıktan sonra biçim-içerik diye bir ikilik mevcut olamayacağını iddia ederek içeriğin estetik bakımından önemsiz sayılamaya­cağını kanıtlamaya çalışacaktır.

Vardığımız sonuç şu : biçim, eserde yer alan bütün öğele­rin birbirine bağlanıp örülerek meydana getirdikleri düzendir.Bu anlamda Leylâ ve Mecnun'daki kişilerin, olayların, fikirlerin, duygu atmosferlerinin, benzetmelerin, veznin ve bunların hep­sinin arasında kurulan bağların oluşturduğu bütündür biçim. Görülüyor kİ artık İçerikle biçim kaynak olmuş gibi birleşiyor. Her eserin biçimi o eserdeki İçerik öğelerine, fiklre v.b. bağ­landığı gibi, İçerik de ancak o biçimle belirleniyor. Artık ne eserin dışındaki 'konu' ne de eserin dışında eserden önce hazır bulunan kalıp ya da tür (dram, epik, lirik) anlamındaki biçimden söz etmiş oluyoruz. İçerik olsun biçim olsun yalnız bir tek eserin ona özgü İçeriği ve biçimidir. Ne içeriği aynı olan iki eser vardır ne de biçimi. Zira konunun sanatçı tarafın­dan işlenerek içerik haline sokulması aynı zamanda biçime yoğrulması demektir.

Dedik kİ biçim eserdeki bütün öğelerin ve bunların ara­sındaki bağların meydana getirdiği yapıdır. Bu artık Mallarmé ve Valéry gibi sembolistlerde rastladığımız, sözcüklerin düzeni anlamına gelen bir biçimcilik değildir. Anlamla hesaplaşmış, onun biçime zıt olmayan ve hattâ biçimin bir yönünü meydana getiren bir unsur olduğunu anlamıştır.


Sanatta bir yapının estetik bir yapı olması gerekir. Her yapı başarılı değildir. Genellikle bu yapısal değeri meydana getiren düzene «organik bütünlük» ya da «organik birlik» gibi isimler verilir. Az çok şöyle tanımlarlar böyle bir düzeni : «Eserdeki her öğenin ve bağıntının eserin değeri için gerekli olması; gereksiz hiç bir öğenin ve bağıntının bulunmaması; ve bunlardan her birinin varlığının yalnız kendi hesabına rol oyna­makla kalmayıp diğerlerini de etkilemesi ile sağlanan düzene organik birlik denir». Canlı bir organizmada parçalar nasıl kendi başlarına bağımsız olamaz ve birisindeki değişiklik öte­kilerini de etkilerse, sanat eserindeki her öğenin, her bir par­çanın rolü, diğer öğeler ve dolayısıyla eserin bütünüyle sıkı sıkıya bağlıdır.

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.