Reklam Alanı

Yeni Toplumsal Çatışmanın Öznesi: Siyasal İslam

Yeni Toplumsal Çatışmanın Öznesi: Siyasal İslam

1970’lerin sonundan itibaren bir hareket olarak gelişmeye başlayan siyasal islam, radikal sol ve ülkücü harekete benzer şekilde, 1980 darbesini hazırlayan bunalım şartlarından mustarip olan büyük şehirlerin gecekondu mahallelerinden beslenmiştir. Radikal sol ve ülkücü hareket arasındaki çatışmalar başta sol olmak üzere bu iki hareketin askeri yönetim sırasında büyük bir darbe yemesi sonucunu doğururken, siyasal İslam tam tersine bu dönemle birlikte yükselişini arttırmıştır. Bu yükselişin ilk sebebi bunalımın yarattığı etkilerden cemaat bağlarına sarılarak kurtulmayı amaçlayan savunmacı tepkinin varlığıdır. 1960’ların modernleşmeyi temel almış kalkınma stratejisine uyum sağlayamayan, büyük şehirlerde yaşayan ama şehirleşmemiş olan kitle için islami kurallara göre yaşanan “ahlaklı bir hayat” vaadi kurtarıcı olarak görülmüştür. Bu eğilim 1980 sonrasında da liberalleşmenin olumsuz etkilerine karşı artarak sürecektir. İkinci sebep ise askeri yönetimin sol harekete karşı islami hareketi desteklenecek bir güç olarak Modernleştirmeyi umduğu cemaatlerin kendi devri sona erdikten sonraki dönemin baş aktörlerinden biri olması, “ulusal kalkınma” modelinin en temel başarısızlıklarından biri olarak görülmelidir.


Radikal sol şiddetli bir biçimde bastırıldığı halde subaylar, sivil rejime geri dönüldüğünde devrimci sol hareketlerin yeniden canlanacağı tedirginliğini yaşamışlardır. Bu sebeple potansiyel toplumsal memnuniyetsizliği içerecek sol harekete alternatif başka bir kanala ihtiyaç duyulmuştur. Ülkücü hareketin 1980 öncesindeki toplumsal çatışmanın taraflarından biri olması ve burjuvazi içinden destek bulamamış olması bu hareketin desteklenmesi önünde bir engel oluşturmuştur. Dolayısıyla askeri yönetimin elinde sadece siyasal islam kalmıştır. Bununla birlikte milli birliği din üzerinden yeniden kurmak da daha uygun görülmüştür. Askeri yönetim sırasında, K. Evren’in konuşmalarındaki  İslami motif ve imalar dışında siyasal islamın desteklenmesi açık bir politika olmamakla birlikte, devletin sınırları dışındaki İslami toplumsal güç, uzun vadede “devletin içindeki” muhafazakar güçlerin güvenliği için faal hale getirilmiştir. Bu eğilim neoliberal/ muhafazakar ANAP iktidarı döneminde ise iyice pekişmiştir. Sonuçta, darbe sonrasında toplumdaki tek “örgütlü” politik güç olarak siyasal islam kalmış; bu da cemaatçi toplum yapılanmasının temel sebeplerinde biri olmuştur.


ANAP dönemi islami hareketi iki biçimde beslemiştir. Bir kere Türk-İslam sentezi bir ideoloji olarak etnik, mezhepsel ve kültürel olarak kutuplaşmış toplumun organik ve kültürel birliğini sağlamak amacıyla kullanılmıştır. Bunun yanı sıra toplumdaki çözülme ve bireycilik anlayışına dayalı piyasanın yarattığı “dejenerasyon” da islami harekete yönelimi arttırmıştır. Neo-liberalizmin, yasal ve ahlaki sınırları ortadan kaldıran, bireyi çıkarları ve zevklerine ulaşmak uğruna özgürleştiren ve bu anlamda gelenekleri yok eden özellikleri islami hareketin adaletsizlik, eşitsizlik ve ahlaksızlığa karşı güçlü bir seferberlik yaratmasına yardımcı olmuştur.


Ayrıca siyasal islam, ülkücü hareketin tersine, kapitalizmi ve burjuva sınıfının çıkarlarını tehdit eden özellikler içermemektedir (Keyder, 1989). Bu sebeple burjuvaziden gelen büyük bir engelle de karşılaşmamıştır. Daha önce de ifade edildiği gibi İslamiyet zenginleşmeyi, dolayısıyla tüketmekten çok üretmeyi ve büyümeyi hedefler. Ülkücü hareketle kıyaslandığında, burjuvazi açısından en olumlu tarafı ise, “cihat” anlayışının bir uzantısı olarak dışa açılmayı gerekli görmesidir. Dolayısıyla burjuva sınıfı ile yeni burjuvalaşan islami sermaye arasındaki tek çatışma geleneksel / modern ikiliği ile ifade edilebilecek kültürel bir çatışmadır. Ama islami sermaye güçlendikçe ve buna paralel olarak islami hareket siyasallaşıp radikalleştikçe  bu çatışma derinleşmiştir.


Devletin parsellenmesi sürecinde çatışmanın odakları çeşitlenmiş ve belirginleşmiştir. Bazı devlet aygıt ve kurumları islami güçlerle eklemlenirken, bazıları da laik Kemalist kesimlerin yoğunlaştığı yerler olmuştur. Siyasal islamın dengeleyici bir güç olarak ortaya çıkmasının olanaklarını hazırlayan ordu, bu kurumların başında gelmektedir. Kısacası sistemin sol karşısında besleyip büyüttüğü köktendinci hareketler on yıl içinde, sisteme yönelik bir tehdit olarak algılanmaya başlamıştır. Siyasal islamın partileri aracılığıyla iktidara ortak olması bu tehdidi daha da şiddetlendirmiştir.

Siyasal islam hareketinin ve “islami sermaye”nin temsilcisi olan Refah Partisi’nin iktidara geliyor olduğunun ilk esaslı göstergesi 1994 yerel seçimlerinde aldığı oy oranıdır.49 1970’lerin sonlarından itibaren “dini”50 söylemin devlet kurumlarında giderek artan egemenliği halka çoğunlukla dolaylı yoldan ulaşma imkanını vermektedir. Oysa yerel yönetimlere hakim olunması halka götürülen hizmetler İslami hareketin 1990’ın başından itibaren suikastlere ve şiddet eylemlerine başvurmaya başlaması radikalleşmenin boyutlarını göstermektedir. İslami örgütlerin üstlendiği Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok ve Uğur Mumcu cinayetlerinin ardından 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta 37 kişinin yakılarak öldürülmesi ile radikal İslam en uç noktasına ulaşmıştır. Kitlesel bir “katliam” eylemi olarak nitelendirilebilecek Madımak Oteli olayı suikast eylemlerinden ayrı değerlendirilmelidir. Bu olay, radikal İslamın içinde barındırdığı kitleselleşme ve tehdit unsurlarını gösteren çarpıcı ve trajik bir örnektir. DYP’nin birinci, ANAP’ın ikinci parti olduğu seçimlerde RP yüzde 19 oy oranı ile üçüncü parti olmuştur. Bu üç partinin toplam oy oranı yüzde 52’dir. Bu kavram İslamiyeti değil bir mezhep olarak Sünniliği içermektedir.

Özellikle büyük şehirlerde ve büyük şehirlerin varoşlarında sağladığı başarı Refah Partisi’nin devlet iktidarını ele geçirmesindeki en önemli etkendir. Sol ve sosyal demokrat partilerin “kaleleri” olan büyük şehirler hızla Refah Partisi’nin oy merkezleri halini almıştır. Bu arada
1991’de kabul edilen Terörle Mücadele Yasası ile TCK’daki düşünce suçlarını düzenleyen 141, 142 ve 163. maddelerin yürürlükten kaldırılması yanında dini esaslara dayalı dernek kurma yasağının kaldırılması da (kamu görevlilerinin büyük bölümü gibi bazı kesimler için bu yasak devam etmiştir. Refah Partisi’nin toplum kesimleriyle organik bağlar kurmasını kolaylaştırmıştır.


Bütün bu gelişmelerin sonucunda Refah Partisi 1995 genel seçimleriyle iktidarı ele geçirmiş ve böylece islami hareket devlet yönetimine gelmiştir. Bir genel seçimden ilk kez birinci parti olarak çıkmak İslami hareket için büyük bir “zafer”dir. Bu aynı zamanda 1980’lerden beri hedeflenen Türk-İslam sentezi temelli neo-liberal toplumsal dönüşümün gerçekleştirildiğinin de bir göstergesidir. Çünkü RP’nin temsil ettiği değerler tam da neo-liberalizmin yerleştirmeye çalıştığı değerlerdir: Devlete karşı bireyin, kamusal alana karşı özel alanın öne çıkarılması, kimliklerin ve toplumsal bağların cemaatler üzerinden kurulması, devletin iktidarını parçalayan mikro güç odaklarının yayılması gibi. Dolayısıyla siyasal islamın yükselişiyle devletin ve toplumun parçalanması karşılıklı olarak birbirini besleyen süreçler olmuştur. Neo-liberalizmle büyük bir uyum içinde “çalışan” siyasal İslam, ulusal devletin çözülmesi ve sosyal devlet niteliğini yitirmesi ile oluşan bütün boşlukları doldurmuştur. Tarikat ve cemaatler, neo-liberalizmin yarattığı eşitsizlikleri, kurdukları yaygın dayanışma ağlarıyla gidermeye çalışmışlardır. Bu bağlamda en önemli alan, eğitim olmuştur. Eğitim,
klasik ideolojik aygıt olma işlevi yanında, yoksul kitleleri “davaya” kazanmak için
çok önemli bir araçtır. Bundan daha önemlisi, yetişmiş kadroların devlet içine
51 RP yüzde 21 oy oranı ile birinci parti olurken, ANAP yüzde 20, DYP yüzde 19 ile takip etmiştir. Toplam oy oranı yüzde 60’a yükselmiştir.


Siyasal islamın devletle bu bütünleşmesi toplumla kurduğu ilişkide de belirleyici olmuştur. Bir yandan devletin imkanları kitleleri İslami harekete çekebilmek için seferber edilirken, diğer yandan devlet ve toplum arasındaki ilişkilerin muğlaklaşması siyasal islamın iktidarı ve yaygınlaşması için sınırsız bir alana sahip olması sonucunu doğurmuştur. Çeşitli alanlarda faaliyet gösteren dernekleri ve vakıflarıyla da sivil toplum içinde örgütlenen siyasal islam, kamusal alanda önemli bir dönüşüm gerçekleştirmektedir. Modern toplumdan cemaatçi topluma doğru olan bu dönüşümün esas öznesi kadınlardır. Siyasal islam geleneksel islam anlayışında bir değişim yaratmış ve kadın örgütlenmesinin önemini keşfetmiştir. Kadın erkek
hiyerarşisini yıkmamakla birlikte kadınların kamusal alana çıkmalarını teşvik eden siyasal islamın bu yaklaşımı ironik bir biçimde oldukça moderndir. Kısaca siyasal İslam modern toplumu “geriye doğru” dönüştürmek için, modern toplum modellerinin izinden gitmekte ve kadını dönüşümün öznesi olarak kurgulamaktadır. Siyasal islam ve laik Kemalist kesim arasında olabilecek birçok çatışma yerine, neredeyse tüm tartışmanın “türban” sorunu etrafında dönmesi başka türlü değerlendirilemez.


Nitekim Refah Partisi iktidarının sonunu getiren de, özellikle “başörtüsü sorunu” ile simgeleşen şeriat tartışmaları sebepiyle yaşanan toplumsal çatışmalar olmuştur. Toplumsal çatışmada bir kez daha taraf olan ve ağırlığını koyan Ordu’nun  İslami hareketin bu amaçla çok bilinçli bir biçimde hareket ettiği gözden kaçmamalıdır. Örneğin 1990’lar boyunca İmam Hatip Lisesi mezunları Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, yoğun olarak İçişleri’ne bürokrat yetiştiren Kamu Yönetimi Bölümü’nü, Dışişleri’ne girme ihtimalinin zorluğu sebepiyle Uluslararası İlişkiler Bölümü’ne tercih etmişlerdir.


Siyasal islamın sınırları zorlayan yükselişine karşı, Ordu’nun otoriter müdahalesinin yanında “Atatürk milliyetçiliği”nin araçlaştırılmasının başarıya ulaştığını bu seçimler göstermiştir. Kapatılan Refah Partisi’nin ardından kurulan Fazilet Partisi –ki kısa süre içinde o da kapatılmıştır- oy kaybederek üçüncü parti olmuştur. Bütün bu gelişmeler, devlet ve İslami hareket arasındaki tarihsel olarak çift söylemli ilişkinin varlığını göstermektedir. Bir yandan resmi söylem düzeyinde kamudan dışlanan İslami hareket, aynı zamanda çeşitli ilişki modelleri ile yedeğe alınmaktadır. 1980’ler boyunca neo-liberal politikalara bağlı yeni bir devlet yapılanmasına hizmet eden Türk-İslam sentezcileri, 1990’larda yerini Kürt milliyetçiliğine karşı bir güç olarak ileri sürülen farklı tip örgüt ve gruplara bırakmıştır. 1990’ların sonunda bir tehdit olarak görülmeye başlanınca, bu kez de “sivil toplumcu ve devlet geleneğine saygılı” Fethullah Hoca Cemaati öne çıkmıştır. AKP’nin, RP ile kıyaslanınca çok güçlü ve daha akıllı iktidarının ardından devlet ve siyasal İslam arasındaki ilişkilerin ve bunun topluma yansımasının nasıl olacağı incelenmeye değer bir konu olacaktır.



Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.