Reklam Alanı

Tümel Ereğin Son Uğrağı: Anayasal Monarşi


Hegel’e göre bir monarşi gereklidir, çünkü, buna göre karar alınacak bir yerde muhakkak bir karar erki bulunmak zorundadır ve bu erk, özgür bir toplulukta, bir kişinin özgür kararıyla dışa vurulmalıdır. Bunu ifade eden Hegel, devamında da bir güvence olarak, istikrarlı bir anayasanın varlığını işaret eder. Buna göre, eğer mevcut anayasa istikrarlı bir anayasa ise, monarka imza atmaktan başka herhangi bir görev düşmeyecektir. Dolayısıyla da monarkın rolü ve kişisel kararı pek bir önem taşımayacak, egemenliği de doğulu bir hükümdarın kaprisli, bencil, toplumun özgürlüğünü yok sayan bir egemenlik olmaktan kurtulacaktır.



Hegel, Tinin Fenomenolojisi’nde, sınamanın, kabul edilmiş bir ölçütün uygulanmasından ve sınananın onunla ortaya çıkan benzerliği ya da benzemezliği temelinde doğru olup olmadığına karar vermekten çıkacağını ifade etmektedir Hegel’in “akılcı” anayasal monarşisini bu bağlamda değerlendirmeye almadan önce, tekrar bir geri dönüş yaparak,  Hegel’e göre, özgürlük bilincinin yaşama geçtiği yerin Alman Dünyası olacağını ifade etmekte fayda vardır. Aynı Alman dünyasında özgürlük de devlette somutlaşarak uygulama alanı bulacaktır. Bu tespit de, haklı olarak beraberinde özgürlüğün varlığında somutluk kazanacağı bu devlet tipinin hangisi olacağı sorunsalını getirmektedir. Bu devlet tipi, aynı zamanda bireyın birey olarak özgür olmasını sağlayacak bir devlet tipi olmakla da ayrı bir önem kazanmaktadır. İşte Hegel’in Anayasal Monarşi cevabı bu noktada tarihe düşmektedir.  

Hegel’in zihnindeki devlet, kendi başına bir soyutlama olmaktan öteye gidememektedir, bu soyutlama, kendi genel gerçekliğine ancak ve ancak yurttaşların varlığı üzerinden varır. Fakat hükümet işini üstlenenler ile bunlara uyan yurttaşların birbirinden ayrılması gerekliliği söz konusudur. Adına devlet denilen soyutlamanın yaşam ve gerçeklik kazanması ilk olarak, modern anlamda bir toplumsal mutabakat metni olan anayasanın varlığıyla olur. Fakat bu defa da, bir tezat olarak buyuranlar ve buyruklara uyanlar, yönetenler ile yönetilenler ayrımı ortaya çıkar. Özgürlük kavramı üzerine bina edilen bu tartışmada bu şekilde yönetsel ayrımların ortaya çıkması binanın temelinde bir sarsıntıya sebep olur görünür. Buyruk ve ona uyulması zorunlu olacaksa da, buyruğu verenin buyruğu keyfi ve zoraki bir tarzla vermemesi gerektiği ifade edilir. Buyruğun, kendisini kaçınılmaz kılan içeriği çoğunluğun ya da bütünün ortak iradesiyle belirlenmiş, kararlaştırılmış olmasıdır. Devlet de gerçekliği bireysel birliği temsil ederek, yeniden kendi gücüne ve kuvvetine kavuşmalıdır. Bu noktadan sonra da ifade edilen şey, devletin en baştaki belirleniminin yönetenler ile yönetilenler ayrımı olduğudur. Hegel’e göre de bu sebepten dolayıdır ki anayasaların da genel itibariyle monarşi, aristokrasi ve demokrasiye göre sınıflandırılmaları yerinde bir tutumdur.


Monarşinin despotizmle karıştırılmaması Hegel’de özel bir çabanın konusu olmaktadır. Hegel’e göre asıl sorun bu anayasaların en iyisinin hangisi olduğudur. Hegel, Tarihte Akıl’da, bir halkın kültürünün en ileri noktasının, yaşamının ve durumunun düşüncesini, yasalarını ve tüzesini, bilimini ve törelliğini bir araya getirmek olduğunu belirtir. Anayasalardan hangisinin en iyisi olduğunu belirlerken de, bu temel ilkeye başvurulacağının kaçınılmaz olduğunu ortaya koymak gerekmektedir. Bundan sonra tartışılması gereken konu da, hangi anayasanın devlet gücünün ne tür düzenleme, örgütleniş ve işleyişle devletin ereğine uygun olacağıdır.


Erek olarak ifade edilen şeyin çeşitli şekillerde belirlenebilmesi olasıdır. Bir örnekle ifade edecek olursak eğer, bu erek, vatandaşların yaşamlarının mutluluğu şeklinde bir belirlenime tabi tutulursa, Platon’daki gibi yöneticilerin bilgelerden oluşması gerektiği bir sonuçla karşı karşıya kalınabilir. Oysa belirtmek gerekir ki buradaki vurgu en yüksektekilerin nitelikleri üzerinedir. Hegel’e göre ise bu tartışmalar sorunlu olmaktadır. Ona göre anayasalar özgür bir seçim neticesinde, düşünme ve karar verme süreçlerinin sonucunda belirlenen yazılı metinler değildirler. Şayet böyle düşünülüyorsa, özgürlüğün soyut bir şekilde ele alınması gerekliliği doğar ve cumhuriyet yönetimi anayasasının tek haklı, tek doğru anayasa olması gerekliliği haklılık kazanır. Hegel’e göre, monarşik devletlerde yüksek hükümet görevleri yapmış kişilerin bir kısmı da bu görüşü onaylar noktadadırlar. Esas kırılma noktası da burada ortaya çıkmaktadır. Bu yüksek görevlerde hizmet etmiş kişiler bunu kabul etmiş olsalar da, yukarıda belirtilen anayasanın en iyi anayasa olması halinde dahi böyle bir anayasanın her yerde uygulanamayacağını, “bireyları değiştirmek olanaklı olmadığına göre” daha az özgürlükle yetinmek zorunda olduklarını ifade etmektedirler. Bu şartlar altında monarşik anayasa (anayasal monarşi) halk ahlakına en yarayışlı olanıdır.


Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.