Reklam Alanı

TKP ve İşçi Sınıfı


TKP’ye göre, işçi sınıfı hala temel öznedir; çünkü değişmeyen ve emperyalist – kapitalist sistem devam ettiği sürece değişmeyecek olan tek şey, emek - sermaye çelişkisinin tüm ekonomik, ideolojik ve siyasal süreçlerin temel belirleyeni olmayı sürdürecek olmasıdır. Dolayısıyla sistemin işleyişini belirleyen sadece sermaye grupları, uluslararası sermaye, ulusal devletler ve uluslararası ekonomik ve siyasal kurumların ilişkileri değildir. Bütün bu ilişkilerin üst belirleyeni emek – sermaye çelişkisidir. Ancak çelişki her ne kadar aynı kaldıysa da, yaşanan değişimler karşıtlığın iki yanındaki unsurların niteliğindeki değişimlerde kendini göstermektedir.


Kapitalizmin bu aşamasında işçi sınıfı birbirine bağlı iki temel değişim göstermiştir. Birincisi, emperyalizmin kaçınılmaz bir parçası olan bunalımların derinleşmesi ve süreklileşmesi ile proleterleşmenin hızla yayılmasıdır. Emeğiyle geçinen kesimlerin sömürülme oranı arttığı için bir yandan işçi sınıfı “yoksul halk içinde erimekte, diğer yandan orta sınıf özellikleri gösteren “kalifiye” kesim proleterleşmektedir. Sınıf mücadelesi üzerinden yapılan bir kategorileştirmeyle, işçi sınıfının kalabalıklaştığı ve buna paralel olarak çeşitlendiği saptaması yaşanan değişimin birinci sonucudur. Buna bağlı olarak öncü partinin seslenme alanı genişlemiş ve mücadeledeki rolü çeşitlenmiştir.


Bu gelişmenin beslediği ikinci sonuç ise örgütlü mücadelenin temel öznesi, bir başka deyişle işçi sınıfının çekirdeği olan sanayi işçilerinin, sınıfın geneli içindeki göreli ağırlığının azalmasıdır. Niceliksel azalma, sınıf mücadelesi açısından niteliksel güçsüzleşmeyi de yanında getirmiştir. İşçi sınıfının örgütlenmeye en yatkın kesimi olması dolayısıyla mücadelenin motoru olan sanayi proletaryasının zayıflaması, kendisini işçi sınıfının “merkezi” olarak algılayamaz hale gelmesine neden olmuştur. Sanayi işçilerinin yapısal değişimi de bu gelişmeyi etkileyen bir faktördür. Çok sayıda işçinin bir arada çalıştığı büyük işletmelerin varlığı sürse de, küçük ölçekli ve az sayıda işçinin istihdam edildiği işyerlerinin artışı sanayi işçilerinin yaşadığı ilk “bölünme”dir.


Teknolojik gelişmeler nedeniyle kalifiye emekçilerin sanayi işçilerinin yanında üretim sürecinde, daha fazla rol almaları da bir başka bölünme olarak görülmektedir. Daha çok “küçük burjuva” eğilimleri gösteren bu kesimler işçi sınıfı bilincinde uzaktırlar. Ayrıca taşeronlaşma, geçici ve yarı zamanlı istihdam uygulamalarının artışı da sanayi işçilerinin parçalanmasında önemli etkilerde bulunmaktadır. Diğer taraftan “plebyen bir kültürü” yeniden üreten çoğunlukla işsiz kent yoksulu kesimlerin niceliksel ağırlığı da artmaktadır. Kısaca “Türkiye işçi sınıfı bugün, bir sanayi çekirdeği çevresinde, tarım ve hizmetler sektöründeki işçilerden, düzensiz, kayıtsız, geçici işlerde çalışan emekçilerden ve yaygın işsizlerden oluşan çok katmanlı, parçalı, çok uluslu bir karakter taşımaktadır.”118 Dolayısıyla işçi sınıfı sadece sektörel bazda ve çalışma koşulları açısından değil, bilinç düzeyleri açısından da farklılıklar taşıyan işçi gruplarından oluşmaktadır.


Ancak partiye göre, örgütlenme gücünü asıl zaafa uğratan, sermayenin saldırılarının 1990’larda inanılmaz boyutlara ulaşmasıdır. Sosyalist sistemin çözülmesi, uluslararası komünist hareketin güç yitirmesi ve işçi sınıfı hareketinin gerilemesi ile yayılma alanı genişleyen sermaye sınıfı, hem piyasalaştırma / özelleştirme uygulamalarıyla hem de sendikal hakların geriletilmesiyle önemli kazançlar elde etmiştir. Nitekim Türkiye’de de benzer bir gelişme gözlenmiştir. 1980’lerin sonunda ve 1990’ların başında işçi sınıfı artan örgütlenme gücü ile ekonomik kazanımlar sağlamış, daha önemlisi kendini bir sınıf olarak hissetme yeteneğine kavuşmuştur. Ne var ki bu eğilim, sermayenin müdahaleleriyle kısa süre içinde gerilemiştir. Bugün Türkiye’de hem sendikal örgütlenme çok düşük bir düzeydedir (kayıtlı işçilerin %5’i sendikalıdır), hem de sendikalar sınıf mücadelesinin örgütleyicileri olmaktan çok uzaktır. Bütün bu gelişmeler sonunda, sosyalizm mücadelesi için belirleyici olan ve durumu ağırlaştıran faktör, sınıf mücadelesini ilerletme olanağına maddi olarak sahip olan kesimin örgütlenme gücünün gerilemesidir. Daha da önemlisi, maddi güçlerini yitiren sanayi işçileri kendilerini işçi sınıfının merkezi olarak algılayamaz ve böyle algılanmaz hale gelmiştir. Bu sürecin en önemli özelliklerinden biri, sermaye sınıfının emekçi yığınların mücadele potansiyelinin yok sayması ve yeniden canlanmasını imkansız görmesi varsayımıyla işliyor olmasıdır. TKP bunun, emperyalist – kapitalist sistemin yumuşak karnı olduğu düşüncesindedir. Çünkü sermaye sınıfı bu varsayıma
güvenerek sınıf mücadelesi alanında büyük boşluklar bırakmakta ve bu boşluklardan kaygılanmamaktadır. TKP izleyen dönemin umudunu, işte bu boşluklarda bulmakta ve partinin temel görevinin bu boşlukların sosyalist bir mücadele ile doldurulmasını sağlamak olarak belirlemektedir.


TKP’ye göre 1980’den sonra ortaya çıkan emperyalist düzen, bir dünya sistemi çerçevesinde tüm ülkelerin birbirlerine bağımlılığının arttığı, çevre ülkelerin emperyalist odaklara bağımlılığının daha da arttığı bir sömürü düzenidir. Reel sosyalizmin çöküşü bir yandan tek tek ülkelerin bağımlılıklarını arttırmakla birlikte, daha önemli bir gelişmeye de neden olmuştur. Böylelikle “karşı devrimci” ideoloji herhangi bir engelle karşılaşmadan tüm dünyaya yayılmıştır. Bu anlamda bağımlılık kavramı, TKP’nin emperyalizm analizinde önemli bire rol oynamaktadır. Sömürü düzeninin devrimci bir mücadele için gerekli maddi koşulları zaten sağladığını düşünen TKP, partinin asıl bu ideolojik kuşatma ile mücadele etmesi gerektiği saptamasından yola çıkmaktadır. Bu nihai olarak enternasyonal düzeyde verilmesi gereken bir mücadele olmakla birlikte TKP, ulusal düzeyi bu mücadelenin temel alanı olarak belirlemektedir. Partinin Türkiye’yi, varolan bunalımların derinleşmesi ile “zayıf halka” olabilecek ülkelerden biri olarak konumlandırması da ulusal düzeye verdiği önemi arttırmaktadır. Bu nedenle parti, Türkiye’nin ekonomik ve siyasal sorunları (siyasal islam ve Kürt sorunu da dahil olmak üzere) yanında kültürel değişimlerinin de temeli olarak gördüğü emperyalist bağımlılığa karşı verilecek -ideolojik- mücadeleyi, ulusal sosyalizm mücadelesinin merkezine yerleştirmiştir.



Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.