Reklam Alanı

Stefan Zweig'ın Yaşamı İle Eserleri Arasındaki İlişki

Stefan Zweig'ın Yaşamı İle Eserleri Arasındaki İlişki


 
Stefan Zweig da çoğu yazarda olduğu gibi yaşamında onu etkileyen olayları, kişileri veya durumları eserlerine konu edinmiştir. Schiller, Stuttgart kralının baskısından yıldığından ve özgürlüğe aç olduğundan, eserlerinde ağırlıkla özgürlük konusu işlemiş,  Goethe, kadınlara olan ilgisi dolayısıyla, hayatındaki kadınlara hitaben eserler ortaya çıkarmış, Virginia Woolf'un içindeki intihar arzusu, her eserindeki bir kahramanın ölmesine neden olmuş, Arthur Schnitzler, insan psikolojisi ve psikanalizle ilgilendiğinden, hastalarının benzersiz durumlarından etkilenmiş ve bu durumları eserlerine konu edinme gereği duymuştur.


Stefan Zweig'ın eserlerine genel olarak bakıldığında, yazarın Yürek Çöküntüsü adlı eserini annesi Ida Brettauer ve babası Moritz Zweig'dan etkilenerek kaleme aldığı görülmektedir. Ida Brettauer, bankacı zengin bir aileden geliyordu, bu yüzden beklentileri çok yüksekti, buna ek olarak oldukça kibirli ve kendini bir şey sanan tavırlar içerisindeydi. " Ida Zweig sosyal konularda hırslı bir kadındı. Gösterişli bir yaşam tarzını şık ve süslü, pahalı moda eşyalarını ve oldukça yüksek meblağlı gezileri seviyordu" (Prater ve Volker) Annesinin bu tutumlarından etkilenen Zweig'ın, bu eseri kaleme alma isteği duyduğu görülmektedir.


" Yürek Çöküntüsü (Untergangs eines Herzens) adlı hikayesinde Zweig, çok çalışan
yahudi bir tacir ile nazlı, zevk düşkünü, derinliği olmayan ve zor durumlarda kalan kocasına ancak bir parça anlayış gösteren eşi arasındaki tezatı tasvir etmişti. Belki de Hanımefendi Solomonsohn, Ida Brettauer'in doruk noktasına yükselmiş bir karikatürüydü "  Böyle bir çıkarımda bulunan Hartmut Müller, Zweig'ın bu eserde anne babasının tutumlarını kaleme aldığını düşünmektedir. Buna ek olarak, Freud ile olan dostluğunun pekişmesinden sonra, psikolojiye ilgi duyan Zweig, o tarihlerde yazdığı eserlerde mutlaka insan tahlili, iç dünya ve psikanalizin bulunduğu gözden kaçmamaktadır. Örneğin 1927'de kaleme aldığı Bir Kadının Yaşamından 24 Saat adlı eserinde Freud'un öğretilerinden etkilenmiş olacak ki, söz konusu eserde kadının iç dünyasını ve hissettiklerini vurgulamaktadır.


Yine 1934 yılında Gestapo'nun Zweig'ın evini saygısızca araması sonucunda ülkesini terk etme isteğinin ardından birçok ülkeye gittikten sonra, yolu Brezilya'ya düşen Zweig, kafasında ülkesinin durumunu ve ülkesinde hüküm süren zorbalığı taşıyarak yaptığı Brezilya seyahatinden etkilenerek 1938- 1941 yılları arasında Satranç adlı eserini kaleme almıştır. Eser, tıpkı Zweig'ın tecrübe ettiği gibi, New York'tan Buenos Aires'e olan bir gemi yolculuğuyla başlamakta ve ilginç bir satranç oyunuyla yükselmektedir. O dönemlerde  kendisini özgür hissetmeyen Zweig, kendisini söz konusu eserdeki bir hotel odasına Gestapo tarafından kapatılan Dr. B. Olarak göstermekte ve kitaba ismini  veren satranç oyunundaki siyah - beyaz tahtanın, siyah kısımlarının, memleketindeki zalim hükümeti, beyaz kısımlarının ise zalim hükümetin pençesine düşmüş olan, kendisinin de içinde bulunduğu masum yahudi halkı olduğunu vurgulamaktadır.


Yazar, 1939 yılında kaleme aldığı Merhamet adlı eserinde kendi hayatının dönüm noktasından yola çıkmıştır. Sürgün yıllarında Zweig, yoğun olarak sürdürdüğü yazarlık işleri için bir sekretere ihtiyaç duyuyordu ve Yahudi mülteci organizasyonu
Woburnhouse'dan Lotte Altmann adında genç bir bayanı işe aldı. " Lotte, Kattowitz'li bir demir tüccarının kızı ve bir hahamın torunuydu, kültürlü, ince ruhlu, sessiz ve mahirdi. Frederike'nin aksine Zweig'a çok düşkündü " (Müller). Lotte Altmann astım hastası idi ve o zamanlar Zweig'ın kaleme aldığı Merhamet adlı eserindeki Edith von Kekesfalva da kötürüm genç bir bayandı. Lotte Altmann ve Stefan Zweig, Yahudi idiler ancak Zweig, İngiliz vatandaşlığına geçtiği için tehlikede sayılmazdı, Lotte için aynı şey geçerli değildi, Lotte'nin her an tutuklanma riski vardı, bu yüzden " Zweig hızlı bir evlilik kararı aldı, çünkü Lotte eski bir Alman vatandaşı olarak bir sığınakta göz altına alınmaktan korkuyordu " (Müller).


Gerçek hayatta Zweig'ın astımlı genç bir bayanı kurtarmak amaçlı onunla evlenmesi, 1939'da savaşın patlak verdiği tarihte kaleme aldığı Merhamet adlı eserindeki kötürüm Edith von Kekesfalva'yı mutlu etmek adına genç teğmen Anton von Hofmiller'in onunla evlenmesi durumu paralellik göstermektedir. Son olarak eserleri ve hayatı ile paralellik gösteren durumlardan bir tanesi de Zweig'ın 1931'de kaleme almış olduğu ancak hayattayken kati suretle yayımlamak istemediği Değişim Rüzgarı adlı eserinde, ölümünden tam on bir yıl önce kafasında tasarladığı ve 1942 yılında gerçekleştirdiği ölüm stilidir.



" Christine tabancaya sakin sakin bakıyor, (...) Burada olmaz, diyor Christine hemen, burada olmaz, şimdi yapamayız. Çünkü... Ferdinand'ın yüzüne bakıyor, elleri onunkinden daha sıcak, bunuyapmadan önce bir kez daha birlikte olalım istiyorum... Gerçek anlamda birlikte olalım, korkmadan ve dehşete kapılmadan... Bütün bir gece... belki birbirimize söyleyecek şeylerimiz vardır... İnsanın hayattayken söyleyemeyeceği bu en son şey gibi... Ve sonra... Seninle birlikte olmak istiyorum, bütün bir gece boyunca ve yalnızca seninle... Ondan sonra sabahleyin, bizim ölümüzü bulsunlar " . Değişim Rüzgarı adlı eserdeki bu kısım, bizlere Zweig'ın Lotte ile olan intiharını hatırlatmaktadır. Eserdeki Ferdinand ve Christine adeta, Zweig ve Lotte'yi temsil etmektedir. 22 Şubat 1942 akşamı Rio'nun Petropolis şehrindeki evlerinde, tüm hazırlıklarını tamamlayan Lotte ve Zweig, Barbiton adlı uyku ilacından aşırı dozda aldıktan sonra, onlara acı veren dünyaya son bir mektup yazarak, yaşamlarına son vermişlerdir. Değişim Rüzgarı adlı eserde de Christine'nin dediği gibi ertesi gün odalarında ölüleri bulunmuştur. Söz konusu eserde, Zweig'ın hayatına paralel giden tek şey intiharı değildir, aynı zamanda eserde dönemin politik süreçleri, Birinci Dünya Savaşı sonrası halkın tecrübe ettikleri kötü durumlar ve yönetime olan eleştiriler oldukça ön plandadır

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.