Reklam Alanı

Rosario Castellanos- Kaplanın Ölümü



ROSARIO' CASTELLANOS
Tılsımlı gerçekçilikle siyasal gerçekçilik, Yeni Dün­yalı Latin Amerika ülkeleri yazınlarının iki ana akımı sayılır baştan beri. Oysa tılsımlı gerçekliğin ilk örneklerine kıtaya ilk ayak basan sömürgecilerin betimlemelerinde rastlarız.. Siyasal gerçekçilik, yani sömürge düzeninin ve sö­mürülen kızılderililerin gerçekçi betimlemeleri ise  1552’de verir ilk ürününü, Amerika'da Katolik mezhebini yaymaya çalışan bir Dominiken papa­zının, Peder Bartolomé de Las Casas’ın yapıtı Hint Adalan’ndaki Kıyımın Çok Kısa Bir Betimle­mesi ile. Rosario Castellanos'ta bu iki eğilimi içiçe görürüz. Özellikle Karanlığın İşleri (1962) ad­lı romanında ve bu öykünün alındığı Ciudad Real adlı öykü kitabından.
Kaplanın Ölümü
Bolomet Kabilesi, aynı kandan gelen ailelerden oluşu* yordu. Kabileyi koruyan ruh, waigel, kaplandı, gözü- pekliklerinden, yiğitliklerinden ötürü pu adı taşımaya hak kazanmışlardı. 
Anısı bile silinmiş, nice göçten sonra (kıyıdan ka­çış, intihar aşılayan denizden kaçış) kabilenin erkek­leri, en sonunda Chiapas dağlık yöresine yerleştiler, otlaktan, ormandan, sudan yana zengin bir yöreydi bu­rası. Başarılan, başlarını dikleştirdi, içlerini kibirle, aç­gözlülükle doldurdu. Arasıra, dağlardan inerek komşu kabilelerin mallarını yağmalıyorlardı artık.Caxlaneler diye anılan beyaz adamlar gelince, savaşçı, ateşli Bolometler onlarla öylesine kıran kırana bir savaşa • giriştiler ki, istilacıların silahları. karşısında .paramparça oldular. Onlara yenilgiden de ağır gelen, ilk kere duydukları yoğun yenilgi acısından doğan şaş­kınlıktı. Mallarına el konulmuştu, zindanlara atılmış, köleliğe zorlanmışlardı. Kaçmayı başaranlar (yeni tanı­dıkları yoksulluğun itici gücüyle düşmanlarının gaza­bından kurtulabiliyorlardı) tepelerin eteklerine sığın­dılar. Orada durup geriye bakıyor, başlarına gelen be­lanın sonuçlarını düşünüyor, geçmişteki görkemli gün­lerin. gitgide solduğu:, tarihin bir daha kimsenin canlandıramayacağı bir kor yığınına döndüğü noktada, renksiz, uslu bir yaşam sürdürüyorlardı.
Arasıra, birkaç cesur adamın komşu yerleşim mer­kezlerine' gittikleri, şans denedikleri görülüyordu; ara- sıra, çevredeki tapınaklara da uğruyor, Tanrısal Güç­lere, waigel’lerine, Şamanın, çalılıktan böğürtüsünü duy­duğu yaralı kaplana işkence etmekten vazgeçmeleri için dua ediyorlardı. Bolometler, zengin' sunularda bulun­maktan kaçınmıyorlardı ama duaları karşılıksız kalı­yordu. Kaplan, daha nice yara alacaktı. .
Caxlanelerin açgözünü, ne bilek gücü durdurabi­lir ne armağanlar yatıştırabilir. Su uyur, o uyumaz. Beyaz adamın içinde, onun çocuklarının, torunlarının içinde' tetikte durur. hep. Caxlaneler, uyku nedir bil­meksizin, atlarının nallarıyla toprağı ezip geçerek, çev­relerini atmacalar gibi. süzerek, kamçılarını öfkeyle şak­latarak yol alırlar.
Bolometler, yaklaşan tehlikenin farkındaydılar, ama eskiden yaptıkları gibi silaha sarılma gözü pekliğini göstermediler. Korkudan titreyerek birarâya toplandı­lar, biraz sonra bağışlamaz, katı bir mahkemenin kar­şısına çıkacakmışçasına nasıl bir yol izleyeceklerini ka­rarlaştırmaya çalıştılar. Kendilerini savunmayacaklardı: Zaten nasıl savunabilirlerdi ki? Savaşma sanatını 'unutmuşlardı, tartışma sanatınıysa öğrenmemişlerdi da­, ha. Küçük düşeceklerdi. Beyaz adamın yüreği, onların vakarıyla yumuşayacak cinsten değildi ki. Acıma duy­gusu, bir yüzbaşının miğferinde görkemli bir sorguçtur da, bir memurun dosyalarına sinen tozu süpüremez asla.
«Bu sözlü beyanda, gerçekler bütünüyle açığa çık­maktadır. Bu gerçeklere göre bölge, ekime elverişli ya­maçları, yakacak ve kereste olarak kullanılacak çam ormanları, değirmenleri döndürmeye elverişli ırakla­rıyla, Don Diego Mijangos y Orantes’in mülküdür. Ken­disi, fatih Don Diego Mijangos'un ve oğullan, saygın köle tüccarları Mijangos’ların soyundan geldiğini ka­nıtlamıştı!'.. Bu yüzden sizler, . Sebastian Gomez Escopeta; Lorenzo Perez Diezmo' ve sen Juan Sominguez Ventana ya da adın her neyse, burada istenmeyen kişiler ilan edilmiş bulunmaktasınız, işgal yoluyla toprak elde et­mek, ağır bir suçtur. Hemen gidin buradan serseriler si­zi. Derhal.»
Yüzyıllar süren boynu eğiklik, ırkın sivri özellik­lerini törpülemişti. Ses çıkarmadan gözlerini yere indir­diler; uysal uysal dönüp kaçmaya hazırlandılar. Önden kadınlar gidiyordu, kucaklarında çocukları, yanlarına aldıkları kapkacaklar. Daha yaşlılar, ağır ağır yürüyor­lardı. En arkadan, kafileyi korumakla yükümlü genç erkekler geliyordu.
Zor günlerdi, varılacak hiçbir yer yoktu görünür­de. Bazı köylerin taşı-toprağı düşmancaydı, bazılarına yerleşmek için toprak sahipleriyle savaşmak gerekiyor­du. Doğru dürüst donanım, yeterli erzak yoktu. Açlı­ğın daha beter diş geçirdiği üç-beş kişi, geceleri gözle­rini karartıp mısır tarlalarına koşuyor, karanlığa sığı­nıp olgun' mısır taneleri, yenilebilecek yapraklar topluyorlardı. Gelgelelim köpekler havlıyor, kokularını al­dıkları yabancılara rahat veriyorlardı. Bekçiler, pa­lalarını savurarak, bağırıp çağırarak öyle  bir üşüşü­yorlardı ki anında, zavallı hırsızlara tası tarağı topla­yıp kaçmak düşüyordu. Yine de' yılmıyorlardı, açlıktan ölseler de, sürekli gizlenerek, saç-sakal birbirine karışmış, giysiler paramparça olsa da.
Sert iklim, korunmasız kabileyi kırdı geçirdi. So­ğuk hava, öldürücü soluğunu üfledi yüzlerine, beya­zımsı, kalın pus kefenini üstlerine geçirdi. Önce çocuk­lar, neden öldüklerini' kavrayamadan, küçücük yum­ruklan son ışık kırıntısını yakalamışçasına kenetlen­miş. Sonra ihtiyarlar, sönmüş ateşin başına doluşup, bir kere bile inlemeden. Kadınlar, son bir alçakgönül­lülük gösterisiyle gözden uzak bir yerde ölüyorlardı, eski mutlu günlerde doğum yaparken yaptıkları gibi, gizlilikte.
Bunlar, kılıç artıklarıydı ve yeni yurtlarını asla gö­remeyeceklerdi. Sonunda, yüksek bir düzlükte, beyaz adamın soğuk soluğunu yaracak yükseklikte  bir düz­lükte konakladılar, düşman rüzgarların kasıp kavurdu­ğu, ayrıkotlarıyla sarmaşıkların bile yaşamaya gönül indirmediği bir toprak parçasıydı, derin çatlaklardan yeryüzünün bağırsakları görünüyordu. Acı su, ta öteler­deydi.
İçlerinden birkaçı, gebe koyun çalıp, gizlice besledi. Kadınlar, tüyleri kırpmak için gereçler hazırladılar, beklemeye başladılar. İçlerinden birkaçı, inatçı, gözü doymaz toprağı sürdü. Geri kalanlar, kıyıda-köşede gör­dükleri tapınaklarda Tanrının yardımını istemek üzere uzun yolculuklara çıktı.
Gelgelelim. zaman kötüydü, açlık kol geziyordu, , ke­mikli eliyle tıklatıyordu bir bir dolaştığı evlerin kapısını.
Erkekler, kendi aralarında toplandıktan sonra, yola çıkmaya karar verdiler. Kadınlar, onların ellerine boş bir sepet tutuşturmamak adına son lokmalarından da vaz­geçtiler. Kavşaklarda vedalaştılar.
Böyle sürdü. Bolometler geceleri  bile dinlenmediler. Meşaleleri, tepelerin karanlığında kıvrıla büküle ışıklı yollar açtı.         '
Ciudad Real’de insanlar, esintilerine ya da gerek­sinimlerine göre yaşamıyorlar artık. Beyaz adamların, cahilanelerin. kurduğu bu kentin' tasarımında zeka başı çekiyordu. Sokaklar, geometrik çizgilerle kesişir. Evler tek-tip, aynı yükseklikte, aynı üsluptadır. Birkaçının cep­hesinde, hanedan arası göze çarpar; ev sahipleri, ün­lü savaşçıların  ilk sömürgeci fatihlerin soyundandırlar çünkü ve ataların kahramanlıkları bazı soyadlarında yankılanır: .Marin, De la Tovilla, Mazariegos.
Yüzyıllar süren sömürgecilik döneminde ve . bağım­sızlığın ilanını izleyen on yıllarda, Ciudad Real, hükü­metin taşradaki merkeziydi. Ticaret alanında sivrilmiş bir bölge olmakla övünürdü, ülke kültürüne ağırlığını koyuyordu. Ama ilerki yıllarda kala kala tek önemi kaldı: Piskoposluk bölgesiydi.
O günlerde, kentin görkemi, geçmişte kalmıştı. Bir çürüme görülüyordu her yerde. Yürekten ve gönülden yoksun kişiler, geçmiş özlemiyle kavrularak siyasal erki boş verdiler, ticaretin dizginlerini koyuverdiler, entellektüel girişimlerin defterini dürdüler. Sessizce düşmanlık besleyen kızılderili kabilelerinin ablukaya aldığı Ciudad Real, tek-yanlı bir ilişki götürdü onlarla. Sistemli bir biçimde yürütülen yağmacılık, ara sıra kanlı ayaklanmanın, yolaçan gecikmiş homurtulardan başka tepki al­madı. Ve her keresinde Ciudad Real'ın bu olaylann tek başına üstesinden gelme yetisi azaldı sanki. Komşuları Comitan,' Tuxtla, Chiapo de Corzo koştular yardı­mına. Varsıllık, ün, yetke zamanla onlann eline geçti. Ciudad Real, küstah ve kof bir kabuk, yalnızca kızıl­derili ruhunu, inatla. korkuya tutunan kızılderili ruhu­nu korkutan bir korkuluk olmaktan öteye  gidemedi.
Bolometler, kentin sokaklarından geçerken,  bu tüy­ler ürpertici sefalet karşısında yüzlerini buruşturan, ona olabildiğince değmemeye çalışan kentlilerle karşı­laştılar.           
Gördüklerini merakla, pek bir şey anlayamadan, kolay kolay pes etmeden kavramaya çalıştılar. Caxlanelerin tapınaklarının dev duvarları dört yandan bastırıyordu, sanki bu ağırlığı onlar omuzlarında taşımak.
Tundaydılar. Cephe' süslemelerinin inceliği demir par­maklıklar, ince ince yontulmuş taşlar, Bolometlerde yakıp-yıkma isteği uyandırdı. Karşılarına birdenbire çı­kan bu ne idüğü belirsiz şeylere bakıp bakıp gülüyor­lardı: Yelpazeler, porselenler, dantel giysiler. Bir fotoğ­rafçının vitrinindeki  fotoğraflan görünce kendilerinden geçtiler: Kırık bir sütuna yaslanmış, düşüncelere dal­mış hüzünlü bir kadın, ' ötedeki ufukta batan güneş de onun kadar hüzünlü.
Ya insanlar? Acaba Bolometler insanları nasıl gö­rüyorlardı? Kanlı-canlı, atak bir ırkın kalıntısı bu kısa boylu, şişman, kırmızı-yanaklı adamların bayağılığını' kavrayacak durumda değildiler. Geçmişte soylarını yerlebir eden şimşekten başka bir şey yoktu gözlerinde. Ve bütün bu çirkinlik ve yozlukta bile savaştan yenik çı­kanları tutsak alan kof-inanç, gücü tartışılmaz caxlan tanrısının gizemli belirtgesini bulabiliyordu.
Ciudad Real kadınları, coletalar, ürkek serçe adım­larıyla yürüyorlardı sokaklarda; gözlerini kaçırarak, ya­nakları sert rüzgardan al-al. Sessizlik ve yası sürüklü­yorlardı peşleri sıra. Konuştukları zaman; küçük çocuk­lara ninni söyleyen, hastalan avutan, ölenlere güç ve­ren o yosunumsu-sesle konuşuyorlardı. Sokaktan geçen erkekleri, cam, arkasından gözleyenlerin sesiyle.
Pazar yeri, kargaşasıyla çekti yabancıları. Bolluk, taht kurmuştu buraya. Ambarlan altınıyla tepeleme dol: duran buğday buradaydı; kocaman çengellerden sar­kan kesilmiş kasaplık hayvanlar. Olgun, tatlı meyveler. İncecik kabuklarıyla her dem taze şeftaliler, dipdiri muzlar; ara sıra bıçak ağzı gibi kokan elmalar. Ta uzaktan gelen kahve kokusu. Uzak kabilelerin adlarıyla vaftiz edilmiş şatafatlı şekerlemeler, reçeller: Tartaritas, afri-' canas. Ve Tanrının her sabah insanlara bağışladığı ek­mek. Bolometlerin gördükleri bunlardı, açgözlülükle hiç ilişkisi olmayan, açgözlülük kıpırtılarını bile silip süpüren bir şaşkınlıkla gözlediler çevrelerini.. Dinsel bir coşkuyla.
Pazar yerinin güvenliğinden sorumlu polis memuru, tezgahların arasında boş boş dolaşıyor, türküler mırıl­danıyor, ara sıra sinekleri kovuyordu. Ama bu hırpani kalabalığı görünce  onları hep tek başlarına görmeye alışmıştı, topluluk halinde değil böyle, üstelik bir de önderleri var -hemen kuşkulandı. Copuna sıkı sıkı ya­pıştı, biri bir şey çalmaya kalkışırsa ya da kendisinin okumadığı ama varlığına inandığı o anlamı bulanık yasa-maddesini çiğnemeye kalkışırsa, yani kamuoyunu te­dirgin edecek bir eylemde bulunursa, copunu kullan­maya hazırdı. Gelgelelim Bolometlerin öyle bir niyeti yok gibi görünüyordu. Pazar yerinden çıkmışlardı, La Merced Kilisesinde, sıralar arasında boş bir alan arıyor­lardı. Yere çöküp erzaklarını çıkardılar, sessiz sessiz ye­meye başladılar. Polis memuru uzaktan gözlüyordu on­ları, küçümseme hakkını elinde tuttuğundan, pek hoş­nuttu bu durumdan.
Bolometlerin çevresinde bir  süredir dolanan bir bey, sonunda onlarla konuşmaya karar verdi. Şişman, daz­laktı, yapay bir neşeyle doluydu, kendi dillerinde seslen­di onlara.-
«Demek buralara geldiniz. İş mi arıyorsunuz yoksa?»
Bolometler, büyük bir korkuya kapılıp gözgöze gel­diler. Herkes bu soruyu yanıtlama sorumluluğunu baş­kasının omuzuna yüklemek istiyordu. En sonunda, içle­rinde en saygın görünenleri hem yaşından ötürü hem de bir zamanlar Ciudad Real'de bulunduğu için ona büyük saygı duyuyorlardı. şöyle bir soru sordu;
«Bize iş bulabilir misiniz? ‘Alımcı mısınız siz?»
«Üstüne bastın, . dostum. Dürüst, namuslu biri ola­rak tanınırım bu . çevrede. Adım, Juvancio. Ortiz.»
«Evet evet, Don Juvencio.»
İhtiyar, söylenen adı bildiğinden değil, kibarlık gös­termek istediğinden vermişti bu yanıtı. Suskunluk, bir leke  gibi yayıldı aralarında. Don Juvencio, parmakla­rıyla göbeğine pat pat vuruyordu; yeleğinin alt düğ­mesine, saat kösteğinin sarkması gereken bölgeye. Hâ­lâ bir saat kösteği alamadığını anımsayınca, doludizgin girdi konuşmaya:
«Peki öyleyse. Anlaştık, değil . mi?»
Ama kızılderililer, işi bağlamakta acele etmiyorlar­dı. Tuzağa düşmek için telaş etmek ille de gerekmez.
«Topraklarımızı. bırakıp buralara geldik. Toprakla­ " rımız bereketsiz. Ürün alamıyoruz.»
«Ben de bunu diyorum ya. Yazıhaneme gidip ayrın­tıları konuşalım en iyisi.
Don Juvencio, kızılderililerin arkasından gelecekle­rinden yüzde yüz emin, yürümeye başladı. Onun öz gü­veniyle gözleri bağlanmışçasına, gittiler ardından.
Don Juvencio’nun şişinerek «yazıhane» dediği yer, pazar yerinin yan sokaklarından birinde, kirli bir oday­dı. Eşya olarak yalnızca iki tahta masa vardı odada tahtanın kıymıkları, Don Juvencio ile ortağının tek takım elbiselerinin kol yenlerini aşındırmıştı dosya­larla dolu bir raf, bacakları sallanan iki iskemle. Bu iskemlelerden birine, iğreti ilişmiş bir kuş gibi, Don Ju­vencio’nun ortağı tünemişti. Konuklan görünce gaga­sını açtı:
«Bize iyi haberlerin var galiba, Don Juvencio?»
«Elimden geleni yaptım, dostum. Göz açtırmıyorlar ki. Benim elime su dökemeyecek rakip ‘alımcılar’  Ciu­dad Hukuk Fakültesinde yapmıştım avukatlık stajımı biliyorsun çok daha deneyimsiz oldukları halde müşterilerimizi çalıyorlar.» .
«Onların yöntemleri başka. Sözgelimi sen' içkinin nimetlerinden yararlanmıyorsun. Sarhoş bir kızılderili, ne yaptığını ya da neye evet dediğini bilmez. Ama iç­kiyi esirgedin mi...»
«Hiç de değil. Ama bu zavallıların sarhoşluğundan yararlanmak, Don Manuel Orpeza hazretlerinin dediği gibi, onursuz bir davranış olurdu.»Don Juvencio’nun ortağı, hınzır bir gülümsemeyle- dişlerini gösterdi.
«Servetimizi senin ahlak ilkelerine borçluyuz de­mek. Bu dünyada her şeyin yoksunluğunu çekebiliriz. ama iyi ki bol bol kızılderili var, diyen sen değil miy­din. Göreceğiz bakalım. İşlerini yürüttüğümüz çiftlikler,. lar.»
«Akıllı insanlar, fikirlerini sık sık değiştirirler, or­tak. Bir zamanlar da şey derdim ... Her neyse, yakına­cak bir şey yok ortada. İşte buradalar nasılsa.»
Don Juvencio, oyunlarını sergileyen bir tavırla geniş bir halka çizdi koluyla. Ortağının hay­ranlığını kazanamadı yine de.
«Bunlar mı?»
Dön Juvencio, ses tonunu değiştirme gereğini duy­du.
«Bunlar ha! Benimle böyle konuşmaya kalkışma_ Nesi va^ış bunların?»
Don Juvencio’nun ortağı, omuz silkti.
«Akbabalar zaten bunların tepelerinde, olan o. De­niz iklimine dayanamazlar. Sen de seçmeciliğinle övü­nürken, kalkmış ...»
Don Juvencio, ortağının yanına sokuldu, şakadan öfkelenmiş gibi parmağını onun yüzüne doğru salladı.
. «Boşuna uğursuz demiyorlar sana! Başkasının işi­ne burnunu sokma diye bir özdeyiş vardır, unutma. Bu kızılderililerin iklime ayak uydurup uydurmamaları bizden mi soruluyor? Bizden beklenen, onları sağ sa­lim' çiftliğe götürmek. Gerisi bizi ilgilendirmez.»
Tartışmayı uzatmamak için raftan bir dizi dosya. aldı. Dosyalan ortağına verdikten sonra Bolometlere buyurdu:
«Hadi, sıraya dizilin bakalım. Tek sıra halinde, bu beyefendinin masasına gidin, soracağı sorulan yanıtla­yın. Sakın yalan söylemeyin, kendisi büyücüdür, canınızı fena yakar. O siperliği neden takıyor sanıyorsu­nuz? Bakışları sizi yakmasın diye.»
Bolometler, gitgide ezilerek dinlediler söylenenleri. Asıl adlarını saklamakta nasıl direneceklerdi?
Durup düşündüler. Ama bir yararı yoktu, biliyor­lardı.
Ve Bolometler, yaralı kaplanlarının, waigei'in adını, mürekkep lekesiyle kaplı bu ellerin buyruğuna ver­miş oldular.
«Pablo Gomez Bolom.»
«Daniel Hernandez Bolom.»
«Jose Dominguez Bolom.»
Don Juvencio’nun ortağı, boşu boşuna ikircikleni­yor, kızılderilileri soru yağmuruna tutuyordu. Her za­manki gibi, onların kendisiyle alay ettiklerini sanıyor­du. Günün birinde, daha borçlarını ödemeden çalıştık­ları tarlaları bırakıp kaçtıklarında, kimse izlerini bula­mayacaktı, ne dedikleri köy vardı haritada ne de adlan doğruydu
Ama yeter, bu kadar yeter! Dön Juvencio’nun or­tağı öfkeden deliye dönerek yumruğunu masaya indir­di. Kızılderili dilini tartışmayı götürecek kadar iyi bil­miyordu. Homurdanarak sustu:
«Bolom’muş! Bolom’u gösteririm size ben! Öteki! Sı­radaki gelsin.»
Îş biter bitmez, Don Juvencio’ya sonucu bildirdi:
«Kırk kişi. Hangi çiftliğe göndereceğiz onları?»
«Don Federico Werner’a göndereceğiz hepsini, bir çırpıda çıkacak. Başı en darda olan o. ‘El Suspiro Kah­ve Çiftliği,’ diye yazacaksın. Tapachuela’da.»
Yeşil siperliği gözlerinden çekmeden söyleneni ya­zarken yine de üstelemekten geri kalmadı ortak:
«Kırk kişi yetmez.»
«Yetmez mi? Bir tek çiftlikte kahve toplamaya mı?' Daha iyisi can sağlığı. Nesi yetmez?»
«Hepsi varmayacak ki çiftliğe. Yolculuğa dayana­mayacaklar.»Don Juvenci O’nun ortağı, haklı çıkmaktan hoşnut, sayfayı çevirdi.
Aldıkları peşin parayla, Bolometler yola çıktılar. Kı­sa bir süre sonra, çorak tepeleri arkalarında bıraktılar, çaresizliklerini kemiren hüzünlü, kum yüklü bir rüz­gar sardı her yanlarını. Hoş bir şeylerin kokusunu alı­yorlardı bu rüzgarda. Bilinmedik bir avın peşinde ko­şan tazılar kadar tedirgindiler.
Birdenbire inen yükselti, kulak zarlarını çatlattı. Acı çekiyorlardı, kulakları kanıyordu. Denize ulaştıklarında, denizin korkunç öfkesinin de suskun olduğunu düşündüler Bolometler.
Onları asla terk etmeyen tek varlık, pençesinde tut­maya alıştığı bu gövdeleri bırakmaya yanaşmayan so­ğuktu. Her gün, aynı saatte, tropikler güneşi boz taş­lara vursa da, o soğuk, iğrenç bir yılan gibi çözülüyor, boğumlarını açıyor, Bolometlerin gövdelerinin üstünde kayıyor, çene kemiklerini, kollarını-bacaklarını sapır sa­pır titretiyordu. İşte o zaman Bolometler, güçlerinin tü­kendiğini duyuyor, büzüşüyorlardı, sanki soğuk, yolları­nı gözleyen tabuta daha rahat sığmaları için gösteriyor­du bu çabayı.                
O uzun yolculuğa dayananlar, bir daha asla döne­mediler. Borçlan her geçen gün biraz daha artıyor, de­mir bir kafes örüyordu çevrelerine, efendilerine bu zin­cirle bağlıydılar. Kulak zarlarında, kadınlarının onları çağıran sesleri, açlıktan ölen çocuklarının sesleri gittik­çe daha hafif yankılanıyordu.
Tepelerde dolaşan kaplandan haber alan olmadı bir daha.


Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.