Reklam Alanı

Rachel De Queriros- Metonimi ya da Kocanın İntikamı


RACHEL DE QUEIROS

Ondokuz-yirmisekiz yaşları arasında yazdığı dört romanla Brezilya’nın en iyi yazarları arasına girdi. Sonraları eleştiriye ve çeviriye. ağırlık verdi. Bran- dao, Aşkıyla Denizin Arasında adlı romanın or­tak yazmına katladı.

Brezilya yazınında kadınlara verilen ezilmiş kişi rolüne karşı çıktı. Yüzyılın başında yazılmış romanların melodraatik. örgülerini yeniden ele aldı Toplumun kurallarını çiğneyen ve günahlarını ödeyen çaresiz kadın, kahramanların yazgıların tersine çevirmeyi denedi. Zeki, güçlü kadın tip­leri çizdi. Quieroz’a' göre suçlanması gereken, top­lum yasalarıydı, kadınlar değil.

19.31'de girdiği Komünist Parti’den 1933'te atıldı.

Metonimi ya da Kocanın intikamı

Metonimi. Bu sözcüğü 1930’da duymuştum, bir daha da unutmadım. İlk romanım yeni yayınlanmıştı. Bir eleş­tiren, romanımın başkişisi geceye «göğsü iliklenmemiş, çıktığı için fena haşlıyordu beni.

«Amma saçmalık ha!» diyordu yazısında, sağduyu­su tartışılmaz bu seçkin bey. «Neden demek istediğini açıkça söylemiyor yazanınız? Apaçık ortada, iliklenme­miş olan, adamın gömleği, göğsü değil.»

Bu . azan, ses çıkarmadan, hatta biraz utanarak si­neye çekmiştim. O arada, dalının ünlülerinden Latin­ce profesörüm Dr Matos Peixoto imdadıma yetişti. Bir yanlışlık yoktu yazımda, metontmi diye adlandırılan yaygın bir istiare türü kullanmıştım; bu sanatta bir sözcüğü, onunla bağlantılı bir başka sözcük yerine kul­lanabiliyordunuz - sözgelimi, sözgelimi sonuç yerine ne­deni imleyen ya da içerilen amaçlandığında, içereni çağrıştıran bir sözcüğü. Beylik örnek, «ışıldayan kadeh» miş dediğine göre; çünkü aslında ışıldayan, kadeh de­ğil, şarapmış.

Profesörle birlikte yazdığımız mektup, aynı gazete­de yayınlandı. Eleştirmen de ağzının payını aldı. Uma­rım ders de almıştır. Ben aldım kendi adıma. O gün bu gündür, metonimi'yi sıkça kullanıyorum - başka bir klasik söz sanatıyla alışverişim yok.

Ayrıca, biraz kafa yorduktan sonra, metönimi'nin yalnızca edebiyata ilişkin olmadığı sonucuna vardım. Bence pratikte ya da uygulamada da var metonimi. Kendi deneyimimden yola çıkarak basit bir örnek vere­yim. Bir hanım tanıdık, yıllardır kaldığı pansiyondan ansızın taşındı ve pansiyoncu hanıma düşman kesildi. Nedenini sordum. İkimiz de pansiyon sahibinin sevim­li bir insan olduğunu biliyorduk; gerektiğinde, arkada­şımın iğnelerini yapmıştı, ona sıcak su torbasını ödünç vermişti; kalbi sıkıştığında başında beklemişti.

Şöyle dedi arkadaşım:

«Koridordaki ' telefon yüzünden nefret ediyorum on­dan. Ne zaman açsam, konuşanların yarısı ya işletiyor ya tatsız şakalar yapıyor.»

«Ama bu tatsız şakalar, pansiyoncu hanımın başı­nın . altından çıkmıyor ki. Sorumluluk onun değil.»


«Tabii değil. Ama telefon kimin telefonu?»
Uygulamalı metonimi’nin bir başka örneği de var, işin içinde cinayet olduğundan, daha iç karartıcı bir örnek. Olay, iç bölgelerdeki bir kentte geçti, tarafları tanıyan
çıkar da konu yine alevlenir diye kentin adını verme­yeceğim. Suçu anlatacağım, katil gizli kalacak.

Evet efendim, söz konusu kentte bir adam yaşıyor­du. Pek ihtiyar sayılmazdı ama tükenmişti, ki ihtiyar­lıktan da beterdir tükenmişlik. Gençliğinde beriberiye yakalanmıştı. Bacakları güçsüzdü, zar-zor soluk alıyor­du, teni sarımtıraktı, gözleri kızarıktı. Ama oldukça zengindi; oturduğu ev, kendisinindi, bitişikteki yapı da; orada bir bakkal dükkanı açmıştı. O yüzden de dış  gö­rünüşü çok itici olduğu halde kendine bir eş bulabildi. Haksızlık etmeyelim, güzel bir kadınla evlenerek yaz­gıyı zorlamadı. Tersine, erkek giysileri'üreten bir fab­rikada çalışan yoksul, sıska bir kızcağızla evlendi. Yü­züne bakan, kızı veremli sanabilirdi. Dostumuz böyle­likle aradığı güveni bulmuş oldu. İyi beslenmenin, sağ­lıklı bir yaşamın bir kadının dış  görünüşünü nasıl et­kileyeceğini öngörememişti. Kız, günün sekiz saatini di­kiş makinesinin başında geçirmiyordu artık. Evinin hanımıydı. İştahla yiyordu: nefis etler, hıyar salataları, domuz yağında pişmiş fasulye ve manyok ezmesi, çeşit çeşit tatlılar, kocasının müşteriler için getirttiği kasa kasa portakal. Sonuç, inanılır gibi değildi. Gövdesi ya­vaş yavaş dolgunlaşıyordu,  özellikle en uygun . yerleri. Boyu bile uzamıştı sanki. Hele yüzü -nasıl da değişmiş­ti! Belirtmeyi unutmuş olabilirim, yüz çizgileri baştan-. beri güzeldi. Ama artık, para aracılığıyla, doğal üstün­lüklerini geliştirebiliyordu; boyanmaya, saçına biçim vermeye, iyi giyinmeye başladı.

O, güzelliği, çekiciliğiyle, hastalıklı, vaktinden önce ihtiyarlamış kocasını bir yük, katlanılmaz bir sıkıntı olarak görüyordu. Her akşam, dükkan kapanır kapan­maz, sofrada sütünü içiyordu kocası Çeti, midesi kaldır­mıyordu), gazetesini alıp yatma zamanına kadar şezlon­gunda dinleniyordu. Ne sinema çekiyordu ilgisini, ne fut­bol, ne radyo. Sevişmeye de pek düşkün değildi.. Ilık, tatsız-tuzsuz bir birliktelikti yaşadıkları, o kadar.

Tam o sırada Yazgı, el attı duruma: . Bir çavuş çı­kardı ortaya. .
Tamam, kocasının parasıyla güzelleşmiş genç bir ka­dının albenisini aynı kocaya . karşı bir silah olarak kullanması haksızlıktı. Haksızlık; ama bu dünya, haksız­lık üstüne dönmüyor mu? Çavuş — Kara Kuvvetlerinden mi, Hava Kuvvetlerinden mi yoksa Deniz Kuvvetlerin­den miydi, açıklamayacağım, tarafların kimliklerini giz­li tutmakta kararlıyım — evet çavuş, sırım gibiydi, ,gençti, sokulgandı, buyurgan bir erkek sesiyle konu­şuyor, sekerek yürüyordu. Boynuna kadar ilikli ünifor­masıyla görkemli bir savaşçı izlenimi veriyordu.

Günün birinde, tezgaha evin hanımı bakarken (ko­cası, öğle yemeğini yiyordu o sırada) dükkana girmiş çavuş. Ne olup . bittiğini, ne olup bitmediğini tamtamı­na söylemek güç. Anlaşılan, çavuş, bir paket sigara is­temiş. Sonra da küçük bir vermut. En sonunda da tez­gahın yanı başında duran radyodaki spor programını dinlemek için izin almış. Belki de orada biraz daha kaçmak özrüydü bu. Her neyse, kız peki demiş. Bir ça­vuşun hatırı kolay. kolay kınlamaz, hele böyle bir ça­vuşun. Galiba, o gün başka bir şey istememiş . çavuş. Bilemediniz, kızla anlamlı bakışlar atmışlardır birbir­lerine, dedikodu düşkünü, uyanık müşterilerin duya­mayacağı. kadar alçak sesle birkaç tatlı . söz mırıldanmışlardır.

üç kez daha koca yemeğini yerken karısıyla çavuş gevezelik etmişler. Bu arada  flört ilerlemiş. Derken koca üşütünce ilişki ' flört sınırını aşmış. Nerede, nasıl buluş­tuklarını keşfedebilen çıkmadı. Önemli olan, birbirleri­ne aşık olmaları, Triston ile Isolde ya da Paolo' ile Francesca gibi yasak bir aşk yaşamaları.

Sonra da Yazgı, yasa-dışı aşkı dışlayan, bu tür bir -aşkı yaşayanları genellikle cezalandıran yazgı, çavuşu başka bir bölgeye atamış.

Ayrılık acısını, ancak aşıklar bilir, derler. Kızcağız o kadar gözyaşı döktü ki gözleri kan çanağına döndü. İştahı kesildi. Allığının altından bir zamanki ince has­talık belirtileri yine seçiliyordu. Bu belirtiler, kocasının ikirciklenmesine yol açtı, oysa ne gariptir, aşk ilişki­si doruğundayken, ortalık gül bahçesiyken, hiç kuşku düşmemişti içine.
                                                                                          
Yakından izlemeye başladı kansını. Suskunluk an­larında, gözünü onun üstünden ayırmadı.' İç çekişleri­ne, uykusunda' sayıkladıklarına kulak kabarttı. Köşeyi bucağı karıştırırken, bir kartpostalla bir kitap keşfet­ti, ikisinde de aynı el yazısıyla aynı erkeğin adı vardı. Çavuşun hangi alaydan olduğunu öğrendi, karısının inlemelerinin, iç . çekişlerinin, dalıp gitmelerinin nedeninin yalnızca bir erkek değil aynı zamanda bir asker olduğunu kavradı. En sonunda da müthiş bir keşifte bulundu: Gerçekten aldatılmıştı. Uçak pullarıyla uzak' bir bölgenin posta damgasını, ayrıca çavuşun imzasını taşıyan aşk mektuplarını da bulmuştu ya. En ufak kuş­kusu kalmamıştı artık, evet.

Beş, ay süreyle, kıskançlığın o zehirli hançerini.- sıska, hastalıklı bedeninde taşıdı durdu zavallı. Bir kuş. yuvası bulup yakınına gizlenen, yumurta' sayısının her geçen gün artışını gözleyen bir çocuk gibi, kansının. değerli şeylerini sakladığı tahta kasaya bir anahtar uy­durarak gizli mektupların çoğalışını gözledi. Kansına. balayı sırasında armağan etmişti bu kasayı, «sırlarını. burada saklarsın,» diyerek. . Nankör kız da sözünü din­lemişti, işte.

Her gün, o kaçınılmaz . öğle yemeği saatinde, ' tez­gahta kocasının yerine geçiyordu. Gelgelelim, kocanın. yemekte gözü yoktu. Hemen karısının odasına koşuyor. çekmeceyi çekip yığınla iç çamaşırının altından kasa­yı çıkarıyor, cebindeki küçük anahtarla açıp yeni ge­len mektubu okuyordu telaşla. Mektup gelmemişse, 21 Ağustos tarihli mektubu bir daha okuyordu; öylesine gerçekçiydi ki bu mektup, bir Fransız filminden alınma diyaloga benziyordu. Sonra dağıttıklarını yerli ye­rine koyup mutfağa koşuyor, birkaç kaşık çorbayla bir dilim ekmek atıştırıyordu. İki hırsızın yaşadıkları tut­ku gırtlağına saplanmışken, yutkunması ve yutması ola­nak dışıydı.    
                                                         .
Yüreği bunca kıskançlık ve nefreti kaldıramaz hale gel­diğinde tezgahtaki çekmeceden tabancayı ve kurşunla­rı çıkardı; yıllar önce, bir müşteri bırakmıştı bunları borcuna karşılık, borcunu da ödememişti. Tabancayı doldurdu.                              ,

Güneşli bir sabah, saat tam onda, dükkan müş­terilerle dolup taşarken izin istedi, dükkanıyla evi ara­sındaki sahanlığa daldı. Birkaç saniye sonra müşteriler bir kavga, ses duydular, bir kadın çığlığı, üç' el ateş.. Evin önünde, bakkalın karısını dizüstü çökmüş buldu­lar, hala çığlık atıyordu, ' bakkal da, titreyen elinde ta­bancası, karısını yerden kaldırmaya çalışıyordu. Evin ' ön kapısı açıktı. Aralıktan, haki pantolonla çizme giy­miş bir erkeğin bacaklarını gördüler. Yüzüstü yatıyor­du, başıyla gövdesi evin içindeydi, sokaktan görünmü­yordu.

İlk konuşan, koca oldu. Gözlerini karısından ayırıp korkudan. şaşkına dönen kalabalığa baktı, en hatırlı müşterisini seçti aralarında. Birkaç adım attı, eşikte durdu.

«Polis çağırabilirsiniz,» dedi.
Karakolda, aldatılmış bir koca olduğunu söyledi. Baş- komiser, «pek alışık olmadığımız bir olay, değil mi?"" dedi. «Genellikle karılarınızı ■ öldürürsünüz siz. Onlar aşıklarından daha güçsüzdürler.»

Adamcağız bu  sözlerden kötü yaralandı;

«Asla,» diye karşı çıktı. «Karımı asla öldüremezdim. Dünyada varım yoğum o. Zarif, güzel, aynca çalışkan bir kadındır. Bana dükkanda yardımcı olur, defter tu­tabilir, toptancılara yazılacak mektupları yazar. Yemeğimi hazırlamayı bilen tek insandır bu dünyada. Neden .öldürmek isteyeyim ki kanını?»

«Anlıyorum,» dedi başkomiser. «Demek o yüzden ,aşığını öldürdünüz.,,

Adam, hayır anlamında salladı başını.

«Yine yanıldınız. Çavuş —kanının aşığı yani — uzak bir yere atanmıştı, buradan çok uzaklara. Ben aralarındaki ilişkiyi o gittikten sonra öğrendim. Yolla­dığı mektupları okuduğumda. Her şey' apaçıktı, mek­tuplarda. Hele bir tanesini ezbere biliyorum, en                 rezilcesini.

Başkomiser, hiçbir şey anlamamıştı. Sesini çıkar­madan kocanın sözünü bitirmesini bekledi; o da bitirdi: «Ah o mektuplar! Canlı olsalardı, hepsini teker te­ker vururdum. Müzırdılar - tıpkı kitaplar gibi. Bir uça­ğa atlayayım dedim, gideyim buradan. Buralı bir ça­vuşu öldüreyim diye de geçti içimden, varsın o olma­sın, yeter ki hepsi başka erkeklerin karılarıyla keyif çatamayacaklarını öğrensinler, ders alsınlar. Gelgelelim alayın öbür askerleri gözümü korkutuyordu; askerler birbirlerini nasıl tutarlar, bilirsiniz. Yine de bir şey yap­mak zorundaydım. Yoksa çıldıracaktım. O mektupları kafamdan atamıyordum bir türlü. . Mektup gelmedi mi, o gün içim içimi yiyordu, karımdan daha küskün olu­yordum. Buna bir son vermem gerekiyordu, değil mi? Bugün, tasarımı gerçekleştirdim sonunda. O anı bekle­dim, sefil herif sokağın ucunda belirdiğinde, eve koş­tum, kapının arkasına gizlendim, pusuya yattım.,,

«Aşığı mıydı gelen?» gibi budalaca bir soru sordu başkomiser.

«Tabii ki değildi. Aşığını öldürmediğimi söylemiştim size. Mektuplardı. Gerçi çavuş gönderiyordu onları ama elden veren oydu. Hemen her gün, kapıdaydı, sırıtıyor, o iğrenç zarfı uzatıyordu. Tabancayı üstüne doğrultup üç el ateş ettim. Gıkı çıkmadı; yığıldı kaldı. Hayır ko­miserim, kanının aşığı değil. Postacı.» .

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.