Reklam Alanı

Marta Lynch - Latin Âşık



MARTA LYNCH
Yazarın ilk romanı Kırmızı Halı, 1958’de Arjantin başkanı olan Arturo Frondizi’nin yükselişinin öy­küsüdür. Yazar, bu romanda, kendisinin de katıl­dığı bir seçim kampanyasından yola çıkarak ikti­dara erişme konusunu çeşitli seslerden anlatmak­tadır. Marta Lynch’in romanlarından siyasal dün­ya asla eksik olmaz. La Senora Ordonez’de geçkin bir kadının ağzından Arjantin’in tarihini verir: Ka­dın başkişiyle tarihsel olaylar birbirlerine ve bir­birlerinin gizlerine ayna tutarlar. Irmağı Geçiş, as­keri rejimce sakıncalı bulunup yaktırılmıştır.

Lynch’in öykülerindeyse daha kişisel temala­ra, günlük aşk kırgınlıklarına, sırmadan kişilere rastlarız. Hemingway, Turgenyev, Katharine Mansfi­eld, Günther Grass, yazarın en çok önemsediği ya­zın insanlarıdır.

Lynch, 1985 Ekiminde intihar etmiştir.
Latin Âşık
Önce şaka ediyor sandım, değilmiş. Kata şöyle' göz atıp anahtarı bana verdikten sonra bu hakkı bulmuştu ken­dinde. Naylon yüz geçirilmiş koltuklarla ' plastik çiçek­ler arasında dururken yüzünü buruşturdu hafifçe: «Rü­küş,» diye bildirdi düşüncesini. «Adi» ya da «pejmür­de» gibi bir sözcük kullanabilirdi pekala, doğuştan çek­tiği yadırgılığı dile getirdiği o kötü şiirde yaptığı gibi. Ama «rüküş» dedi, tüylerim ürperdi.



Evet işte: Şu naylon, şu çiçekler, şu ' daracık yatak - evim olacaktı benim. Naylon döşemeye' ve berbat kül tablasına (hela kapağı biçiminde - sözümona hınzırca -mavi porselenden) uyan üç - renkli tülün ancak örttü­ğü pencereden ışık doluyordu odaya. Mutfağı  gözden, geçirip döndüğünde, tablayı minderlerin altına gizle­miştim ama minderleri kaldırdı, eliyle koymuş gibi bul­du tablayı. Ondan hiçbir şey gizlenemez. Alaycı bir ba­kışla neden aldığımı sorduğu Joie de Vivre güzellik kre­mi. Ya da oldukça özel bir mektup. Ya da belli gün­lerde . gözlerimin altında beliren halkalar. Hiçbir şey. «Peki, kaldır onu, hiç değilse bir kerelik anlaştık." Yi­ne de eklemekten geri kalmadı: «Fena değil,,, ve bir­denbire eve alışmış buldum kendimi. O andan sonra yaşamımız, bir yemek odası — rüküş bir yemek odası — bir banyo, bir mutfak, küçük bir taraçaydı. Pencerele­rin herhangi birinden sokağı görmek güçtü: Hepsi çok yüksekti, benim göz çizgimin üstünde. Yatak oda­sındaki . pencereyi saymazsak. Oradan, komşu balkon­ları, yapının altındaki gürültülü yolu görebilirdim. Faz­la çaba istemeyen, kendisini amacından saptırmayan şeylere gösterdiği olanca iyi niyetle benim yaşamımı bu üç rüküş yerleşme birimine nasıl sığdıracağını kararlaştırma çabasındaydı.
   
Kahverengi gözlerinde yan tutmayan bir bakış. vardı: Ne soğuk,. ne yıldırıcı. Düpedüz gözdüler. O göz­leri, her tavırda açığa  vurulan bir tutkuyla sevmiştim.

, Birçok kere, onun başını döndürdüğümü sanmıştım, ama yoo. Tapılmayı olağan karşılıyordu. Haksızlık et­meyeyim: O da tapıyordu bana, arasıra da olsa. Hiç kimse, bir erkekle. bir kadının aynı anda aynı köşeye varmalarını bekleyemez. Belki de, bu katı tutmaya ka­rar verdiğimizde, ben bunu beklemiştim gerçekten: Ama pek umut bağlamadan, karanlıkta, bozuk bir asansör­de tek başına kıstırıldığını bilen birinin  yakınması gi­bi. Alarm çalar, gelecek güvencelerle birlikte... yine de tehlikenin birazını, kuruntudan bulanarak ta içinizde duyarsınız. Geceleri korkacağımı söyledim ona ve söz­cükler odayı dolaşıp masayı aydınlatan bronz taklidi avizelere asılı kaldı.

Yaşamaya başladım orada. Güç geldiğini söyleyebi­lirdim istesem, ama yoo. Çıldırtıcı yanı bu ya işte: Güç bile değil. Böyle bir yerde yaşamınızı geçirebilir, ihtiyarlayabilirdiniz pekala. Bu tür aşk, kişiyi yabancılığa zorlayan kötücül bir döngüdür. Belki de yabancılığın ne demek olduğunu ondan öğrenmişimdir.

Gezgin bir satıcıya onun kadar benzeyen bir erkek görmemiştim daha önce; sürekli olarak, çantasını eline tutuşturmak geliyordu içimden, ama yoo. Aslına bakılır­sa, yaşamı öylesine kılıkılına programlanmıştı ki yanıl­maktan korkmadan izleyebilirdim  kafamda. Şu kadar saat burada, şu kadar saat arabada, şu kadar seninle (demesine ramak kalmıştı.) Ama yoo. Ne de olsa son çözümde, oldukça zarif bir erkekti. Kendisine kalsa, as­la hoşça kal - deyip gidemezdi. Zaten gözümüz bir şey görmüyordu ki, boğazımıza kadar ilişkiye batmıştık,  kimse o anda yüzmekten vazgeçemezdi: Şu kat, rüküş .çiçekler, zindan pencereleri yerli yerindeyken.

Odalardaki küf kokusundan kurtulmak için ' iki gün uğraştım. O, ne destekledi, ne karşı çıktı. Seviştik. . Be­ceremedik: Arasıra böyledir. İlk keresinde zaten bece­rilmez, nerede olursanız' olun. Yer değiştirince de tökez­lenir. Otel odalarında, arabasında, yazıhanesinde seviş­miştik, bir keresinde de az kalsın uçakta. Bu sefer feciydi ama, ben de suçu, tenimi olduğundan da solgun ı göstererek dikkatimi dağıtan sevimsiz pembe ışığa yük­ledim. Sessizce, gözleri yumulu, sevişiyordu benimle. Onun bambaşka düşler kurduğundan kuşkulanmaya başlayınca büsbütün bozuldum. Doruğa ulaşmakta epey zorlandık. Gelgelelim her evin açılışının tarihsel bir ya­nı vardır, düpedüz kiralık bir ev de olsa. Günışığı pem­beden maviye döndüğünde, solduğunda ve yitip gitti­ğinde mutluyduk galiba. Kalktı, ince, zarif gövdesiyle banyoya süzüldü. Dişlerinin arasından ıslık çalışını du­yuyordum, kalkmaya davrandım. O anda eli, bacağımı :yakaladı, aşağılara indi, yukarılara çıktı, beni silahsız bırakıncaya kadar. Bir kadını okşarken yüzü nasıl böy­le taş gibi olabiliyor acaba? Gerçek bir profesyonelin garantili «getirme» yöntemi; demek istediğim: Birbiri­mize aşıktık, . ilk adımı çoktan atmıştık. Önceleri, göz­leri hep yaşaracak gibiydi, o kadar duygusaldı ki, acı- çekiyor sanırdınız, ama yoo. Yalnızca bu tür işleri çok ciddiye alıyordu ve kadınının gözlerine delici bir yo­ğunlukla bakıyordu.

Sevmek, okumak, kentin önceden saptadığımız ke­simlerinde elele dolaşmak... Sık sık aşkından söz edi­yordu bana. Tanrı biliyor ya, bütün bunlar çok hoş ola­bilirdi. Hoşluktan yana bir. aksama olmamıştı gerçek­ten; bir kere daha sevişebilirdim onunla ama vakit yok­tu; giyindiğini, arka' sokağa . açılan pencereye baktığını gördüm. Evi, bu sokakta. Asıl evi yani. Ne naylon, ne de ikül tablası niyetine kullanılan gülünç hela ka­pakları vardır orada. Asıl evi; bu katı tutmamız söz- konusu olduğunda yerin uygunsuzluğunu gündeme ge­tirdim, evine çok yakındı, bir köşe ötede. Hak verecek sandım, ama yoo.

<<Bu bir uzaklık sorunu değil ki, sevgilim,» diye açık­ladı.

Ona, ne kadar serinkanlı olursa olsun, durumun ola­ğan bir durum olmadığını göstermek istedim. Yanıtı mantıklıydı: Aşk hiçbir zaman olağan bir durum değil­dir ki zaten.

«Evinden iki köşe ötede,» diye direttim. Bir uzaklık sorunu değildi bu aslında. Yoksa uzaklığı oranında önemini yitiriyor muydu bence? Öyleyse, evindeki otur­ma odasında sevişecektik eninde sonunda ya da havuz başında (evinin düzenlenişini biliyorum, eşyaların ye­rini, kitapların sıralanışını, yattığı odayı; hepsini göz­lerimin önüne getirebiliyorum). Demek, biz sevişirken, karısı seramik yapacaktı. Ya da başka bir el sanatıyla uğraşacaktı: Sinirlere iyi geliyormuş diyorlar. Bir kere daha hayır dedim ama hafif çıktı sesim, çünkü onun yanında her şeyi yitirmek korkusu doluyordu içime (benim olmayan «her şey»; hiç değilse her olmayan şeyi,, Onunlayken hep zayıftım, kuruntuluydum.

«Peki, kiralayalım bu katı,,, dedim.

Bana önce anahtarı, sonra çiçekleri, ışık altında bi­razcık sevişmeyi ve gerçek bir ev verdi. Vicdanını uyar­mak adına asıl evini gösterdim, ama yoo. Kişiliğinin. apaçık bir parçası: Ahlaksal unutuş; kişilik bölünmesi de var bu arada. Bana da bulaşacaktı az kalsın, elinin altındaki çıplak kalçalarımla, tarzı belirsiz bir mimari­nin yeşilimsi cephesine bakarken. Garaj kapısını göre­biliyordum, birinci kattaki pencerenin , birazını, taşlar­dan örülmüş çiti. Bir poligondaymış gibi hızla gidip ge­liyordu. Birazdan, dun diye yok oluyordu sağ köşede,. sonra pat, ortadaydı, tamam, başı genç bir Romalı gibi, saçları kıvırcık, kaşlarının arasında azıcık fırlak bir kemik, birazdan, 604 numaralı katın penceresinden, al­tıncı kat, tıpkı Kennedy gibi ama ne kalabalıklar var. ne CIA ajanları, ne de Jackie'yi itip kakan polisler. Jackie, zavallıcık, vurulmamak için sürünerek uzakla­şıyor, ama burada ne Jackie var, ne CIA, ne de kala­balık; bir polis memurcuğu bile yok, ikimiz varız. yal­nızca, her zamanki gibi, bu deli sayıkla­masında, aşktı tabii, sonra bir kadının tüfekle bir erkeğe nişan alışı. Alabilirdim, pencereden - ama yoo. Ona bakıyordum yine, durgundu, yatışmıştı şimdi, soğuk su iyi gelmişti güzelim organına, kıpırtısızdı; bakıyordum ona - bir kere daha gözlerindeki ürpertici bakışı gör­düm, ne aşk ne de yalnızca hüzün. Penceremin dışın­daki yeşil cepheli ev' canını mı sıkıyordu, anlamaya ça­lıştım. Boyunbağını taktı, bej gömleğini giydi. Tabure­ye çökerek seyrelen siyah saçlarını özenle fırçaladı. Ya­tağın ucuna iliştiğimi anımsıyorum, çıplaktım, mutsuz­dum, ne yapacağımı kestiremiyordum. Yine okşamaya başladı beni, her şey tamtamına tasarladığı gibi oldu: Çok doğal ve acılı. Günlük günah — günah idiyse — evin tam karşısında da aynı günahtı, And Dağları'nın tepesinde de; onüç bin kilometre uzakta da işlense (söz­gelimi) günah, günahtır. Ama yoo. Son birkaç sevişmemiz daha iyiydi, bu yaşama alış­maya başladım. Sabah kahvaltımı, şık bir barda edi­yordum, çok geçmeden kapanacaktı, tek müşteri ben­dim çünkü. Saygıyla, Hanımefendi, diyorlardı bana; kahvemi keyifle yudumluyordum. Öğle yemeğinde onun işten gelmesini bekliyordum; telefonda kısa konuşmalar yapıyor, benim sesimi duyunca neşeli bir kahkaha atıyordu. Bir süre önce, bu kahkaha umut anlamına gel­mişti, ama yoo: Artık konumum kesinleşmişti, onun evinden iki köşe ötedeki katla (yatak odasıyla, banyoy­la, mutfakla, hiçbir anının başaramayacağı ölçüde be­ni çarka sımsıkı bağlayan bütün nesnelerle). Burada­sın işte, diyordu hepsi. Bir gün, kendisi de söyledi za­ten: «Buradasın işte, yerleştin evine.» Demek benim burada olmamı elde bir sayıyordu, birkaç gün sonra, ka­pıcıdan sıcak merhabalar duymaya başladım, bizim sa­hanlığın öte ucundaki kadınlardan daha yaşlı, daha suskun bir kadın keşfettim, hepsinin bu yapıda tutulma nedenleri aynıydı.


Eve sevimli bir görünüm vermeye çalıştım, garip­tir ama göze batan birtakım ayrıntılar yerinde dursa da, gün geçtikçe düzelmeye başladı ev. Rüküşlükleri bi­le gözüm görmüyordu nerdeyse. Üstünde deliler gibi se­viştiğimiz sedirin naylon yüzünü söküp atmayı başar­dım. İki koltuğun yerini değiştirdim, süslü çorba kase­sini kaldırdım.

Her gün, kara derili bir , . Kızılderili kadından çiçek alıyordum, onu her gün ı.azelenen güllere alıştırmaya çabaladım. Farkında mıydı bilmem, ama güller, döngü- sel yaşamlarını usul bir dirençle tamamlıyorlardı: Ön­ce açılıyor, sonra soluyor, ölüyorlardı. Bir ara, yatak­tayken, «Güllerini görmediğimi sanma,» dedi ansızın.

Pencereden, onun geliş gidişlerini gözlemeyi öğren­dim. Araba, giriş kapısında: Belki de evdedir. Araba yok: Gitti demek. Benimleyken, evinin sokağını çapraz lama kesen caddenin bitimine bırakırdı arabayı. Araba, başlıbaşına bir sorun, demişti bir keresinde içtenlikle. Ama yoo. Çıkarken kimseye rastlamıyordum ki ben, hiç kimse bizi birlikte görmemişti. Her hafta sonu, aynı abartılı işkenceyle geçiyordu. Cuma ikindileri o yok oluyordu çünkü ' bu kentte' yaşayanlar, Cumaları, bir tür .sapık ve bulaşıcı sürü - ruhuyla dirilirler); ben de önüm­deki iki günü elimden geldiğince doldurma çabasında buluyordum kendimi - o iki gün, yarı-sürgün gibi yaşa­mak, önceleri çıldırtıyordu beni. Konuşacak birilerini aradım, arkadaşlar edindim, yemekler pişirip kendim gibi yalnız insanlarla ilişkilere giriştim. Arasıra, birbir­lerine aşık -hala mutlu — bir çift geliyordu evime. Belki de tek başına yaşayan bir kadının evinde, dingin­likten çok mutluluğun tersini gözlemlemek, içlerine su serpiyordu. Cuma gecelerimi, uzun Cumartesilerimi, sıcak, soluk Pazarlarımı tıkış tıkış dolduruyordum. Ka­zaklar gibi içiyordum: Sigara, içki. Pazar sabahları, göz­lerime, şişkin gözkapaklarıma bakınca yatağa sürük­leniyordum yine, ölsem diyordum içimden. Derken, bi­rinin söylediği şarkı çalınıyordu kulağıma, bir köpeğin çılgınca havlaması, ' bir kumru, sokaktan gelen sesler, kornalar. Cumartesinin onun ev-erkeği günü olduğunu böylelikle keşfettim, öğretmenlerini hoşnut etmeye çalı­şan uslu bir öğrenci havasıyla yerine getiriyordu gö­revlerini. Mavi T-şörtüyle, evinin merdivenlerinden ini­cini gözlüyordum, sarhoş yalpalamasını andıran kendi­ne özgü yürüyüşüyle arabasına gidiyordu. Pencereme bakmasını sağlamaya çalışıyordum, ama yoo. Hadi ha­di, diyordum telepati, parapsikoloji, her ne' varsa, yar­dımıma çağırarak: Kaldır, başını hadi, seni gözlediği­mi düşün, bak buradayım. Hiçbirini yapmadı. Bir gün, .çocukları çıktı ^ ortaya. Sekiz yaşında bir oğlan, tıpkı onun başı, onun burnu. Doğruyu söylemek gerekirse, hiç kimse, sekiz yaşında bir çocuğun burnunu bir kö­şe öteden seçemez tabii. Yine de’ yemin ederim. onun . saçlarıydı, onun burnuydu tıpatıp. Arasıra bir görünü bir kaybolan dört çocuktan yalnız bumu ona benzeyen bu oğlan kaçırıyordu keyfimi.


Daha önce bir yerde demiştim ya, bir erkekten vaz­geçebilirsiniz pekala, ama çocuğunuz olabilecek birin­den asla vazgeçemezsiniz. Viskimi almak için odaya. döndüğümde, midem bulanıyordu, yine de toparlandım, o hafta sonu için belki dört-bininci çağrımı tasarladım: Status'ta öğle yemeği, Pacifico'da film, La . Sueca’da çay, Mariana'nın evinde akşam yemeği - Mariana da onun metresiymiş bir zamanlar. Kendi kendime, aynı kırgın­lık, aynı çılgınlık bir adım ötede işte, diyordum. Ne vatr ki Mariana, bu tür bir evde hiç oturmamıştı, namluyu ona doğrulmamıştı: Benim ayrıcalığım buradaydı, bu ayrıcalığı canla başla savunmakta kararlıydım. Maria, bir uyarıydı yalnızca, kendimi tutamayıp yine pencere­nin başında yerimi aldım. Bu rastlantı iyi mi olmuştu? Cumartesinin Pazara göre daha «boş» bir gün olduğu­nu keşfetmiştim, Pazara katlanmak daha kolay gele­cekti böylelikle; hiç değilse, Pazartesi sabahının tele­fonuna, telefondaki sese az kalmıştır.

Bir terslik, kopukluk olur sanmıştık, ama yoo. Ka­pıyı açıp duralamak, o incecik gövdeye dokunmak, çok- sevdiğim gözleri, saçının inatçı kıvırcıklarını görmek, gülümsemesiz bir öpücük, bir tane daha, önce de son­ra da, nefis öpücükler, olağanüstüydü hep. Yalanım yok: Öpüşleri nefisti. Kırksekiz saatlik çoraklık bastır­madan, Cuma gecesinden kopup gelen uzun öpüşmeler. Onları unutmadım hala. Ya da yürüyüşe çıkardık, de­nize. doğru, kumsalın kuru, çakıllarla kaplı köşesine. Ya da Barranca Bahçelerine gidip fıskiyede ellerini yıka­yan çıplak kadınımıza uğrayabilirdik. Tutuklular gibi yaşıyorduk sanabilirsiniz ama yoo. Bazı alışkanlıklar geliştiriyorsunuz, ' arada, keşke diye hayıflandığınız ya­şama göz atabileceğiniz saygın gelenekler. Onun kitap­ları okşarcasına karıştırışı gibi; Alman kuramcılardan nefret edişi gibi; . edebiyatın hiçbir türüne ilgi duymayışı gibi; iskemleye rastgele  geçirilmiş izlenimini veren ce­keti gibi. Çok sevimli buluyordum bu huyları.

Mahallemizin en ucuz kuaförü, Ruth'tu; saçımı ka­tın havasına uyacak adilikte kıvırıyordu. O, saç biçi­mini bindebir fark ediyordu, ama paylaştığımız ortam­da, ucuz lülelerin gölgesindeki uzayan bekleme anına bayılıyordu. Çok geçmeden böyle yaşamaktan, daha ön­ce denediğim yaşama biçimlerinden çok daha fazla keyif duyduğumu ayırdettim, daha' da kötüsü: Zamanla geç­meyecekti. Onun aklını başına toplayacağını sanabilir­diniz, ama yoo. Aksatmadan gelip gidiyordu, düzenli, derli toplu: İş yerinde şu kadar saat, evde şu kadar, bi­zim orada şu kadar. Benimle fazla kalmıyordu, üç saat kadar. Birlikte uyuyorduk; en iyi ilişkilerin uykuda ku­rulabileceğini o zaman öğrendim. Yatak, bizim koku­muzu istiyordu. Gelgelelim, sürgün cumartesilerden bi­rinde, erkenden başladı yağmur. Onun evine girişini, sonra çıkışını, çocuklarını arabaya yerleştirişini, karısı­na kapıyı açışını gözledim. Uzaktan bakınca anlarsınız bazı şeyleri: Sözgelimi, canının sıkıldığı doğruydu, gö­revine duyduğu bağlılık da. Doğru diyorum, ama ille de gerekli değildi. Bu adama bir can. borcum olduğunu da anladım, sağolsundu ve sağ olduğu sürece teşekkür borçluydum ona. Yine de benimle birlikte olmamayı seçtiği anlar vardı, o zaman yüreğin ölümü başlıyordu yeniden, yaşayamama, engeller, sonunda da bitkin düş­me.

Karısını ön koltuğa oturttu, sonra çocukları yerleştir­di. Gözümü, bir süre kaçırmış olmalıyım çünkü bir da­ha baktığımda araba geri dönmüştü, kadını göremiyordum artık, yalnızca çocuklar vardı, burunlu oğlanla ba­basının yüzündeki çaresizliğin tıpkısını yansıtan cılız bir kız. Onun, sırtında alışveriş torbalarıyla arabaya binişini, eve dönüşünü, üç karton kutuyu üstüste koyu- şunu, gidip . yeni torbalar getirişini gözledim. Görüntü­yü çarpıtacağına daha da belirginleştiren, netleştiren, renkli bir şipşağa dönüştüren cömert bir camın altında o bir böceği nasıl inceliyorsa ben de öyle inceledim onu soluğum kesilerek.. O Cumartesi, yüreğimden bir şey koptu, bugün, apayrı bir Cumartesi, onsuz, bir çağ­rıya katıldığımda anımsadığım kadarıyla. Aklımı en çok karıştıran şeyin, garip burunlu oğlan çocuk oldu­ğunu söyleyeceğim ister istemez,  onun şeytansı ve saf niteliğini taşıyan oğul. Çocuk, onun ölümünü görecekti sözgelimi.

Asıl sorun, Pazartesi günü döndüğünde, öpüşlerin­den eskisi kadar hoşlanmamdı. Duyduğum kırgınlıktan ya da büyütecin altında izlediğim sahneden sonra bir şeylerin. değiştiğini sanabilirdiniz. Ama yoo. Bunlar sa­yılmazsa, mutlu geçen o Pazartesiden sonra hafta so­nunu kaygıyla bekledim, pencereden bakmadım bile. Arabasını yerleştirişi geldi gözlerimin önüne, yine kırıl­dım. Böylesi daha iyi sevgilim, dedim bavulumu kapa­rak. Belki- başka bir yol seçmem daha doğru olurdu, ama yoo. Pencereden eğildim, onun arabayı kaldırıma yanaştırışmı izledim. Bana müthiş tatlar bağışlayan o incecik bedeni gördüm. Sonra birkaç parça giysi aldım yanıma, tiksinç eşyaları yerli yerlerine koydum, kapıyı kilitledim ve bir daha yüzünü bile görmedim onca el üstünde tuttuğum sevgilinin.







Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.