Reklam Alanı

Koşullu Etik: Mutlakçılık ve Görelilik Arasında Orta Yol



Koşullu Etik: Mutlakçılık ve Görelilik Arasında Orta Yol

Evrimsel etik bölümünün sonunda ahlaklılığın kökenleri ve gelişiminin açıklanmasının yanı sıra normatif bir evrimsel etiğe de yer verilmesi bakımından Shermer’ın görüşlerine değinmek yerinde olacaktır. Ahlakın kökenini ve din ile ilişkisini açıkladıktan sonra, Shermer olabildiğince evrensel bir etik anlayışının nasıl inşa edilebileceğini tartışmaya başlar. Olabildiğince evrensel ifadesini kullanmak yerinde olacaktır çünkü ona göre istisnasız dünyadaki herkesi kapsayan, her koşulda ve her zaman geçerli olabilecek mutlak ahlaki ilkeler bulunmamaktadır. Eğer Shermer’a göre ahlaklılığı belirleyen tek etken doğa yasaları olsaydı mutlak anlamda ahlaki ilkelerin olduğunu savunabilirdi. Ama o, doğa yasalarının yanında kültürel güçlerin ve benzersiz tarihsel yolların da ahlaklılığı etkilediğini düşünmektedir ve bu unsurlar mutlak ahlak ilkelerinin elde edilmesini engellemektedir. İnsani ve toplumsal yapıların ötesinde bir gerçekliğin olduğuna ve bilimin ve doğalcılığın bu gerçekliği anlamada kullanılabilecek en iyi araçlar olduğuna inanmasına rağmen, kesin gerçekliğin elimizde olup olmadığını asla bilemememizden ötürü doğa bilgimizin koşullu olduğunu düşünen Shermer, tutarlı bir şekilde koşullu bir etik anlayışını savunmaktadır. Doğru ve yanlış davranış ve değerlendirmeler konusunda herkesi, tüm koşulları ve zamanları kapsayan değişmez kuralların olmaması, insanları tam bir ahlaki nihilizme mi götürür? Her türden eylem eşit derecede doğru, her türlü yaşam tarzı eşit derecede kabul edilebilir midir? Shermer’in cevabı net bir şekilde hayırdır. Ahlaki görelilik ne kuramsal olarak ne bilimsel olarak ne de uygulama düzeyinde doğrudur. Ahlak ilkelerinin tamamen şartlar, kültür ve tarih tarafından belirlenmesi anlamında ahlaki göreliliğe de karşı çıkmaktadır.


Ahlak ilkeleri koşullu olarak doğrudur; yani çoğu zaman çoğu şartta çoğu kültürdeki
çoğu insan için geçerlidir. Shermer’in öne sürdüğü ahlak anlayışı ne tamamen mutlakçı ne de tamamen göreli bir ahlak anlayışıdır. Ona göre koşullu etik mutlak ve göreli ahlak sistemleri arasında makul bir yol oluşturmaktadır. Onun koşullu etik ile kastettiği şey, etikte çoğulculuk ilkesiyle yakından bağlantılıdır. “Çoğulculuk (bu kitapta sık sık benimsenen bir yaklaşım), ahlaki bir sorunu değerlendirirken dikkate alınması gereken pek çok bakış açısı olduğunu ve hiçbir etik kuramının tüm ahlaklı ya da ahlaksız davranışları tek başına açıklayamayacağını savunur”  Ona göre ahlak, hem bireyleri hem de grupları etkileyen evrimsel ve tarihsel güçlerin doğal sonucudur. Daha önce ifade edildiği gibi o, aşkın bir ampirizmi desteklemektedir. Onun sunduğu ahlak öğretisi aşkındır çünkü “evrilmiş bir insan psikolojisi mekanizması olarak ahlak anlayışı, bireylerle grupları aşar ve türe aittir. Ahlak ilkeleri bizim dışımızda mevcuttur ve gayri şahsi evrimsel, tarihsel ve kültürel güçlerin ürünleridirler”. Diğer birçok memeli hayvanla paylaştığımız ahlak öncesi duyarlıklardan, insan türüne özgü olan davranışsal sağ kalım repertuarımızın bir parçası olarak gelişen ahlaki duygularımıza doğru evrilen bir ahlak anlayışını savunmaktadır.


Bu ahlaki duygular belirli davranışlara yönelik hislerden daha derin ve daha evrensel bir şeyi temsil etmektedirler. Hangi davranışın ahlaki olarak iyi ya da kötü olduğu kültürden kültüre ya da zamandan zamana değişse de, “doğruluk ve gurur, suç ve utanç duygularında haklı ya da haksız olma anlayışı, evrimsel bir kökeni olan evrensel bir insani özelliktir”. Ahlaki duygular türümüzün bir parçası olarak gelişmiştir ve bu nedenden dolayı bireylerden bağımsız ve nesneldir. Kıskançlık, empati, gurur, sevgi, suçluluk gibi ahlaki duygular doğa tarafından insan evriminin bir parçası olarak üretilmiş ve geliştirilmiştir. Neyin doğru neyin yanlış olduğu kültürlere göre değişse de, bu ahlaki duygular evrenseldir.


Ahlak anlayışının hayatta kalmak için geçerli olan işbirliği ve özgeciliği destekleyen bir mekanizma olarak evrilmesi nedeniyle genel olarak insan türüne özgüdür. Ama diğer taraftan, herkesi, her koşulu ve her zamanı kapsayacak mutlak ahlak ilkeleri de
bulunmamaktadır. Ahlak ilkeleri birçok defa vurgulandığı gibi çoğu zaman çoğu koşulda çoğu insan için geçerlidir çünkü ahlaki duyarlıklar sadece evrimin değil, aynı
zamanda benzersiz tarihsel koşulların da ürünüdür. Koşulsuz, herkes için geçerli, mutlak ahlaki ilkelerin dayandırılabileceği tek temel olarak, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir Tanrı’yı düşünen ve hala mutlak bir ahlak öğretisi arayan insanlar, Shermer’a göre, “doğaüstü bir yanılsamanın pençesinde” yaşamaktadırlar. Peki mutlak ahlak ilkeleri yoksa ve ahlaki ilkeleri evrimin ve tarihsel koşulların bir ürünüyse, hangi eylemin ahlaki açıdan doğru hangisinin yanlış olduğunu belirlemenin bir yolu yok mudur? Her şey mubah mıdır? Shermer’in yanıtı bir kez daha hayırdır. Ona göre ahlaki açıdan neyin doğru neyin yanlış olduğunu belirlemek için kullanılabilecek üç ölçüt vardır: (i) önce sor ilkesi, (ii) mutluluk ilkesi ve (iii) özgürlük ilkesi.


Dünyadaki birçok toplumda birçok örneğine rastlanan ve Altın Kural olarak adlandırılan “kendine nasıl davranılmasını istiyorsan karşındakine de öyle davran” ilkesi, ahlaki eylemde bulunan kişinin, bu davranıştan etkilenecek kişinin tepkisini bilmediğinde ahlaki bir soru meydana gelir. Bu soru şudur: “Bu bana yapılsaydı ne
hissederdim?” Bu soru aynı zamanda “Bunu yapsam başkası ne hisseder?” sorusunun farklı bir şekilde ifade edilmesidir. Bu nedenle Shermer’a göre bir eylemde bulunmadan önce karşı tarafa “bunu yapsam ne hissedersin?” diye sormak, o kişinin tepkisini doğrudan öğrenmek anlamına gelir ve böylece eylemin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu belirlemekte bir ölçüt olarak kullanılabilir. Aynı amaçla kullanılabilecek bir diğer ölçüt de mutluluk ilkesidir. “Mutluluk ilkesine göre, her zaman başkasının mutluluğunu akılda tutarak mutluluğu aramak ve asla başkasının mutsuzluğuna yol açarak mutlu olmaya çalışmamak daha yüksek bir ahlaki ilkedir”.


Mutluluğu ya da mutsuzluğu nasıl tanımlarsak tanımlayalım, insan doğasının temel
güdülerinden biri mutluluk düzeyini arttırmak ve mutsuzluk düzeyini mümkün olduğunca azaltmaktır çünkü mutluluk insan ruhunu oluşturan duygular dizisinin bir parçası olarak evrilmiş bir duygudur. Ahlaki bir eylemde bulunurken kendi mutluluğumuzun peşinde nasıl koşuyorsak, başkalarının da bizim gibi kendi mutluluklarının peşinden koşma haklarının olduğunu hesaba katmalıyız. Tamamen bencilce ve açgözlü davranışlar sergilediğimizde ve başkalarının mutluluğunu ve özgürlüğünü göz ardı ettiğimizde, aynı şekilde onların da bizim mutluluğumuzu ve özgürlüğümüzü görmezden gelmelerini haklı çıkarmış oluruz. Mutluluk ilkesindeki mutluluk sözcüğünü özgürlük sözcüğüyle değiştirdiğimizde, ahlaki eylemlerin doğruluğunu ya da yanlışlığını değerlendirmek için Shermer’in önerdiği üçüncü ölçütü elde etmiş oluruz. “Özgürlük ilkesine göre, her zaman başka birisinin özgürlüğünü akılda tutarak özgürlüğü aramak ve asla başka birisinin özgürlüğünü yitirmesine yol
açarak özgür olmaya çalışmamak daha yüksek bir ahlak ilkesidir”.


Bu özgürlük ilkesinde kastedilen özgürlük siyasal özgürlüktür. İnsanların istedikleri yaşam tarzını seçmeleri, gerek toplumsal kurumlar gerekse diğer bireyler tarafından baskı altına alınmama durumu anlamında özgürlüklerinden bahsedilmektedir. Kendi mutluluğumuzu garanti altına almak için başkalarının da mutluluğunu göz ardı etmememiz gerektiği gibi, baskı ve dayatmadan uzak özerk bir hayat yaşamak için başkalarının da özgürlüğüne müdahale etmemek bir arada yaşayabilmenin en önemli koşullarından biridir. İnsanların sınırsız özgürlüklerinden vazgeçmeleri ve birlikte yaşadıkları diğer insanların da özgürlüklerini de önemsemeleri, onların genel özgürlüklerinin ve güvenliklerinin artmasına yol açmıştır.



Sonuç olarak evrimsel etik, insanların biyolojik, kültürel ve toplumsal ihtiyaçlarını düzenleyen ilkeler hakkında sağlam ve güvenilir açıklamalar sunmasına rağmen, doğa nedenselliğine karşı insan özgürlüğünden vazgeçmek zorunda kalmakta ve ahlaklılığın sadece evrimsel köklerine vurgu yaparak insanın bazı ahlak ilkelerini oluşturmasında etkin bir rol oynayan akılsal yanını göz ardı etmektedir. Sağlam bir ahlak felsefesinin insanın ne biyolojik yapısını ne de akılsal yanını reddetmesi gerekir. Bu iki yan insanın varlığını oluşturur.


Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.