Reklam Alanı

İnes Arredondo- Şunem




INES ARREDONDO

Meksikalı yazarların çoğu gibi yapıtlarında tarih­sel olaylarla sıkı bir bağ kurmuyor Ines Arrendo- do, Havva, Jocasta, Medoa, Şunem gibi kadın kahramanları, kendi bakış açılanyla bir daha yara­tıyor. 1965’te yayınlanan ilk öykü kitabı İşaret’te kullandığı «Havva, oyuna gelmişti» tümcesi şimdi­lerle - feministlerin sloganı oldu. Yazarın bütün öyküleri, San Lorenzo Irmağının kuzey kıyısında ge­çer. Nottinghamshire nasıl D.H. Lawrence'ın böl­gesiyse, bu açık, dümdüz alan da Arrendondo’nun bölgesidir. Kadın öykü kişileri, kendilerine yakış­tırılmış geleneksel kalıpları yıkarak kişiliklerini tanımlamaya çalışırlar. Arredondo’ya göre Da­vud'un «genç bakiresi» Şunem, erkek egemen bir toplumun kurbanıdır aslında.
Şunem
VE İSRAİL’İN BÜTÜN SINIRLARINDA GÜZEL BİR GENÇ KADIN ARADILAR VE ŞUNEMLİ ABİŞAÖ’I BULDULAR VE ONU KRALA GE­TİRDİLER...
VE GENÇ KADIN ÇOK GÜZELDİ VE KRALA BAKTI VE ONA HİZMET ETTİ; AMA KRAL ONU BİLMEDİ.
KRALLAR I: 1, 3-4
O yaz, kızgın bir fırındı. Gençliğimin son yazı. Kent, gergin, tutuşma öncesinin tortop yumağında,çiğ, göz kamaştırıcı bir ışıkta parlıyordu. O ışığın tam ortasında tek başıma, yas giysilerimle gururla dikiliyor­dum, san saçlarımla alevleri besleyerek. Erkeklerin ba­kışları, kirletmeden dolaşıyordu bedenimde, alçak gönül­lülüğümdeki gurura kapılıp ister istemez hafifçe selam veriyorlardı bana, saygıyla. Bütün tutkulara söz geçirebileceğime, çevremi saran ama beni asla dağlamayan bu kavurucu havadaki her şeyi arındırmaya gücümün yeteceğine  inanıyordum.

Telgrafı, aldığımda hiçbir değişiklik olmadı; duy­duğum üzüntü, dünyaya karşı duygularımı hiç mi hiç etkilemedi. Eniştem Apolonia, yetmiş küsur yaşında ölü­yormuş, beni görmek istemiş. Uzun yıllar evinde kızı gibi yaşamıştım, kaçınılmaz ölümünü düşününce içim gerçekten yanıyordu. Bütün bunlar olağandı, kuşkumu çeken en ufak bir belirti, en ufak bir ipucu yoktu. Ça­bucak yol hazırlıklarına giriştim, o kıpırtısız yazın ay­nı kavurucu yarısında.
Köye siesta saatinde vardım.
Boş sokaklardan küçük çantamla geçerken gündüz düşleri üşüştü kafama, gerçek ile zaman arasındaki alacakaranlık bölgede, aşın sıcağın bir oyunu olsa ge­rek. Anımsama değildi, hemen hemen tıpatıp yaşıyor­dum eskileri. «Bak Licha, arpalar açmış, yine.» O du­ru, handiyse çocuksu ses. «Margarita Ibarra'nınki gibi bir giysi almanı istiyorum, ayın onaltısı için.» Onun sesini duyabiliyor, yanımda yürüdüğünü algılıyordum, omuzlan azıcık kambur, tombul olmasına karşın çevik, mutlu ve yaşlı. Panchita teyzenin yanında yürümeyi sürdürdüm. «Tabii şekerim, Pepe'yi gerçekten beğenmiş yorsan... aslında öyle iyi çocuktur ki...» Evet evet, şu­rada, Tichi Valenzula'nın penceresinin altında durdu­ğumuzda aynen bu sözcükleri kullanmıştı, o neşeli gü­lümsemesiyle, pırıl pırıl, cin gibi. Biraz daha yürüdüm, kaldırım taşlan sise gömüldü. Siestanın bittiğini, dua saatinin geldiğini bildiren çanların tok, gerçekçi sesiyle gözlerimi açtım, uzun uzun baktım köye: Eskisi gibi değildi. Arpalar daha açmamıştı, ben de yas giysile­rimle eniştemin evinin kapısında ağlıyordum.
Ön kapı, her zamanki gibi açıktı, avlunun öbür ucundaki zakkumlar açmıştı. Her zamanki gibiydi de eskisi gibi değildi. Gözlerimi oğuşturdum, sanki buraya gelmiyordum, buradan ayrılmak üzereydim. Her şey belleğimde kımıldamadan duruyordu, sıcak ve sessiz­lik solduruyordu hepsini. Adımlarım, bilmediğim bir yankı çıkardı, Maria, beni karşılamaya geldi.
«Neden haber vermedin? Şey yollardık...»
Dosdoğru, hasta ihtiyarın odasına gittik. Eşikte ür­perdim. Ölüm öncesinin suskunluğu, bir karalık çökmüş­tü ortalığa.
«Sen misin Luisa?»
Sevgili sesi ölgündü, çok yakında bir daha konuşa- mamacasına susacaktı.
«Geldim enişte.»
«Tanrıya şükürler olsun! Yalnız ölmeyeceğim.»
«Öyle söyleme; yakında iyileşeceksin, görürsün.»
Hüzünle gülümsedi; yalan söylediğimi biliyordu ama gözyaşı dökmemi istemiyordu.
«Tabii kızım. Tabii. Hadi sen git, dinlen biraz, eve  alış, sonra yanıma gelir, oturursun benimle. Ben de uyumaya çalışayım şimdi.»
Eniştem, küçülmüş, bilgeleşmiş, dişsizleşmiş haliyle kocaman yatağın derinliklerinde yitmişken, yaşamın­dan geriye kalan her neyse, o belirsizliğe sürüklenirken, yanında olmak acı veriyordu; işe yaramayan, saç­ma bir nesneydi sanki, ölümün eşiğindeki insanlar gibi. Sıcak sofadan çıkarken derin bir soluk alınıyordu ister istemez, ışık ve hava açlığıyla.
Onun bakımını üstlendim, mutluydum da. Bu ev, benim evimdi; sabahları ortalığı düzeltirken eski, unu­tulmuş şarkılar mırıldanıyordum. Duyduğum erinç, bir gerçekten kaynaklanıyordu belki: Eniştem, göz korku­tucu, ürkünç bir şeyi bekler gibi beklemiyordu ölümü artık, tam tersine (geçen günlerin elinde) oldukça uzak, belki de çok yakın bir geleceğe bir çocuğun bilinçsiz sevecenliğiyle sürüklenmeye göz yumuyordu. Sık sık geçmiş yaşamından keyifle söz ediyordu, dedelerin torunlarıyla dostlukları sırasında yaptıkları gibi, kendi imgelerini bana vasiyet ettiğini düşünerek eğleniyordu.
«Küçük kasayı getir bana, şurada, büyük dolapta­ki. O evet. Anahtar, paspasın altında, Aziz Antuan'ın yanında. Anahtarı da getir.»
Çökmüş gözleri, hazinesini görür görmez ışıldama­ya başlıyordu yine.
«Bak: Şu gerdanlık - evliliğimizin onuncu yıldönü­münde teyzene armağan etmiştim bunu. Mazatlan'da, Polonyalı bir kuyumcudan almıştım, bana Avusturyalı bir prensesle ilgili bir dolu şey anlatmıştı, olamaz bir fiyat istemişti karşılığında. Tabancamın kılıfına gizle­yip getirmiştim gerdanlığı, arabada gözüme uyku girmedi ya çaldırırsam diye korkudan!
Alacakaranlıkta, taşlar capcanlı, ışıl ışıl duruyordu nasırlı ellerinde.
«.,, bu yüzük, çok eskidir, annemindi; bitişik odada­ki resme bak, parmağında göreceksin. Kuzenim Begona'nın dedikodusuna bakılırsa, annemin bir sevgili­si...»
Portrelerdeki hanımlar, dudaklarını kıpırdatıp yeni­den konuşurlardı, soluk alırlardı - eniştemin bir zaman gördüğü, dokunduğu bütün kadınlar. Onları gö­zümün önüne getirir, bu takıların anlamını kavrardım.
«Sana 1908'deki Avrupa yolculuğumuzdan söz et­miş miydim? Devrimden hemen önceydi, Colima'ya ka­dar gemiyle gidiliyordu... Venedik'te, Panchita teyzenin bir çift küpeye bayılacağı tuttu. Çok pahalıydı kü­pe, söyledim ona. «Kraliçeler takar bunu olsa olsa»... Ama ertesi gün gidip aldım.  Sence bunların bir anla­mı yok, sen doğmadan çok çok önce olan olaylar bun­lar. Viyana'da, teyzen çok gençken, çok da...»
«Yoruldun enişte, dinlen biraz.,,
«Haklısın canım. Yoruldum. Beni yalnız bırak, ' kü­çük kasayı da odana götür giderken. Senin olsun.»
. «Ama enişte ...»
«Hepsi senin olsun dedim, o kadar. Canım isterse , armağan edebilirim herhalde.»
Sesi çatladı, demin canlandırdığı görüntü siliniyor­du gitgide, yine ölümün kıyısında buldu kendini, sev­diklerinden ayrılmak üzereydi. Duvara doğru döndü,, ben de elimde kasa, dışarı çıktım, ne yapacağımı kestiremeden.
Arasıra «kıtlık yılı»ndan ya da sapsarı başaklar yılından veba yılından söz ederdi bana, katillerle hortlaklar üstüne kurulmuş epeski masallar anlatırdı. Bir keresinde, gençlik yıllarından anımsadığı bir corrido bile söylemeye kalkıştı da sesi çatladığı için sustu. Ya­şamını benim ellerime bırakıyordu, mutluydu. Evet, de­di doktor, iyileşme belirtileri yok değil, yine de fazla umutlanmamalıydık, yapılacak bir şey yoktu ki, taş çatlasa birkaç gün daha.
Kara bulutlarla yüklü bir ikindi, avluda kuruyan çamaşırları içeri alırken, Maria’nın haykırdığını duy­dum. Olduğum yere çakıldım, bir gök gürültüsü, yaklaşan fırtınanın habercisi gibi geldi sesi bana. Sonra bir sessizlik, avluda tek başıma, kıpırdamadan kala- kalmıştım. Bir arı vızıldayarak geçti, yağmur inmedi bir türlü. Göğe çevrilmiş bir başın üstünde dolaşan uğursuzluğu, böyle bir uyarının korkunçluğunu kimse- benim kadar iyi bilemez.
«Ölüyor, Lichita! Can çekişiyor!»
«Koş, doktoru çağır... Yoo dur! Ben gideyim... Do­na Clara’yı çağır da ben dönene kadar otursun seninle.»
«Papaz... papazı da getir gelirken.»
Koştum, o katlanılmaz, soluk daraltıcı, kaskatı an­dan kaçtım. Koştum koştum, telaşla geri döndüm son­ra, eve girip kahve yaptım; yas giysileriyle tek tek sö­kün etmeye başlayan akrabaları karşıladım; mum al­dırdım, birkaç aziz yontusu getirttim; o sırada üstüme düşen tek görevi, eniştemin başında olmak görevini de­lice bir telaşla yerine getirmeye çalışıyordum. Doktora danıştım: Denemediği şey kalmasın diye bir iğne yap­mış ama işe yaramayacağını biliyormuş. Bizim papaz­la, Komünyon papazının geldiklerini gördüm, o anda bi­le içeri girecek cesaretim yoktu. Sonraları pişmanlık duyacaktım, o kesindi. Tanrıya şükürler olsun, yalnız, ölmeyeceğim - ama yapamıyordum işte. Ellerimle yüzü­mü kapatıp dua ettim.
Papaz gelip omuzuma dokundu. Her şey bitti diye düşündüm, ürperdim.
«Seni çağırıyor. Gel içeri.»
Kapıyı nasıl buldum, bilmem. Gece bastırmıştı ve başucu lambasıyla aydınlanan oda, loş kocaman görü­nüyordu. Yaşamdan da.büyük dev eşyalar kapkaray­dılar, garip, yürek daraltan bir hava sarmıştı yatağın çevresini. Tiril tiril titrerken, ölümü içime çektiğimi an­ladım.
«Onun yanında dur,» dedi papaz.
Dediğini yaptım, yatağın ayakucuna yanaştım, çar­şaflara bile bakamıyordum.
«Eniştene karşı çıkmazsan, articuıo mortis'le seni. nikahına almak istiyor, mirasçısı olabilmen için. Kabul ediyor musun?»
Dudaklarıma yükselen ürkü çığlığını güçlükle bas­tırdım. Bu korkunç olayı bütünüyle odağa alabilmek için iri iri açtım gözlerimi. «Neden beni de mezarına sürüklemek istiyor?» Ölüm, tenimi yokluyordu.
«Luisa...»
Eniştem konuşuyordu. Artık yüzüne bakmak zo­rundaydım. Sözcükleri zar-zor söyleyebiliyordu, çenesi sarkmıştı konuşurken bir vantrilogun kuklası gibi oy­natıyordu yüzünü.
«... lütfen.»
Sonra da bitkin düşüp sustu.
Bu kadarı fazlaydı. Odadan çıktım. Karşımdaki eniştem falan değildi, ona benzemiyordu bile. Her şe­yini bana bıraksın peki, ama yalnızca malını-mülkünü -değil, anlattıklarını da, yaşamını da.. Bir şey istemi­yordum ki, ne yaşamını istiyordum, ne de ölümünü. İstemiyordum. Gözlerimi açtığımda avluda duruyordum yine, gök hala bulutluydu. Derin bir soluk aldım, tıkan­mıştım.
«Bitti mi?...» diye sordular yanıma gelen konuklar, nasıl altüst olduğumu görünce.
Başımı salladım. Papaz, arkamda durmuş, anlatı­yordu.
«Don Apolonio, ölüm döşeğinde nikah kıydırmak istiyor, mirasını kıza bırakması için tek çare bu.»
Emektar hizmetçi, «İstemiyor musun yoksa?» diye .sordu kaygıyla. «Saçmalama, mirası hak eden biri var­sa, o da sensin. Zamanında, öz kızları gibiydin, üstelik ona bakmak için canın çıktı. Evlenmezsen, Mexico City'deki akrabalar, metelik koklatmazlar sana. Ser­semlik etme!»
«Adam, büyük incelik gösteriyor doğrusu...»
«Hem yakında zengin bir dul olacaksın, kızlığı bo­zulmamış bir dul.» Genç yeğenlerden biri sinirli bir kahkaha attı.
«Yüklü bir servet, ben, kendi adıma, sık sık hak­sızlığa uğramış bir akraba olarak, bu öneriyi kabul et­meni. ..»
«Aslına bakarsan, bu isteğini yerine getirmezsen, burnu büyük, katı yürekli biri durumuna düşersin.»
«Haklısın, çok doğru.»
İhtiyar bir erkeğe bu son zevki tattırmak istemi­yordum, ne de olsa daha ölümün kıyılarına adım atma­mış bedenimin gençliğiyle övünmek benim hakkımdı, bu zevk için Tanrıya şükrediyordum. Midem bulandı. O gece, her şey bulanıklığa gömülmeden önce, son bi­linçli düşüncem buydu. Onlar, elimi zorla eniştemin so­ğuk tere batmış eliyle birleştirirken kan uykudan uyan­dım. İçim hala bulanıyordu ama «evet» dedim.
Çevremde dolaşıp durduklarını belli belirsiz anım­sıyorum, bir ağızdan konuşuyorlar, beni çekeliyorlar, imza atmaya, evet demeye zorluyorlar. O geceden ağ­zımda kalan pas (yaşamım boyunca silinmeyen pas) çevremde dönüp hora tepenlere bakarken duyduğum baş dönmesiydi;  kahkahalar atıyor, uğursuz bir şarkı söylüyorlardı avaz avaz:
Bizde adedi böyledir                     „
Dullar böyle evlenir.
Halkanın ortasında duruyordum, bir köleydim düpe­düz. Yüreğim yanıyordu, gözlerimi bir türlü açamıyordum yine de.
Kendime geldiğimde her şey olup bitmişti, parmağımda Panchita teyzemin parmağında kaç kere gördü­ğüm burma altın yüzük ışıl ışıl parlıyordu: Başka bir yüzük ayarlayacak vakit. olmamıştı anlaşılan.
konuklar teker teker gidiyorlardı.
«Bir isteğin olursa, sakın aramazlık etme. Şey, her altı saatte şu damladan içir ona.»
«Tanrı korusun, sana kolaylık versin.»
«Balayın kutlu olsun,» diye fısıldadı genç kuzin ku­lağıma, iğneleyici bir kahkaha attı.
Hastanın yatağının başına döndüm. «Değişen hiç­bir şey yok, hiçbir şey yok.» Özellikle korkum yerli ye- rindeydi. Maria'ya' evde kalması, eniştem Apolonia’nın bakımında bana yardım etmesi için dil döktüm. Tanın ağardığını görünce duruldum. Yağmur başlamıştı ama ne gökgürültüsü vardı ne şimşek, çıt çıkmıyordu.
O gün, ertesi gün, daha ertesi gün çiseledi durdu yağmur. • Dört karabasan gün. Doktorla papazdan baş­ka yoklamaya gelen olmadı. Böyle günlerde, kimseler dışarı çıkmaz, herkes evinde oturup yaşamın yeniden başlamasını bekler. Tinsel günlerdir bunlar, kutsal gün­ler.
Hiç değilse hastaya özenli bir bakım gerekseydi,saatler daha çabuk geçerdi ama yapılacak pek bir şey yoktu.
Dördüncü günün gecesi, Maria bitişik odada yattı,. ben de ölen ihtiyarla yalnız kaldım. Hiç kesilmeyen, tekdüze yağmuru dinliyor, dualar mırıldanıyordum, yarı-uykuda ama hiç korkmadan, olacakları bekleyerek. Tesbih çekerken, birden parmaklarım uyuştu, taneleri tutan parmak uçlarımdan garip bir ılıklık aktı, hem yadırgı, hem çok bildik bir ılıklık, hani şu nesnelerde bı­raktığımız, sonradan bize değişmiş olarak, başka ılık­lıkları çağrıştıran bir yoldaş, bir ağabey kılığında dö­nen, tam bilinmeyen ama anımsanan, tam. kavranama- dan iliklerime sinen bir ılıklık. Sinirlerim gevşedi, par­maklarım açıldı, uykuya daldım. Lamba sönmüştü, ar­dan anladım, elektrik sabah ikide kesilir. Şifonyerin üs­tündeki Meryem Anayı aydınlatan gaz lambasının cılız. ışığında oda, düğün gecesini anımsattı bana, düğün ge­cemi. Ne kadar eskilerdeydi, bomboş bir sonsuzlukta.
Bu hüzün verici karanlığın derinliklerinden, Don Apolonio’nun kesik, bitkin solukları erişti kulağıma. Hâ­lâ yerindeydi, canlı bir insan değildi tabii, amaçsız, güdüsüz, yalnızca yaşama tutunmakta direnen inatçı, li­me lime bir bohçaydı. Ölüm korkutucudur, doğru, ama ölümle kaynaşmış, ölüme bulaşmış yaşam, daha da tüy­ler ürpertici oluyor, çünkü ne yaşamla alışverişi var tamtamına ne de ölümle. Sessizlik, etin çürüyüşü, sal­dığı leş kokusu, ürkütücü bir dönüşümle gelen kesin yok oluş, hepsi acıtıcı, ama ne de olsa doruğa ulaşın­ca, hızı kesiliyor olayın, toprağa, belleğe, tarihe karışı­yor. Bu öyle değil ki: Yaşamla ölümün elele kurdukla­rı bu düzen boşu boşuna soluk alıp vermelerle açı­ğa çıkan bu düzen sonsuza kadar sürebilir. Eniştem kupkuru kesilmiş gırtlağını temizlemeye çalışırken şöy­le şeyler geçiyordu benim aklımdan: Ya bu gövdeye hava girmiyordu artık ya da, daha doğrusu, soluk alıp veren şey, insan gövdesi değildi: Tuhaf bir oyunun or­tasında bozulan, hırıltılı, çatırtılı bir makineydi, sonsuza kadar vakit öldürme oyununda. Elim ayağım birbi­rine dolaştı: Onun hırıltılarına ayak uydurmaya başla­dım, nefes al,., dur, boğazını temizle, bir daha nefes al, bir daha tut... oyunu bırakamıyordum bir türlü, ne­den sonra oyunun anlamını tam kavrayamamış oldu­ğumu fark ettim. Duyduğum acı, aslında yaralı bir hay­vanın acısı, boğuntusuydu. Yine de bu çabayı sürdür­düm, yılmadan sürdürdüm, odada bir tek soluma, bir tek hayvansı soluk, bir tek can çekişme hırıltısı duyu­lana kadar. Korkum geçmemişti ama yatışmıştım biraz: Aradaki engeli kaldırdığıma göre kendimi bırakabilir, sonumuzu bekleyebilirdim artık. Kendimi bırakırsam, kayıtsız-şartsız teslim olursam, beklediğim son çabuk ge­lir diye düşünüyordum, uzun sürmesine izin verilmez. Bu dünyadaki gözü-kara arayışı biter amacına ulaşınca.
Bana ne veda eden var, ne hatırımı soran. Bu ölüm­cül oyunu uzun, çok uzun bir süre, zamanın önemini yitirdiği noktadan alıp götürdüm.
Neden sonra, ortak solumamız düzene girdi, yatıştı, ama hafifledi de. Gerilere sürükleniyordum. Öyle yor­gundum ki kıpırdayacak halim yoktu, bitkinlik çöreklen­mişti içime. Gözlerimi açtım. Hiçbir değişiklik yoktu.
Hayır: Ta uzaklarda, gölgede bir gül duruyor. Tek başına, benzersiz, canlı Karanlığa karşı, diri, ışıltılı taç- yapraklarıyla gün gibi parlıyor. Ona bakınca elim ka­şınıyor, bir gülün tenime değişini anımsıyorum, bir gü­lü vazoya koymak gibi basit bir edimi. O an bakmış­tım ona, ancak şimdi kavrıyorum. Kımıldıyorum, göz­lerimi kırpıştırıyorum, hala orada gül, dopdolu açmış, tıpatıp kendi.
Rahat bir soluk alıyorum öz soluğumla. Dua edi­yorum galiba, uyukluyorum ve o el değmemiş gül, ağa­ran günün ve gizimin başında nöbet tutuyor. Ölüm ile umut, değişime uğruyor. .
Gün doğuyor ve dupduru gökten, yağışlı günlerin sona erdiğini anlıyorum. Uzun süre pencerede durup güneşte her şeyin nasıl değiştiğini izliyorum. Güçlü bir ışın gövdeme saplanıyor, acı çekmek, yalancılık gibi. Yersiz bir mutlulukla doluyor, ciğerlerim, ister istemez gülümsüyorum. Bir suç ortağımın gözünü arar gibi dö­nüyorum güle ama bulamıyorum: Güneşten solmuş.
Güneşli güneşli günler geldi yine, o delirtici sıcak da. İnsanlar, tarlaya gidiyor, şarkı söylüyorlardı, Don Apolonio ölmek bilmiyordu; aslına bakılırsa düzeliyordu gitgide. Ona bakmayı sürdürüyordum ama neşem yok­tu - önüme bakarak, duyduğum suçluluktan ezilip ağır işlere vuruyordum kendimi. Artık tek isteğim, kesinlik­le biliyordum, bu işkencenin bitmesiydi, onun ölmesiydi. Yüzüne bakarken, bana dokunduğunda, sesini duy­duğumda içimi saran korku, ürkü yersizdi, gerçek bir bağ yoktu aramızda, asla olamazdı da, ne var ki taş gibiydi üstümdeki ağırlığı. Bu ağırlıktan, inceliğim ve utancım, aracılığıyla sıyrılmayı bir becerseydim.
Evet, Don Apolonio gözle görülür biçimde iyileşi­yordu. Doktor da şaşmıştı bu işe, gelgelelim bir açık­lama yapmadı.
Hastayı yatağında doğrultup sırtını yastıklara da­yadığım ilk sabah, gözlerinde garip bir bakış gördüm. Sıcak, bunaltıcıydı, onu tek başıma kaldırmak zorun­daydım. O sırada gözüme çarptı: İhtiyar, büyülenmiş gibi, inip inip kalkan göğsüne dikmişti bakışlarını, yü­zü çarpılmıştı sanki, titreyen elleri, bilinçsizce bana doğ­ru uzanmıştı. İçgüdüyle geri çekildim, başımı öte yana çevirdim.                                      ,
«Pancurları kapat lütfen, hava çok sıcak.»
Yarı-ölü bedeni, yavaştan ısınıyordu.
«Gel buraya, Luisa, yanıma otur. Gel hadi.»
«Peki enişte.» Ayaklarımı toplayıp yatağın ucuna. iliştim, yüzüne bakmadan.
«Polo desene bana, Polo.» Sesi, yine tatlılaşmıştı. yumuşacıktı. «Kusuruma bakma, bağışla beni. İhtiyarım, hastayım, benim durumumdaki bir adamın çocuk­tan farkı yoktur.»
«Evet.»
«Hadi bakalım. ‘Evet, Polo, demeyi dene.»
«Evet, Polo.»
Dudaklarımda, bir sapıklık gibiydi adı, bulandırı­yordu.
Polo, gün geçtikçe düzeldi ama daha hırçın, daha. alıngan oldu. Bir zamanki erkekliğine kavuşmaya sa­vaştığını anlıyordum, gelgelelim dirilen kimlik,  eskisi­nin aynı değildi, başka biriydi.
«Şunu getir Luisa... Şunu versene Luisa... Luisa,. yastıklarımı kabart... bana su ver biraz... bacağımı yük­selt.»
Gün boyu, yanı başında olmamı, bütün isteklerini; karşılamamı, kendisine dokunmamı istiyordu. O garip bakışla, çarpık, gittikçe daha sık geliyordu yü­züne, maske gibi kaplıyordu yüz çizgilerini.
«Kitabımı al yerden. Yatağın altına yuvarlandı, şu­raya.»
Diz çöktüm, bedenimin üst yarısıyla süründüm ya­tağın altına, kitaba erişebilmek için kolumu olabildiğin­ce öteye uzattım. Önce yerde  sürünüşüme bağlamıştım, geceliğim üstüme yapışıyor, diye düşünmüştüm ama ki­tabı alıp da yatağın altından geri geri sürünüp çıktı­ğımda donup kaldım, çok önceden- gelip çatacağını um­duğum, hatta beklediğim şey oldu: O patlama, çığlık, gök gürültüsü. Ne olduğunun bilincine vardığımda, yep­yeni bir öfke kapladı içimi, eniştemin titrek eli, benim, şaşkınlığımdan yararlanıp daha bir güven ve ağırlık kazanarak baldırlarımda keyfince dolaşmaya başladı­ğında tenime yapıştırılmış etsiz bir el, bedenimi yokla­yan, apışaramı kurcalayan ölü bir el, gövdesiz bir el.
Çabucak kendimi toparlayıp ayağa fırladım, yüzüm utançtan ve öfkeden al aldı, ne var ki onun yüzünü gö­rünce kendimi unuttum: Karabasanlarda rastlanan bir hayalete dönüşmüştü. Tatlı tatlı gülüyordu Polo, dişsiz.ağzıyla. Sonra ansızın, beni ürküten bir soğukkanlı­lıkla, ciddi ciddi dedi ki:
«Ne var yani? Tanrının ve insanların gözünde ni­kahlı karım değil misin? Gel buraya, üşüyorum, yata­ğımı ısıt. Ama önce giysini çıkart da kırışmasın.»
Bundan sonraki olayları' yaşayan benim, biliyorum, be­nim başıma geldi onlar ama ancak belli belirsiz anım­sayabiliyorum: İğrenti veren bir düş gibi, uzun mu, kı­sa mı sürdü, onu da bilemiyorum. Başlangıçta, ruh sağ­lığımı ayakta tutan  düşünce, «bu böyle süremez, asla süremezdi. Tanrı izin vermez nasılsa, ne yapıp yapıp engeller. Tanrı kendisi ele alır bu işi.  Bir zaman kaçın­dığım ölüm, tek umudum gibiydi. Apolonio'nuri değil o ölümün ciniydi zaten — benim umudum, kokuşan etime yaraşır, vazgeçilmez ölüm. Ama hiçbir değişiklik olmadı. Her şey, eskisi gibi sürdü, geleceksiz bir zaman­da asılı kaldı. Bir sabah, yanıma bir şey almadan, çe­kip gittim.
İşe yaramadı. Üç gün sonra, kocamın ölmek üzere olduğunu haber verdiler, çağırdılar beni. Papaza günah çıkarttım, olanları anlattım.
«Onu diri tutan, duyduğu kara-tutku, günahların en kötüsü. Buna yaşamak denmez Peder, ölümün ta ken­disi bu. Bırakın da ölsün.»
«Gözü açık gider o zaman, buna izin veremem.»
«Peki ya ben?»
«Duygularını anlıyorum ama koynuna girmezsen, onu sen öldürmüş sayılırsın. Onu isteklendirmemeye ça­lış en iyisi, Meryem Anaya dua et, görevlerinden başka bir şey düşünme...»

    Eve döndüm. Ve kara-tutku, bir kere daha mezarın­dan çıkardı onu. Yıllar yılı uğraşıp didinerek sonunda nefretimi altetmeyi başardım, neden sonra yendim o ca­navarı: Apolonio, huzur içinde, eski tatlı, babacan kim­liğiyle can verdi. Ama ben eski kendime dönemedim. Bana bakan er­keklerin gözlerinde bir hınzırlık, bir kötülük parlıyor  artık, hepsinin beni bir günah nesnesi saydığını sezi­yorum, orospuların eri rezili. Yapayalnız bir günahkar, bu zalim yazın bizleri bir karınca ordusu gibi saran sonsuz alevlerinin ağzında, tek başına.


Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.