Reklam Alanı

Hümanizm Düşüncesi ve Sosyal Yaşamdaki Yeri


Hümanizm Düşüncesi ve Sosyal Yaşamdaki Yeri


Hümanizm, 14. yy'ın ikinci yarısında İtalya'da çıkan ve modern kültürün en önemli bir unsuru olmayı başarıp, Avrupa'ya hızla yayılan, çok geniş bir alanı olan, felsefi ve edebi bir düşüncedir.  Hümanizm sözcüğü, 15. yüzyıl İtalya’sında klasik edebiyatla ilgilenen kimseler için söylenen umanista sözcüğünden kökenlenmektedir. Hümanizm, edebiyat alanında: İtalya'da; Petrarka ve Boccacio, Fransa'da; Rabelais ve Montaigne, İspanya'da Cervantes, İngiltere'de; Shakespeare üzerinde ve Almanya'da ise Humanismus ve Reformation devirlerindeki edebi ürünler veren kişilerde büyük oranda kendini göstermektedir.


Orta Çağ'dan Yeni Çağ'a 1300- 1500 yılları arasındaki geçiş dönemi olarak adlandırılan Rönesans'ta ateşli ve yoğun bir şekilde edebiyat ve felsefe alanında incelemeler yapılmış ve çeşitli düşünceler ortaya atılmıştır. Bu söz konusu yoğun dönemde, yavaş yavaş insana yaklaşıldığından ve insanın özellikleri keşfedildiğinden ve de buna ek olarak Aydınlanma Çağı'na adım adım yaklaşıldığından, insanı merkezine alan, insana değer veren hümanizm düşüncesi tartışılarak yavaş yavaş hümanizmin temelleri atılmıştır. Bu yüzden Hümanizm aslında, ortaçağın skolastik düşüncesinden uzaklaşma misyonunu taşıyarak, insanın gelişmesine önem veren Aydınlanma Çağı'nın başlamasına ön ayak olmaktadır.


Hümanizm, Denis Diderot'un : " Evrene yerleştirilmişken, neden insanı çalışmamızın
içine sokmayalım ki? Neden insanı esas merkez noktası yapmayalım ki? " sözünü merkezine oturtmuş ve her şey insanlar için ilkesini edinmiş bir anlayıştır. Hümanizm, merkezine insanı almıştır, çünkü insan değerlidir ve hiçbir şeyin boyunduruğu altına girmeyecek kadar da özeldir. Aynı zamanda insan, evrendeki canlılar arasında seçilen taraf değil, seçen taraftır. Michel de Montaigne'e göre insan için en önemli nokta şudur:  " İnsan ne kadarı hoşuna gidiyorsa o kadarını almalı, ama kendisini hiçbir zaman başka şeylerin egemenliği altına sokmamalıdır ".

Hümanizm Tanımları


Hümanizmin tanımlarına gelecek  olursak, hümanizm, çok geniş bir anlam yelpazesine sahiptir, örneğin Sartre, Varoluşçuluğu bir hümanizm olarak görmektedir, buna ilave olarak Heidegger de Hristiyanlığın bir hümanizm olduğunu söylemektedir, ancak hümanizm en yalın haliyle günümüzde şöyle kullanılmaktadır:


İnsanı merkezine alan, insanı rahat ettirmeye çalışan, onu özgür bırakıp hislerine ve
düşüncelerine son derece önem veren, toleransı gerekli sayan, her şeyin ölçüsünün insan olduğunu savunup, insanı yücelten, insana bu dünyadaki önemini hatırlatan, insanlar arasında ayrım yapmayıp hiyerarşiyi kati bir şekilde reddeden söz konusu anlayış, bağrında optimist konulara yer verip tüm insanları sevmeyi ve canı gönülden kabul etmeyi öngören, tüm insanları eşit gören evrensel bir anlayıştır.


Hümanizm, ayrıca Felsefe Terimleri Sözlüğü ve Toplumbilim Terimleri Sözlüğünde şöyle tanımlanmaktadır:

" İnsancılık ( Alm. Humanismus) (Fr. humanisme) ( İng. humanism) ( Lat. humanus= insanca, insana özgü, insana ilişkin): İnsanlığa, insana yaraşır bir yaşam ve düşünmeye ulaşmak için çabalamak. Bu bağlamda:

1. ( Genellikle) Kavramın en geniş anlamında, insanın değer ve saygınlığına, insan olmaya, insanlığa olan us inancı.


2. Batı kültürünün ve eğitiminin Eski Yunan kültürüne dayanmasından yola çıkarak bu kültür kalıtının bilimsel olarak yeniden canlandırılması düşünüşü.’’


Roma'da Yunan kültürü bir eğitim kaynağı olmuştur ( Cicero). Ortaçağ'da da Yunan ve Romalı yazarların çalışmalarını yenileme çabaları sona ermedi, bu çabalar Doğuşçağında ( Rönesans) büyük ölçüde geliştirildi. Böylece bilim ve eğitim skolastikten ve kilisenin yetkesinden kurtularak yeni bir kültür ülküsü gerçekleşmeye başladı. ( Bu ülkü Erasmus'la doruğuna erişti); 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başında insancılık yeni bir biçim kazandı, özellikle Herder, Winckelmann, W. von Humboldt ve Goethe'nin temsil ettikleri bu evreye " yeni insancılık" adı verilir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Werner Jaeger'in yönetiminde, Antikçağa olan ilişkileri yeniden belirleme çabalarına da " üçüncü insancılık" denir.


3. ( Yukarıdaki görüşlerle hiç bir bağlantısı olmadan) Yararcılığın belirli- özellikle İngiliz filozofu F. S. Schiller'in canlandırdığı- biçimi için kullanılan özel felsefe terimi: Protagoras'ın " insan her şeyin ölçüsüdür. " formülünü çıkış noktası olarak alan; insanda, insanın gereksinme ve ereklerinde, bilginin ve doğruluğun ölçeğini bulan anlayış ".


Prof. Dr. Özer Ozankaya'nın oluşturmuş olduğu Toplumbilim Terimleri Sözlüğü'nde ise hümanizm şöyle yer almaktadır:
" İnsancılık ( Hümanizm): İnsan onuruna saygıyı sağlamak, onun gönencini ve bütün yönleriyle gelişmesini gerçekleştirmek, bu amaçla toplumsal yaşamda gereken elverişli koşulları yaratmak ülküsü "


Günümüz hümanizm anlayışı, zengin- fakir, alt- üst, eğitimli- eğitimsiz demeden tüm insanları eşit görmesine rağmen, ne ilginçtir ki hümanizmin temelinin atılmaya çalışıldığı 15. yy'daki hümanizm anlayışı büyük bir tutarsızlık içerisindedir. Çünkü o zamanlardaki hümanizm hem belli bir kesime (Aristokrat) hitap etmekte, hem de gitgide tüm insanları eşit görüp, insanlar arası ayrımı doğru bulmamaktaydı. Hümanizmin babası sayılan Desiderius Erasmus bile elit bir üst tabakadan geldiğinden ve o yıllarda sadece üst tabakaya has bir durum olan latinceyi bilmekte ve kalemiyle hümanizmi övüp savunmasına rağmen, uygulamada pasif kalmaktadır.


Açıkçası, 15. yy'da yaşamış olan Erasmus, sağ elinin altıncı parmağı saydığı kalemini elinden hiç düşürmemiş, insanlık için ne yapabilirim diye düşünüp, kayda değer düşünceler yaratmayı başarabilmiştir. Buna rağmen, önemli çıkarımlarını hiç kimseyle paylaşmaması davranışının, hümanizmin babası sıfatını taşıyan bir adama ait olması oldukça düşündürücüdür. Buna ilave olarak, Erasmus, insana önem vermesine rağmen, her zamanki gibi odasında oturup kitaplarına kafa yorarken, semtinde çıkan halk ayaklanması sonucu oluşan hengameden ürküp, gerçek bir hümanist gibi insanlığın içinde bulunduğu karanlığa bir mum yakmayı kabul etmemiştir. Buna benzer bir durum olarak, Edward Said de Hümanizm ve Demokratik Eleştiri adlı kitabındaki: " Erken Rönesans'ın klasik hümanizminin yeni tarihçileri; Petrarch ve Boccaccio gibi ikonik figürlerin insani diye övgüler yağdırdıkları, fakat Akdeniz köle ticaretine karşı çıkmak için kıllarını bile kıpırdatmadıkları (...) " sözleriyle hümanizm ve hümanistler arasındaki söz konusu çelişkiye vurgu yapmaktadır. Yine bu çelişkiye örnek olarak da, hümanizmin babası olarak kabul edilen Desiderius Erasmus gösterilebilir. Erasmus, kalın perdelerden içeriye ışık girmesini engelleyen, kitap tozunda boğulan küçük odasında, elinden hiç düşürmediği kalemi ve kan yapması amacıyla düzenli olarak içtiği şarabın kadehi ile, kendiyle baş başa, insanlık için kafa yorsa da, insanlardan hep kaçmıştır çünkü insanları kendi dünyasında çoktan sınıflara ayırmıştır.


Hümanizm, kabuğuna çekilip geride durmayla ve dışlamayla ilgili bir şey değildir.Tam tersine: Hümanizmin amacı, insan emeğinin, insanın kurtuluş ve aydınlanma enerjisinin ve - aynı derecede önemli olmak üzere- insanın kolektif geçmişi ve şimdiyi yanlış okumaları ve yanlış yorumlamalarının ürünü olarak daha fazla sayıda meseleyi eleştirel irdelemeye tabi tutmaktır.  İşte tam burada Edward Said aslında, hümanizmin misyonundan bahsetmiştir. İnsanın aydınlanma enerjisi derken, kurtuluşu derken, aslında Stefan Zweig'ın da kastettiği gibi sosyal hiyerarşiye göre, alt tabakada bulunan ve uygarlaşmamış sayılan tüm insanların, uygarlaşmış, eğitilmiş insanların oluşturduğu üst tabakaya çekilmesinden bahsedilmiştir. Hümanist yazar Stefan Zweig da, hiyerarşik düzeni reddeden hümanist anlayışı benimseyerek, eserlerinde bir yol takip etmiştir. Stefan Zweig'a göre, toplumda bir üst tabaka, bir de alt tabaka bulunmaktadır, söz konusu üst tabakada; iyi eğitim görmüş, insancıl anlayışı benimsemiş, uygarlığı tatmış, düşünce dünyaları gelişmiş entelektüel insanlar bulunurken, alt tabakada ise, uygarlaşmamış, kaba saba bir topluluk bulunmaktadır. Tam bu noktada, hümanizmin asıl amacı alt tabakadaki insanların bir an önce geliştirilmesi ve daha fazla dışlanmasının önüne geçilmesi olduğu şu kısımdan çıkarılmaktadır: " …hümanistlere göre alttaki eğitilmemiş kesimlerin gittikçe daha büyük bölümlerinin üst kültüre çekilmesi başarılabilirse, işin büyük bölümü de tamamlanmış sayılacaktır ". Erasmus'un aksine, bir başka hümanist yazar olan Michel de Montaigne ise: " Gittiği her yerde, her sınıftan insanları arar. Hepsinden hobisinin ne olduğunu öğrenmeye çalışır. Aradığı insan olduğundan, sınıf farklarına önem vermez "


Hümanistler, kendilerini " Bizler hümanist insanlarız!" diye adlandırırken, aslında " Bizler entelektüel insanlarız! " demek istemişlerdir. Çünkü onlar halktan, daha
doğrusu basit insanlardan farkları olduğunu ortaya koymak adına, çevrede fark edilebilecek giysiler giymeyi uygun bulup, onlardan daha çok okuyup, bir şeyler
inceleyip düşünce dünyalarını genişlettiklerini savunmaktadırlar. Her hümanist için
kitap, kalem daha doğrusu eğitim vazgeçilmezdir. Şu sözler bu görüşü destekler niteliktedir:

" Eğitim ve kültür isteyen herkes hümanist olabilir; her sınıftan her insan, erkek ya da kadın, şövalye ya da rahip, kral ya da tüccar, isterse bu özgür topluluğa katılabilir, hangi ırktan ve sınıftan geldiği, hangi ulustan olduğu, hangi dili konuştuğu sorulmaz "


" Hümanizm, insanları hümanist olarak yetiştirmek için tek bir yol tanır; o yol, eğitimdir’’


Hümanistler için, okuyup incelemek, bir takım çıkarımlarda bulunmak, birçok şeyden
önde gelmektedir. Her hümanist, kitapları sevmekte, kollamakta, onlara gözü gibi bakmaktadır. Hatta seyahatlerinde yanlarında götürmektedir. Tıpkı iki hümanist yazar olan Michel de Montaigne ve Stefan Zweig gibi. Zweig bir eserinde, Montaigne'nin kitaplara ne kadar önem verdiğini şu sözlerle vurgulamaktadır:


" Kanımca kitaplar, insanın hayat yolculuğunda yanına alabileceği en iyi besinlerdir "


Montaigne, kitapları, insanoğlunun hayatı boyunca, kendini geliştirebilecek en güzel
araç olarak görürken, Stefan Zweig da, hayatının önemli zamanlarını, yabancısı olduğu ülkelere seyahat etmekle geçirir iken, daima yanında taşıdığı kitaplarından bir türlü kopamamıştır. Kısacası hümanizm, insan odaklı olduğundan, insanı geliştiren her şeye sıcak bakmaktadır. İnsanın gelişmeye hakkı vardır çünkü insan çok özeldir.


Hümanizm, insanı diğer canlılardan özel görmektedir ama hümanist filozof Peter Singer'in her zaman söylediği gibi önyargılı olmamak gerekir çünkü insanlar diğer türlerden üstün değildir. Hümanizm, insanı doğru şeyler yapmaya sevk etmekte, insana yardımı öngörmektedir. Hümanist yazar Stefan Zweig'ın Bir Kadının Yaşamından 24 Saat adlı eserinde olduğu gibi. Monte Carlo'nun bir kumarhanesinde sıfırı tüketmiş, çaresiz bir genci gören Mrs. C. , hemen kendinde o gence yardım etme isteği duymuştur. Kendini öldürmeyi düşünen gencin, doğru bir yolda olmadığını ve hemen onu doğruya yöneltmeyi kendine görev bilen Mrs. C. 'nin hümanist bir insan olduğu söylenebilmektedir. Hümanizme göre, insan için doğru yol çok önem taşımaktadır, doğruluk insana her zaman yarar sağlar ve insan için yararlı olan her şey çok önemlidir. Her şeyden önce insanın nasıl yaşamak istediği çok önemlidir. 16. yy'da yaşamış olan Fransız hümanist Rabelais'ın da dediği gibi, yaşamak her insanın en doğal hakkıdır, insan canı ne istiyorsa onu yapmalıdır. Anı yaşamak ve değerlendirmek anlamında kullanılan Carpe Diem de Rabelais'in bu düşüncesini destekler niteliktedir.


Felsefi olarak: Hümanizm, özgürlük ve önemsenmenin yanılsamasıdır ve dilin
(Nietzsche), psikolojinin (Freud) ya da tarihin (Althusser) doğru anlatımıyla kolayca bu yanılsama ortaya çıkar. Ahlaki bakımdan: Hümanizm müşterek olan narsizismin bir şeklidir ve kendi aptallıklarına, saçmalıklarına ve zalimliklerine karşı kördür. Bu tanımlarda, Hümanizm'in insana verdiği önem ve sahip olması gerektiği özgürlük hakkında bir yanılsama olduğu ortaya atılmaktadır. İkinci tanımda ise, Hümanizm'in tamamen, insanların uydurduğu ve kendi kötü davranışlarına aldırmadan, insanın sadece iyi taraflarını savunmasından bahsedilmektedir ve bu duruma ince bir eleştiri yapıldığı görülmektedir. Varoluşçu Felsefe'nin önde gelen isimlerinden biri olan filozof Martin Heidegger de hümanizmi şöyle tanımlamaktadır:


" (...) hümanizm şudur: İnsanın insanca olması ve gayri insani, inhuman olmaması, yani kendi özünün dışında olmaması için düşünceye dalmak ve ihtimam göstermek. Peki ama insanın insanlığı nerededir? Özünü sürdürmesindedir "


Heidegger'e göre de insanın özü, tabiki de kendisinin bizzat oluşturduğu toplumdur ve toplumsal insan, doğal insandır. Edward Said'e göre ise: "  hümanizm, insani bilimlerin seküler tarih, insan emeğinin ürünleri ve insanın düşüncesini ifade etme yeteneğiyle ilgili olduğu görüşüdür ".


Hümanizm, insan odaklı olduğundan, insanın sahip olduğu düşüncelere saygı duymaktadır ve aynı zamanda insanın düşüncesini nasıl ifade ettiğine de önem vermektedir. Örneğin; Zweig'ın Bir Kadının Yaşamından 24 Saat adlı eserinde, tanık olunan sansasyonel bir olay hakkında, çoğunlukla aynı doğrultuda fikirler olmasına karşın, anlatıcı ve Mrs. C. düşüncelerini oldukça sağ duyulu bir hümanist gibi ifade etmektedir. Bu ifade ediş yeteneğinin Hümanizm anlayışının içinde var olan bir durum olduğunu Edward Said de vurgulamaktadır.


Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.