Reklam Alanı

Hegemonya ve Radikal Demokrasi


Mouffe,  yeni bir hegemonyanın önceki ideolojik alanın dönüştürülmesi ve yeni kolektif iradenin birleştirici öğesi olacak yeni dünya görüşünün oluşturulması ile yaratılacağını söyler. Gramsci etik ve entelektüel önderliğe yaptığı vurgu ile bu ideolojik dönüşüm sürecine işaret etmektedir. Bu nedenle Laclau ve Mouffe , Gramsci’nin ideoloji kavramıyla ilgili olarak klasik problematikte yaptığı iki temel değişiklik üzerinde durur. Bunlardan ilki ideolojinin maddiliği ile ilgilidir. Gramsci (1986) ideolojiyi, “fikirler sistemi” ya da toplumsal ajanların “yanlış bilinçleri” olmak yerine kurumlar ve aygıtlarda vücut bulan organik ve ilişkisel bir bütün olarak kavrar. Bunun anlamı, tarihsel bloğun organik çimentosu olarak ideoloji anlayışının klasik altyapı/üstyapı ikiliğinin ötesine geçtiğidir. Nitekim Gramsci için bir ideolojinin “meşruluğu”, siyasal açıdan harekete geçme gücünde ve sonuçta tarihsel olarak gerçekleşmesinde yatmaktadır. Dolayısıyla ideoloji, ekonomik düzeydeki ilişkilerin basit bir yansıması olmadığı gibi yönetici sınıfın tekdüze bir ifadesi olarak da yorumlanmamalıdır. Çünkü egemen bir ideoloji, mutlaka sistemleştirilmiş olmakla ve kendisini evrensel olarak sunmakla birlikte kendiliğinden yönetici sınıftan kaynaklanmaz; genellikle, tarihsel bloğu oluşturan kesimler arasındaki güç ilişkilerinin bir sonucu olarak ortaya çıkar.


İkinci değişiklik ise ideolojinin indirgemeci problematiğini kırar. Laclau ve Mouffe’a göre Gramsci’nin siyasal öznesi sınıflar değil kolektif iradedir. Farklı özne pozisyonlarının fikir ve değerler bütünü olan kolektif irade saçılmış, parçalanmış tarihsel güçlerin siyasal ve ideolojik eklemlenmesinin bir sonucudur. Yani farklı amaçlar etrafında saçılmış çoklu isteklerin tek bir amaç için bir araya gelmesi dolayımıyla “kültürel-toplumsal” birliğin kurulmasıdır. Buradan hareketle Laclau ve Mouffe, Gramsci’nin tarihsel eylemin ancak “kolektif insan” tarafından gerçekleştirilebileceğini söylerken, siyasal öznelerin daha çok sınıflararası -ya da çok sınıflı- olarak hegemonik mücadele içinde ve onun dolayımıyla kurulduğunu ima ettiği düşüncesindedirler. Buna bağlı olarak ne siyasal özne olarak saf bir sınıf kimliğinden ne de saf olarak sınıf ideolojilerinden söz edilebileceği ortaya çıkar. Yani bir hegemonik sınıf tarafından eklemlenen ideolojik elemanlar zorunlu bir sınıf aidiyeti taşımazlar. Farklı sınıfların farklı yollarla kendi sınıf ideolojilerini üretmek için eklemlendikleri çoğul bir ideolojik elemanlar evreni vardır. Bu evrenin önemli bir parçasını sınıf çağrışımlı ya da sınıfa ait olmayan ulusal-popüler alanın ideolojik elemanları oluşturur. İki temel sınıf (burjuvazi ve işçi sınıfı) bunları kendi sınıf söylemlerine eklemleyebilmek için mücadele ederler.


Burada sorulması gereken soru şudur: Eğer sınıfsal temeli olmayan bir ideolojik elemanlar evreni söz konusu ise, farklı ideolojik sistemlerin sınıf karakterini belirleyen nedir? Bu sorunun cevabını, Gramsci’yi yorumlayarak Mouffe verir: Siyasal, etik ve entelektüel önderlik içinden kurulan ortak dünya görüşü ve sınıf birliği ekonomik alandaki temel sınıfın oynadığı anahtar role dayanan değerler sistemi etrafından eklemlenmeyle oluşur. Bu değerler sistemi ortak dünya görüşüne nüfus eden ve onu ayırt edici sınıf doğasıyla bağlayan “hegemonik ilke”yi kurar. Kısaca her ne kadar ekonomi dışı bir alanda (siyasal alanda) kuruluyor ve işliyor olsa da hegemonya, ekonomik alandaki ilişkilerden bağımsız değildir. Çünkü hiçbir hegemonya, “temelini yönetici sınıfın ekonominin kilit kesimlerinde yerine getirdiği belirleyici işleve dayandırmadan” kurgulanamaz. Dolayısıyla bu alandaki sınıfsal egemenlik/baskı ilişkisi siyasal alana ve hegemonyaya yansır.


Ancak Laclau ve Mouffe, Gramsci’nin her ne kadar sınıf indirgemeciliğinden kaçınmak için kolektif iradelerin öneminden söz etse de klasik marksizmin düalizmini tam olarak aşamadığını düşünmektedirler. Kolektif iradeler etrafında oluşturulan tarihsel blok, altyapı ile üstyapının yani maddi güçler ile siyasal/ideolojik alanın arasındaki –analitik- ayrımın ortadan kalktığı bir toplumsal bütünleşme sağlamaya yönelik olsa  da, sonuçta Gramsci işçi sınıfına, eleştirdiği klasik marksist anlayışla aynı payeyi verir: Nasıl ki ekonomik alanda temel sınıf olarak burjuvazinin varlığından bahsediliyorsa işçi sınıfının da burjuvazinin karşısındaki temel sınıf olarak varlığı göz ardı edilemez. Kapitalizmin işleyişinin ilk ve değişmeyecek şartının ücretli emeğin sömürülmesi olduğuna göre işçi sınıfının bu temel rolü de değişmeyecektik. Çünkü farklı toplumsal elemanlar, eklemlenme pratikleriyle ulaştıkları ilişkisel kimliklere sahip olsalar bile her zaman, her hegemonik biçimlendirmede bulunan “tek” birleştirici ilke, ancak bu temel sınıf olabilir. Birleştirici ilkenin biricikliği ve zorunlu sınıf karakteri oluşsal bir sonuç değil, her mücadelenin içinde olageldiği zorunlu bir yapısal çerçevedir. Dolayısıyla sınıf hegemonyası, mücadelenin sırf pratik bir sonucu değil, nihai ontolojik kurucusudur. Ya işçi sınıfının ya da burjuvazini hegemonyası kurulacaktır. Bu nedenle politik mücadele bu iki sınıf arasındaki sıfır toplamlı bir oyundur.


Laclau ve Mouffe’a göre (1985) ise bu aşılması gereken bir anlayıştır. Bir kere işçi sınıfını tek tip ve kapalı bir temel sınıf olarak görmekten vazgeçmek gerekir. İşçi sınıfı kitlesel olarak hareket edebilmek için sınıf gettosunu terketmeli ve kendini, ötesine uzanan istek ve çatışmaların çoğulluğunun eklemleyicisine dönüştürmelidir. İkinci eleştiri noktası da bu temel sınıf belirlemesinden kaynaklanan “sıfır toplam” anlayışına yöneliktir. Gramsci, organik bunalımların birbirini izlediği yönetimsiz dönemler dışında, her toplumsal formasyonun bir tek hegemonik merkez etrafında kurar. Bu durumu şöyle özetlenebilir: İki temel sınıf arasında politik alanda cereyan eden mücadele, sınıflardan birinin diğeri aleyhine kendi değerler sistemi etrafında ortak istek ve iradeleri eklemleyerek kurmaya çalıştığı hegemonyaya dayanır. Dolayısıyla her toplumda, bu mücadele sonunda oluşmuş bir tek hegemonya bulunur ve bu bir sınıf hegemonyasıdır. Bu anlayış mücadelenin bittiği ya da kurulan hegemonyanın baki kalacağı anlamına gelmemekle birlikte farklı  hegemonyaların ve hegemonik mücadelelerin aynı anda varolduğu olasılığını yadsır. İşte Laclau ve Mouffe, bu iki temel noktada Gramsci’deki “özcü kalıntıları” reddederek kendi ifadeleriyle daha “radikal” bir demokrasi teorisi ortaya koyarlar.


Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.