Reklam Alanı

Günlük Yaşamda Efendi Köle Diyalektiği



Günlük Yaşamda Efendi Köle Diyalektiği


Hegel felsefesinin temellerinden biri olan Efendi-Köle diyalektiği, Hegel dizgesinin en fazla tartışılan unsurlarından biri olmaktadır. Kojéve’in de açıkladığı gibi Hegel, prestij, yani kendini gösterme ve başkası tarafından kabullenilme için girişilen ölümüne mücadelede, Efendinin sonuna kadar gittiğini ve sonuna kadar gidemeyip boyun eğen köle tarafından bilinip tanındığını, ama köleyi birey olarak bilip tanımadığını söyler. Buna göre, bilinip tanınmayan bir birey tarafından bilinip tanınmak, bu anlatıma göre tam manasıyla bireysel değildir. Dolayısıyla da bu durum içinde bulunan Efendi, ne kadar güçlü olursa olsun, tek yanlı bir varlık olarak kendi içinde donup kalmıştır ve varoluşsal bir çıkmaz içindedir. Buna karşılık köle ise, efendisinin varlığından duyduğu boğuntu içinde ve zor altında gerçekleştirdiği çalışmayla hem dışındaki doğayı hem de içindeki doğayı yani kendini dönüşüme uğratır; gerçek özgürlüğe ve bireyselliğe yönelir ve devrimci çabasıyla sonunda, efendisiz bir dünyada, hem başkalarını bilip tanıyan hem de başkaları tarafından bilinip tanınan bir vatandaş haline gelir.


Bu noktada önemli olan, Hegel’in bireyi birey kılan şeyin yani birey oluşturucu öğenin olumsuz ama, mücadele, çalışma, yaratma, dönüşüme uğratma, keşfetme olduğunu ileri sürmesidir. Kojéve’e göre Hegel’in bu temel saptaması bugün için de yaşadığımız dünyanın toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel gerçeklerini ve özellikle bunlar arasındaki farkların anlaşılmasını sağlayacak temel bir karakter sunmaktadır. Başka bir şekilde ifade edilecek olursa sürekli olarak çalışarak, yaratarak, üreterek dünyaya egemen olan birey tipiyle, savaşçılık göstergesi bir tarz ve üslup ile efendilik efsanesi ile yaşayan ve başkalarını kul haline getirmiş olmakla övünen ve kendisi bir şey üretemeyip başkalarının ürettiklerini sahiplenme hayaline dalmış olan birey tipi arasındaki bu büyük acılı farkın özrünü bu kavram dahilinde bulmak söz konusudur.

Buna ek olarak aslında, yöneticileri de yönetilenleri de kul olan bu ikinci tip bireylerden  oluşan toplumlarda, hukuksal ve meşru hayat, demokratik haklar ve etnik kimlikler, birey hayatının değeri ve saygınlığı, fikir ve inanç özgürlüğü gibi ilkelerin hiçbir zaman içtenlikle benimsenmediklerini ve de hayata geçirilmediklerini de bu kavramın oluşturduğu ışık altında anlamak mümkün olmaktadır.


Efendi-Köle Diyalektiği, biraz somut durumun somut tahlili ilkesiyle değerlendirildiği vakit, gerçekten Kojéve’in belirttiği gibi, bugün de sosyal, siyasal birçok durumu açıklamakta kullanılabileceği görülür. Tezde ortaya konulmaya çalışılan durum, Hegel dizgesinin tamamının ve bu dizgenin en önemli koordinatlarından olan efendi köle diyalektiğinin, önemli ölçüde Marksist felsefe ve toplumsal sınıflar arasındaki çatışmanın uzlaştırıcısı olarak belirmekte olduğudur. Çalışarak, üreterek, yaratarak kölenin, efendisi tarafından tanınıyor olsa dahi, efendisine nazaran varlığını daha içsel bir şekilde gerçekleştirdiği söylemi, köle ve efendi arasında bir uzlaşmayı sağlamaya yönelik olarak görünmektedir. Hegel’in dizgesine göre zaten efendinin varlığı da kuşkuludur. Zira, henüz kendi varlığını, tanınmasını dahi gerçekleştirememiş olan bir kölenin tanımak zorunda olduğu efendinin özgürlüğü de bu noktada sorunludur. Efendinin tanımadığı bir özne (köle) tarafından tanınma isteği, tarihin büyük bir paradoksudur. İşte bu açıklama, bir çatışmadan, sınıfsal bir savaşımdansa bir uzlaşmaya doğru uzanan yolların taşlarını örmektedir. Esas itibariyle anlatılmaya çalışılan, efendi ve köle arasında öz itibariyle bir ayrım olmadığı, dolayısıyla bir çatışma durumundan da bahsedilemeyeceğidir.


Günümüzdeki göreli çatışmasızlık hali, kapitalizmin hala uluslar arası anlamda ciddi bir direnişle karşılaşmamış olması, geniş ezilen ve emekçi kitlelerin mevcut düzeni “alaşağı” edemeyişi ve bundaki öncü öznenin yokluğu gibi önemli tartışma alanlarının felsefi temelinde de, işte bu diyalektiğin olduğunu iddia etmek usa uygun görünmektedir. Ekonomik, politik, sosyo-politik, sosyo-ekonomik birçok sorunsal uluslar arası anlamda tartışılmaktadır. Ama felsefi düzlem, özellikle de ülkemizde olduğu gibi, felsefi anlamda güçlü bir birikim geleneği olmayan ülkelerde ihmal edilmektedir. Ülkemizde ve dünyada, özellikle ‘80’ler sonrasında, gerek düşünsel, gerekse pratik anlamda kapitalist sistemin uygulayıcıları tarafından yoğun bir saldırı başlamıştır. İddia edilen, Hegel çalışmalarının da bu saldırılar kapsamında olduğu değildir elbette, ama kapitalizmin kendi çıkarları doğrultusunda her şeyi metalaştırdığı göz önüne alınırsa bilim ve felsefenin de bundan payına düşeni ne yazık ki aldığını söylemek mümkün hale gelmektedir.




Efendi köle diyalektiğine dair bir örnek vermek gerekirse eğer, bir işçi ile patronu düşünülebilir. Esasen bakıldığında, kendi emeğinin karşılığını daha düşük çalışma saatleri ile almak gibi bir fikre sahip olan işçi ile, işçisini daha fazla çalıştırıp daha az ücret verme ve karlarını daha fazla arttırma gibi bir güdüyle hareket eden patron arasında uzlaşmaz bir çatışma söz konusudur. Ama efendi köle diyalektiğinin mantık silsilesi içinde değerlendirildiği zaman, patron, işçisinin özgürlüğünü kısıtladığı ve kendisi bir üretimde bulunmadığı için, sorunlu bir özgürlüğe sahiptir. Oysa işçi için aynı şey söz konusu değildir; o üretendir, yaratandır, emek verip çalışandır ve bu bağlamda da kendisini gerçekleştirme konusunda bir adım daha öndedir. İşçi ve patron arasındaki ayrımın çözümü de, bir savaş ile değil, ikisinin de birbirini değiştirip dönüştüreceği bir pratik ile mümkün olacaktır. İkisinin de birbirini köleleştirmeye çalışmayacağı, özgürlüklerini kısıtlamayacağı, meşru bir zeminde varlıklarını bir zenginlik olarak addedecekleri bir ortam, özgürlüğün eşit bir şekilde paylaştırıldığı bir ortam olacaktır. Çatışma ihtimali de bu sayede ortadan kalkmış olacak, düzen içi bir çözüm, kendisini yegane çözüm olarak tüm taraflara dayatacaktır. Aristoteles sonrasında ise, Hegel ve Marx köleliğin ekonomik temeli sorunu üzerinde duracaktır. İlk bakışta köle efendi diyalektiği gibi öğretici tanıtlamalar aracılığıyla Hegel’in Aristotelesçi zaafı aştığı ve emeğin özgürleşmesi için tarihsel bir perspektif sunduğu düşünülebilir. Ancak sivil toplum çözümlemesi gösterecektir ki, Hegel ekonominin siyaseti araçsallaştırmasına karşı özel olarak herhangi bir çözüm üretme gereği duymamıştır .



Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.