Reklam Alanı

Etik Hayatın Üç Unsuru: Aile-Devlet-Sivil Toplum

Etik Hayatın Üç Unsuru: Aile-Devlet-Sivil Toplum


Sivil toplum kavramının Avrupa siyasal fikri ve entellektüalitesi açısından sahip olduğu önem bir yana, kavram, Hegel’in felsefi fikri açısından da oldukça belirleyici bir nokta olmaktadır. Kavram, Hegel’e gelinceye kadar geçirmiş olduğu evrim ve Hegel’in konuya yaklaşımını anlamlandırmak açısından da oldukça büyük bir önem taşımaktadır. Zira kavram, tarihsel süreç içerisinde varoluşunu tamamlamış, Aydınlanma ve ona ait bir kavram olarak, iktisadi ve siyasal bir sistem olan kapitalizm ile birlikte de siyasal olandan ayrılmış ve kendi otoritesini kurmayı bilmiştir. Hiç kuşku yok ki sivil toplum kavramı, oldukça uzun bir tarihe sahiptir. Antik Çağ ve modern dönemde birçok düşünür ve doğal hukuk kuramıyla temelleri atılmıştır.


Hardt’a göre, erken modern dönem boyunca, daha doğrusu hiç değilse Hobbes’tan Rousseau’ya kadar olan dönemde, doğa durumu ve sivil toplum arasında ortaya konulan ayrım, siyasal düzeni kuran ve meşrulaştıran düalizm olarak önemli bir rol oynar. siyasal fikrinin 18.yüzyıl öncesindeki döneminde, sivil toplum kavramını devlet veya siyasal toplum kavramından ayrı değerlendirmek, ikisinin birbirinden ayrı alanları işaret ettiğini belirlemek pek zor bir iştir.


Tarihsel olarak değerlendirildiğinde, sivil toplumun, erken modern dönem Avrupası’nda form almaya başladığını söylemek mümkündür. Geç feodal dönemde oluşmaya başlayan sermaye birikimi, yeni buluşlar ve keşiflerle de artarak devam etmiş, bu beraberinde modern ticari merkezlerin oluşmasını sağlamış, buna bağlı olarak esnaf, tüccar gibi burjuvazinin habercileri olan yeni kentsel unsurların meydana gelmesiyle de, feodal sistemle uyuşamama gibi bir sorunla karşı karşıya gelinmiştir. Ekonomik gelişme, siyasal bir özgürlük talebi ve beklentisini de güçlendirmiş, bu yeni gelişen toplumsal katmanlar feodal sistem içinde ekonomik özerkliklerini, meclisler içinde temsil hakkını, yerel egemenlik ayrıcalığını elde etmişlerdir. Bernhard’a göre işte bu durum da, feodalizm ve mutlakiyetçiliğinin kurallarından özgürleşmeleri sonucu ortaya çıkan yeni durum olarak “sivil toplum” u anlatıyordu.


Siyasal-toplumsal-iktisadi dönüşümler bütünü olarak kimi bazı olaylar, sivil toplum kavramının, özellikle Avrupa’da ortaya çıkışını desteklemiştir. Bunlar esasen sınıf çatışmaları temelinde ele alınabilecek olan gelişim sancılarıdır. Monarklar ve baronlar arasında gerçekleşen büyük mücadeleler, aşırı vergi ve toplumsal yükümlülüklere karşı olarak gelişen köylü isyanları, ticaretin yayılması ve beraberinde gelişen pazar ilişkileri, Antik Yunan ve Roma dönemindeki klasik siyasi fikirlere duyulan ilgiyi canlandıran Rönesans, merkezi yine Avrupa’da olmak üzere gelişen ulusal monarşiler ve bunların güç kazanmaları, dinsel mücadeleler; din savaşları, Katolikliğin güçlü iddialarına ve baskılarına karşı çıkılması, devlet ile kilise arasındaki mücadeleler, sivil toplum kavramının ortaya çıkmasını tetikleyen en önemli  tarihsel olgular olarak karşımıza çıkmaktadır. Sivil toplum ve devlet kavramları, özellikle 18. yüzyılın ardından, toplumsal ilişkileri belirleme noktasında kullanılabilecek birbirinden farklı iki ayrı alan olarak belirlenmeye başlandılar. Bu noktada, sivil toplumun gelişip bir paradigma haline gelmesinde, İskoç Aydınlanması, oldukça etkili olan bir aşama olmuştur.



Kapitalizmin gelişmesi ve toplumun kapitalist biçimde yeniden düzenlenmesi ile birlikte, sivil toplum kavramı da ayrı bir olan olarak değerlendirilmeye tabi tutulmuştur. Bu yaklaşıma göre sivil toplum, siyaset dışı bir noktada yer almaktadır. Genel bir bakış ile anlamaya çalışırsak eğer denilebilir ki sivil toplum, Alman, İskoç, Fransız Aydınlanmacıları tarafından farklı şekillerde tanımlanmasına rağmen, özel ve kamusal, bireysel ve toplumsal, kamusal etik ve bireysel çıkar, bireysel tutkular ve kamusal aidiyet arasındaki sorunlu ilişkiyi eklemlemeye dönük bir çabanın ürünüdür. Kapitalizm ve klasik siyasal iktisatçılar tarafından tanımlanan sivil toplum kavramı, Hegel’in yaptığı ayrım ve Marx’ın ele alış biçimine kadar, bireylerin ihtiyaçlarını karşılamak için karşılaşılan yer olarak tanımlana geldi.


Bireycilik, mülkiyet ve serbest piyasanın kurulması, sivil toplum kavramının omurgasını oluşturmaktadır ve aynı zamanda bu saydığımız temel kavramlar liberal ekonominin de temel dayanakları olması itibariyle, aradaki eşgüdümü ortaya koymaktadır. Demir ve Öztogay’a göre, klasik siyasal iktisatçılar, sivil toplumu imtiyazlı kılarken, sivil toplumun baskıcı yönünü sorgulamadılar. Onlar, böylelikle, hakim burjuva toplumunu rasyonalize ettiler ve meşrulaştırdılar. Esas itibariyle entelektüel gelenekte daha uzun bir geçmişe sahip olan bu kavram, Wood’a göre, farklı yollardan da olsa bir insan ilişkileri alanı ve bir tür toplum kavramını ifade etmek üzere kullanılmıştır. Siyasi iktidardan ayrı, devletin sahip olduğu otoriteden bağımsız, bazen de bu otoriteye muhalif ahlaki tepkileri olan bir topluluğu tanımlamak için kullanılır. İşte bu sivil toplum kavramı, 19. yüzyılda gelişimini daha güçlü bir şekilde var etmiş olan kapitalist gelişme ve Aydınlanmanın hakimiyetine girmiş, liberal ekonominin temel argümanlarını destekler bir karaktere bürünmüştür. Bunlar seküler otoritenin doğuşu, özel mülkiyet kurumunun gelişmesi, kentsel bir kültürün ortaya çıkması, mutlakçı devletlerin ölümü, 19. yüzyıl demokratik hareketlerinin doğuşu, modern anayasacılık, hukukun üstünlüğüdür.


Yine Demir ve Öztogay’a göre, sivil toplum kavramı, özel sermaye ile ücretli emeğin, ‘siyaset dışı’ ilişkisinde ifadesini bulan, burjuvazinin proletarya üzerinde tarihsel olarak kurulmuş egemenliğini anlatmaktadır. Yine benzer bir şekilde, “kapitalist üretim ilişkilerinin biçimlendirdiği bütünlük içinde doğan sivil toplum heterojen, bölünmüş, karmaşık ve asimetrik, eşitsiz ilişkilerin boy gösterdiği bir mücadele alanıdır.” Hegel, bu önemli kavramı, 18. yüzyılda, siyasal alandan bağımsız olarak, dahası siyasal alana karşıt olarak kurgulayarak açıklayan ilk filozoftur. Hegel, sivil toplum ve siyasal toplum ayrımını net bir şekilde ortaya koymuştur.


Hegel’de sivil toplumun ne olduğu sorusuna geldiğimiz zaman ise, karşımızda üç temel uğrağın bulunduğu ifade edilir. Bunlar,

- İhtiyaçlar Sistemi (Piyasa Sistemi),
- Hukuk Sistemi (Medeni özgürlükler ve keyfilikten korunmayı
sağlayan yargı gücü),
- Birlikler ve kamu idaresini (korporasyonlar ve polis), çoğulluklar
sistemini içeren bir ilişkiler ağı.


Sivil toplum, Hegel’e göre üç momenti içerir. Bunlardan ilki, ihtiyaçlar sistemi olarak da adlandırılabilecek olan, ihtiyacın dolayımı ve bireyin hem kendi hem de bütün diğer bireylerin emeği ve ihtiyaçlarının tatmini aracılığıyla tatmin bulmasıdır. İkinci moment, bu sistemin içerdiği evrensel unsurun realitesidir. Yani bu, mülk edinme hakkının yargı gücü vasıtasıyla korunması anlamına gelir. Üçüncüsü ise, ilk iki sistemde mevcut olağanlık kalıntılarına karşı alınan tedbirler ve özel menfaatlerin kamu yönetimi (polis) ve korporasyon aracılığıyla, ortak çıkarlar olarak korunmasıdır.


Hegel, ihtiyaç kavramını açıklarken duygu kavramını kullanmayı tercih etmektedir. Bu kavram, bir üst başlığı teşkil eder, buna karşın kavramın altında ise farklılık veya sezginin sınıflandırılması durumu söz konusudur. Bahsi geçen bu bütünlük işçi, ürün ve alet olarak hissetmeyi içermektedir. Buna göre, ihtiyaç ve haz arasında aracı olan işçi çalışır ve bir nesneyi basitçe etkisiz kılmaktan ziyade, onu dönüştürür. Hegel, System of Ethical Life’ta bunu yaparak, ‘çalışma ile arzu ve haz arasındaki farlılık varsayılır; haz engellenir veya ertelenir’ demektedir ve burada ihtiyacın yerine arzuyu koymaktadır. Sivil toplum, Hegel tarafından, etik hayatın momentlerinden biri olarak kavramsallaştırılır. Bu kavramsallaştırmada Hegel’in etik hayatı, karmaşık kavramlar, kurallar ve ilkelerden oluşmaktadır. Etik hayat, dil gibi tekil bireyler tarafından ortaya konan ürünler veya bu tekil bireylerin özelliği değildir; bir bütün olarak topluluğun ürünü ve sonucudur. Etik hayat, dil gibi, neredeyse bilinçdışı yollarla geliştirilebilir ve de aktarılabilir. İşte bu, Hegel’in etik hayatı, ulusal bilinç veya dilsel, etnik ve kültürel birliği varsayan ulusalcılıkla kimi benzerlikler gösterebilir. Ama buna rağmen, Demir ve Öztogay bu durumun, öncekinden farklı olduğunu ifade eder. Buna göre etik hayat asla statik değildir, Pelczynski’ye göre koşullar değiştiği vakit etik hayat da değişir ve gelişir.


Hegel’e göre, etik hayat bazı uğraklardan meydana gelmektedir. Sivil toplum da bu uğraklardan birtanesini teşkil etmektedir. Etik hayatın bir momenti olan bu sivil toplum da, bir diğer moment olan ailenin dağılmasıyla birlikte oluşmaktadır. Hegel’e göre, aile ilişkileri toplumsal hayatın temelini sağlayacak evrenselliğe sahip değildir. Hegel bu durumun sebebini ise, her ailenin çocuklar anne ve baba olduğu zaman dağılması olarak gösterir. Böylece aile dağılır ve birbirleriyle olan ilişkileri kendine yeten somut insanlar arasındaki ilişkiye dönüşür ki bu da sivil toplumun ta kendisidir. Sivil toplumdaki ilişkilerden farklı olarak aile bir sözleşme değildir. Daha doğru ifade etmek gerekirse, aile, bir sözleşme ilişkisi değildir. Sözleşme ilişkileri sivil toplumun aracıdır. Ve bu ilişkiler, istendiği zaman sonlandırılabilecek bir niteliğe sahiptir. Aile veya devleti, sözleşmesel terimlerle algılamaya çalışmak, her şeyin sivil toplum çatısı altında sınıflandırılması anlamına gelir. Bu noktada dikkat çeken önemli bir tespit olarak, hem Hegel hem de Marx’a göre, devlet ve sivil toplumun birbirlerinden ayrılmasının modernitenin ayırt edici bir özelliği olarak ortaya konmuş olmasıdır. Lunn’ın, Marksizm ve Modernizm’in Önsöz’ünde ifade ettiği üzere, marksizmin ortaya koyduğu, modern baskının göstergeleri ve kapitalist toplumun temel dinamiklerini anlamak amacıyla kullanılacak araçlar, bu moderniteyle de oldukça bağlantılıdır.


Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.