Reklam Alanı

Elena Garro- Bütün Suç Tlakcaltecalar'da

                                                 
                                                ELENA GARRO

Meksika’ya İspanyollardan ve Kızılderililerden ka­lan ikili mirası ilk kez 1940’da sahnelenen küçük oyunlarında işleyen Elena Garro, bu oyunların en önemlilerinden sayılan Som Bir Ev’de, bir  ailenin ölü üyelerini ele alır, Katolik inancıyla Kızılderili­lere özgü toprağı yüceltme tutkusunun onlarda nasıl iç içe yürüdüğünü anlatır. Olacakları Anım­samak (1963) ve Renkli Bir Hafta (öyküler, 1964) da yazarın bu sanrılı bakışını yansıtırlar. Garro, Meksika mirasına «Yalnızlığın Labirenti» adlı ün­lü denemesinde (1950) ilk kez ışık tutan ünlü şair Octavio Paz’la bir süre evli kalmıştır.

Bütün Suç Tlakcaltecalar’da
Nacha, mutfak kapısının vurulduğunu duydu, kalakaldı. Bir daha vurulduğunda, sakınarak açtı kapıyı, dışarıdaki geceye bir göz attı. Bayan Laura duruyordu karşısın­da, beyaz giysisi, toza, kana belenmişti.
«Hanımcığım,» diye fısıldadı.
Mutfağa girdiler.
«Nacha, kahve yap bana. Donuyorum ...»
«Hanımım, Bey... Bey öldürecek sizi. Öldüğünüzü sanmıştık.»         '
«Öldüğümü mü?»
Laura, üzgün gözlerle beyaz mutfak taşlarına bak­tı, ayaklarını bir iskemleye uzattı, sonra dizlerini tutup dalgın dalgın oturdu bir süre. Nacha, kahve suyunu ocağa koydu, göz ucuyla hanımını süzdü; söyleyecek tek şey gelmiyordu aklına. Hanımı, başını dizlerine dayadı.
«Biliyor musun Nacha? Bütün suç, Tlaxcaltecalar’da.»
Nacha, onu yanıtlamadı. Çaydanlıktaki suya çevir­di bakışlarını. Dışarıda gece, bahçe güllerini solduru­yor, incir ağaçlarını koyulaştırıyordu. Dalların berisin­de, komşu evlerin ışıklı pencereleri göz alıyordu. Mut­fak, görünmez bir üzünç duvarıyla dünyadan kesinkes ayrılmıştı  sanki.
«Sence öyle değil mi, Nacha?» *
«Öyle, Hanımcığım.»
«Ben de onlar gibiyim: Kalleş,» dedi Laura üzün­tüyle. Aşçı, kollarını kavuşturup suyun kaynmasını bekledi.
«Ya sen Nachita, sen de benim gibi kalleş misin?»
Umutla baktı Nacha’nın yüzüne.  O da aynı dönek­lik duygusunu paylaşıyorsa, ne dediğini anlayacaktı. Laura, kendisini . anlayacak birine gereksinim duyuyor­du bu gece.
Nacha, düşündü bir an, fokurdamaya, başlayan su­ya döndü, kahvenin üstüne boşalttı Suyu, Yükselen ılık koku, hanımının yanında gevşemesini sağladı.
«Evet, bana da pek güvenilmez, Bayan Laura.»
Kendinden hoşnut, kahveyi beyaz bir fincana bo­şalttı, iki şeker attı içine, hanımının önüne, masaya. koydu fincanı; hanımı, dalgın dalgın kahveden birkaç yudum aldı.
«Biliyor musun Nachita? Şu Guanajuato yolculu­ğunda aksiliklerin neden birbirini kovaladığını şimdi anlıyorum. Mil Cumbres’te benzinimiz bitti. Hava kara­rıyordu, Margarita korktu. Bir kamyon sürücüsü, bizi Morella’ya götürecek kadar benzin verdi. Cuitzeo’da, tam beyaz köprüyü geçerken, yine ansızın durdu ara­ba. Margarita bana bozuldu: Bilirsin, ıssız yollardan, Kızılderili gözlerinden nasıl korkar. Yoldan geçen bir turist otobüsüne atlayıp kasabaya usta aramaya gitti, ben arabada tek başıma kalakaldım, iri beyaz kayala­rıyla o sulan  çekilmiş gölün üstündeki beyaz köprünün tam ortasında. Işık, çok parlaktı, köprü, beyaz ka­yalar ve araba, ışıkta yüzüyorlardı sanki. Işık, kırılıp binlerce parçaya ayrılıyor, o parçalar küçük benekli bulutlara dönüşüyor, hızla dönüyor, sonunda bir portrenin şaşmaz ışığında donuyordu. Zaman çığrından çık­mıştı, çevirip arkasında ne yazdığını okuduğun bir kart­postal gibi. Orada, Cuitzeo Gölü’nde, yeniden çocuklu­ğuma döndüm.  Bilirsin, güneş bembeyaz kesildiğinde, yalazın tam ortasında yalnız başınaysan, ışık böyle oyunlar oynar. Düşüncelerin unufak olur; baş dönmesi bastırır. Beyaz giysime bakıyordum, onun ayak seslerini duydum. Hiç şaşırmadım doğrusu. O yana baktığımda bana doğru geldiğini gördüm. Sonra kalleşliğim düştü aklıma; korktum, kaçmaya çalıştım. Ne var ki zaman, kuşattı çevremi, som ve' ölümcül oldu, yerimden kıpırdayamadım bile. Çocukken bir tanrı sureti gösterip «bir gün,» demişlerdi bana, «taş kesilip, bu taşlar kadar ağır­laşmış, yerinden kımıldatılamaz hale gelmiş günahla-' rınla yüzyüze kalacaksın,» hangi tanrıydı anımsamıyo­rum. Her şeyi unutuyoruz, değil mi Nachita? Ama uzun sürmüyor. Çocukken, büyüklerin sözleri taş gibi gelir­di, sıvı, billursu taşlar. Her sözcüğün sonunda sertleşirdi o taşlar, zamanla katılaştılar. Senin büyüklerinin sözcükleri de böyle değil miydi hep?»
Nacha, bir an duraladı, sonra salladı başını: '
«Öyleydi evet, Bayan Laurita.»
«Korkunç bir şey keşfettim o anda, inanılmayacak her şey , gerçektir. Karşımda duruyordu, köprünün kenarından bana doğru  yürüyordu, güneşten yanmış teni, çıplak omuzlarına çöken çaresizliğiyle. Kuru yaprakla­ra basıyormuş gibi bir ses çıkıyordu adımlarından; göz­leri ışıl ışıldı. Gözlerinin kara kıvılcımları ta uzaktan erişti . bana, bembeyaz ışıkta savrulan kara saçlarını gördüm. Daha kaçmama kalmadan, yanıbaşımdaydı tam karşımda duruyordu. Durdu, arabanın kapısına uzandı, gözlerime baktı. Sol eli kesilmişti, saçları toz toprak içindeydi, omzundaki yaradan kara denilecek kadar koyu kırmızı bir kan sızıyordu. Bir şey söyle­medi .ama ben onun yine kaçtığını anladım, yenildiği­ni. Ölmem için yalvarmaya çalıştı bana, ama benim. ölümüm onun  da ölümü demekti. Kötü yaralanmıştı, nicedir arıyordu beni. ‘Bütün suç, Tlaxcaltecalarda,' dedim. Dönüp göğe baktı, sonra yine bana çevirdi göz­lerini..        •
‘Şimdi nasılsın peki? Nasıldın bunca zaman?’ di­ye sordu boğuk bir sesle.
Evlendiğimi söyleyemedim, onunla evli olduğumu biliyordum çünkü. Söylenemeyecek . şeyler de vardır, değil mi Nachita?
‘Ötekilere ne oldu?’ diye sordum.
'Sağ kurtulanlar, benim durumumdalar.’
Ağzından çıkan her sözcük, dilini yakıyordu, an­ladım; yüzkarası ihanetimi düşünerek sustum.
‘Korktuğumu biliyorsun; o yüzden bağlı kalama­dım sana...’ 
 ‘Biliyorum,’ dedi, başını önüne eğdi.
Küçücük bir kızdım onu tanıdığımda, Nacha. Onun  babasıyla babam kardeştiler. Hep sevdi beni  en azın­dan öyle söyledi, hepimiz de ona inandık. Orada, köp­rünün üstünde, utanç kapladı yüreğimi. Göğsünden kan sızıyordu. Çantamdan mendil çıkardım, tek söz etme­den, kanı silmeye başladım. Ben de onu hep sevdim Nachita, bende olmayan özelliklerin hepsi var onda. Korkak değil, kalleş değil. Elimi tuttu, inceledi.
‘Tenin açılmış, aklaşmış; elin onların ellerine ben­ziyor,’ dedi.
‘Güneşe çıkmayalı epey oldu.’
Gözlerini yere indirip elimi bıraktı. Öylece, suskun durduk, onun göğsünden damlayan kanın tıptıpına ku­lak vererek. Beni suçlamaya kalkışmadı; tanır beni. Gelgelelim göğsünden sızan kan, sözcüklerime, bütün bedenime yapışıyordu.


‘Ya evim?’ diye sordum. ‘Hadi gidip bir bakalım.’
Yanan avucuyla  kavradı elimi, madalyonunu da böyle tutardı eskiden; birden, madalyonu takmadığını fark ettim. ‘Kaçarken  düşürdü herhalde,’ diye düşün­düm; sürüklendim onun ardı sıra. Cuitzeo'nun ışığında da köprüdeki gibi çıtırtılıydı ayak sesleri: Tekdüze, te­laşsız. Irmağın kıyılarında alev alev yanan kentten geç­tik. Gözlerimi yumdum. Sana söyledim ya Nacha, kor­kağım , ben. Belki de tozdan dumandan yaşarmıştı göz­lerim. Bir taşa iliştim.
‘Bir adım daha atamam!’ Ellerimle yüzümü örttüm. ,
‘Geldik nerdeyse,’ dedi.
Yanıma çömeldi, parmak uçlarıyla beyaz giysime dokundu..
‘Şimdi görmek istemiyorsan, gitmeyiz,' dedi usulca.
Kara saçlarının gölgesi, yüzüme düşüyordu. Öfkeli değildi, üzgündü yalnızca. Eskiden olsa, onu öpmeye asla cesaret edemezdim, artık ona saygı göstermemeyi öğrenmiştim; kollarımı boynuna dolayıp ağzından öp­tüm onu.
‘Baştanberi sevdim seni, hem de çok,' dedi.
Başını eğdi, çakıl taşlarıyla kaplı toprağa baktı. Taş­lardan biriyle birbirine koşut iki çizgi çizdi, uçlarını uzatıp birleştirdi.
‘Senle ben,’ dedi gözlerini yerden ayırmadan.
Nachita, dilim tutulmuştu.
‘Yakında zaman dolacak, tam anlamıyla birleşece­ğiz... O yüzden seni aramaya çıktım ya.’
Unutmuşum Nachita; Zaman dolduğunda birbiri­mizde tutuşup eriyecek, gerçek Zaman'a birbirimize dönüşmüş olarak geçecektik. O konuşurken, yüzüne ba­kıyordum. Eskiden, yalnızca sevişirken gözlerinin içine bakabilirdim ama sana dedim ya, bir erkeğin bakışla­rına saygı göstermemeyi öğrendim çoktan. Çevremde olup bitenleri görmek istemiyordum: Tek, bildiğim, kaç­mak zorundaydım. Haykırışları anımsadım; sabah olun­ca yine duyduğum o tiz, alev alev çığlıkları. Taşlar yağı­yordu tepemize, taşlar uçuşuyordu ortalıkta. Önümde diz çöktü, kollarını başımın üstünde kavuşturarak siper etti bana.
‘Sonumuz geldi,’ dedim.
'Evet,’ dedi yüksek sesle. Onun gözlerinde, onun gövdesinde gördüm kendimi. Nasıl gelecekti şu son? Bir geyik olup dağ başına mı götürecekti beni sırtında? Bir yıldız olup gökyüzüne simgeler mi yazdıracaktı bana? Sevdiğimin sesi, göğsüme kandan izler kazıyordu, beyaz giysim, kızıllı - beyazlı bir kaplan gibi yol yol olmuştu.
‘Gece çökünce gelirim. Bekle beni!’ dedi'.
Madalyonunu eline aldı, süzdü beni.
‘Az kalsın demin tek-beden. oluyorduk,’ diye ekledi. O giderken çığlıkları yeniden duydum, taş yağmurunun altında koştum koştum, Cuitzeo Gölündeki köprüye, ara­baya varana kadar.
‘Ne oldu? Yaralı ' mısın?' diye haykırdı Margarita, beyaz giysimdeki kan lekelerini yoklayarak. Dudaklarımda da kan vardı, saçlarım toz içindeydi.
Başka bir arabadan, Cuitzeolu usta, donuk gözlerle bakıyordu bana.
‘Ah bu vahşiler! Bir hanımı bir an yalnız bırak­maya gelmiyor!' dedi arabadan atlayıp yardımıma ko­şarak. Mexico City'ye vardığımızda geceydi. Nacha, na­sıl değişmiş, gözlerime inanamadım! Öğleüstü, kızilderili savaşçılar oradalarmış daha, şimdiyse izleri bile kalmamıştı. Bir moloz yığını bile. Sessiz, boynu bükük Zocalo yöresinden geçtik; öbür çarşının yerinde yeller esi­yordu. Hiçbir şey kalmamıştı geride! Margarita,  göz ucuyla beni izliyordu. Eve geldiğimizde kapıyı sen açmıştın. Anımsadın mı?»                    ,
Nacha, başını salladı. Doğruydu, iki ay kadar önce Ha­nım ile kaynanası Guanajuato'ya gitmişlerdi. Döndük­leri gece, temizlikçi kız Josefina ile kendisi, Nacha, ha­nımın giysilerindeki kanı gömüşler ama Bayan Margarita parmağını dudaklarına götürüp «susun .. dediği için ağızlarını açmamışlardı; çok kaygılı görünüyordu ka­dıncağız. Daha sonra, Josephina, sofrada Bey‘in Hanım’ı. öfkeyle süzdüğünü, «neden üstünü değişmedin? Kötü anılara dalmaya pek mi düşkünsün?» dediğini söyle­mişti.
Bayan Margarita, oğluna .Cuitzeo Köprüsündeki ola­yı anlatmış, bir elini havaya kaldırarak sanki ona ya­karmak istemişti: «Sus lütfen, acı kızcağıza!» Bayan Laurita, soruyu yanıtlamamış, parmağını dudaklarına. değdirip gülümsemişti. Sonra Bey, yine Başkanımız’da  söz etmeye başlamıştı.
«Bilirsin, Başkanımız dilinden hiç düşmez,» demişti Josephina aşağılarcasına. Kocasının habire Başkan’dan, resmi ziyaretlerden söz etmesi kimbilir ne kadar sıkı­yordu Bayan Laurita’yı!
«Ne tuhaf  Nachita, o geceye kadar Pablo'nun beni nasıl sıktığını anlamamıştım!» diye ekledi Laura, Nacha’nın düşüncelerini pekiştirircesine.
Aşçı kollarını kavuşturdu, başını salladı.
«Eve girdiğim anda, eşyalar, kristal vazolar, ayna­lar üstüme üstüme geldi, içim daha  da karardı. ‘Amca- oğlum beni almaya gelene kadar kimbilir kaç yıl, kaç gün bekleyeceğim,’ dedim kendime, kalleşliğime yan­dım. Akşam yemeği süresince Pablo’nun sözcüklerle değil harflerle konuştuğunu saptadım. Onun kalın du­daklarına, kör gözüne bakarak saymaya başladım harf­leri. Birdenbire sustu. Arasıra ne dediğini unutuverir bilirsin. Kolları iki yana sarkmış, hantal hantal oturu­yordu. ‘Bu yeni kocam aklında hiçbir şey tutamıyor/ dedim. ‘Tek bildiği, herkesin bildiği, gündelik sıradan gerçekler.’ ‘Karmakarışık, karanlık bir dünyada yaşıyor­sun sen Laura,’ dedi bana, giysimdeki lekelere bakarak. Zavallı Margarita, ne yapacağını şaşırdı, kahvelerimizi içerken pikaba bir plak koydu.
‘Neşelenin biraz,’ dedi gülerek, kavga çıkacağını sezmişti.
Tek söz etmeden oturduk. Ev, seslerle doldu. Pablo'ya baktım. ‘Şeye benziyor...’ ardını getiremedim, dü­şüncelerimi okumasından korktum. Ama ona çok ben­zediği doğru, Nacha. İkisi de denizi, serin evleri sevi­yorlar. İkisi de akşamlan göğe bakıyorlar uzun uzun. ikisinin de saçları siyah, dişleri bembeyaz. Ne var ki Pablo, kekeler konuşurken, hep hır çıkarmaya hazırdır.
.Ne düşünüyorsun?’ diye sorar boyuna. Amcaoğlu ko­cam böyle kabalıklar yapmaz, sorular sormaz.,.
«Haklısınız!Çok haklısınız! Bizim bey, sersemin te­ki!» dedi Nacha iğrentiyle.
Laura içini çekti, içi rahatlayarak süzdü aşçıyı. Hiç değilse güvenebileceği biri vardı bu evde.
«Gece,  Pablo beni öperken, kendi kendime hep ‘ne za­man beni almaya gelecek?' diye geçirdim içimden. Omzundaki kanı anımsayınca gözyaşlarımı güç tut­tum. Kollarını başımın üstüne siper etmesini unutamıyordum. Pablo, amcaoğlumun beni birkaç saat önce öp­tüğünü anlayacak diye ödüm kopuyordu. Ama hiçbir şey anlamadı. Josefina sabahleyin beni korkutmasaydı. Pablo hiçbir şey bilmeyecekti!»
Nachita, başını salladı. Josephina olay çıkarmaya bayılırdı, ondaydı suç, evet. Nachita, «Sussana, sus alla- sen!» demişti. «Bağırışlarımızı duymamalarını bir ne­deni olsa gerek.» Ama olmadı; Josephina kahvaltı tep­sisini kaptığı gibi yatak odasına daldı, bülbül gibi şakıdı:
«Hanımcığım, dün gece yatak odanızın penceresin­den içeriyi gözetleyen bir adam gördük! Nacha ile ava­zımız çıktığı kadar bağırdık.»
«Biz hiçbir şey duymadık , ...» dedi Bey şaşkınlıkla.
«O olmalı...!» diye ağzından kaçırdı Laura.
«O da kim?» diye sordu Bey, gözlerinden ölüm saça­rak baktı karısına Cen azından, Josephina, öyle baktı demişti sonradan. .
Laura, korkudan ağzını örttü eliyle, Bey öfkeyle so­rusunu üstüste yineleyince:
«Kızılderili adam...» dedi, «hani şu Cuitzeo'dan Mexico City'ye kadar ardımdan gelen.»
Josefina, kızılderiliyi böylelikle öğrenmiş oldu. Nachita'ya iletti haberi.
«Polis çağırmalıyız!» diye haykırdı Bey.
 Josefina, yabancının içeriyi gözetlediği pencereyi gösterdi ona, Bay Pablo, uzun uzun inceledi çevreyi; pencerenin pervazında daha kurumamış kan izleri du­ruyordu.
«Yaralıymış,» dedi Bay Pablo. Odada' birkaç kere gidip geldikten sonra karısının "karşısına dikildi.
«Evet, Kızılderiliydi efendim,» dedi Josefina, Laura' yı destekleyerek.
Pablo, iskemlenin üstüne atılmış beyaz giysiyi gör­dü, öfkeyle çekip aldı.
«Bu lekelerin burada işi ne, söyleyebilir misin?»
Laura'nın dili tutulmuştu, giysisinin önündeki kara lekelere bakıyordu; Bey, dolaba bir yumruk attı, sonra karısının yüzüne bir tokat indirdi. Josefina olanları gördü. .
«Zorbanın biridir, davranışları da sözleri gibi bir­birini tutmaz,» dedi Laura. «Yenildiğini önce kabullen­mesi, sonra da unutması benim suçum değil ki.» Finca­nının dibindeki telveyi parmağıyla sıyırdı. Bunun üstü­ne Nacha yine doldurdu fincanı.
«Kahvenizi için Hanımcığım,» dedi hanımının söyle­diklerine . inandığını belirterek. «Hem Bey'in derdi ney­miş? Sizin, ona göre olmadığınızı kim görse anlar.»
«Bir ara, her nasılsa Pablo'ya aşık oluverdim, ilk bakışta; tanıdığım birini, yüzünü tam çıkaramadığım bi­rini anımsatıyordu bana galiba. Sonraları ara sıra, onun, öbür yüze tıpatıp oturduğunu sandığım anı yeniden yaşa­dım. Ama bu benzerlik asla gerçekleşmedi. Pablo hemen saçmalamaya başlıyordu yine, anıları bile. yoktu, içi boş bir gövde gibi Mexico City’deki bütün erkeklerin ortak davranışlarını yineliyordu, gülünçtü. Nasıl gelmiştim bu oyuna? Kızınca, sokağa çıkmamı yasaklar. Lokanta­larda, sinemalarda hep kavga çıkarır... Biliyorsun Nac-hita... Kocam-amcaoğlum hiçbir .zaman bağırıp çağır­maz. karısına!»
Nacha, hanımının doğruyu söylediğini biliyordu. O ' sabah Josefina, «Uyanın     Bayan Margarita! Bey, hanımı dövüyor!» diye haykırarak koşup geldiğinde, Nacha, Bey'in annesini kaldırmıştı. bile.
Annesinin varlığı, Bay . Pablo'yu yatıştırmışa ben­ziyordu. Bayan Margarita, kızılderiliyi duyunca çok şa­şırmıştı. ,Onu görmemişti; yalnızca kanı gömüştü her­kes gibi.
«Belki de güneş çarptı seni, Laura, burnun kana­dı. Unuttun mu oğlum, arabanın . üstü açıktı,» dedi, ne diyeceğini şaşırarak.
Bayan Laura yüzüstü yatağa kapanmış, düşüncele­re dalmıştı, kocasıyla kaynanası tartışırlarken.
«O sabah  ne düşünüyordum, biliyor musun Nachita? Ya o, dün gece Pablo'nun beni öptüğünü görmüşse? İçimden ağlamak geldi. Bir erkekle bir kadın bir­birlerini gerçekten seviyorlarsa, çocukları da yoksa, bir tek varlığa dönüşmeye yazgılıdırlar; bu sözü unutma­mıştım. Amcam böyle derdi bana, ona su götürürdüm, o da amcaoğlumla birlikte yattığımız odanın kapı­sına bakardı. Her dediği bir bir çıkıyordu. Başımı yas­tığa dayayıp  Pablo ile Margarita'nın tartışmalarını din­ledim, ne kadar saçmaydı. Ben gidip bulurum onu, de­dim kendi kendime. Ama nerede bulacaktım? Biraz son­ra, senle Josefina akşama ne pişirileceğini sormak için odama geldiğinizde, buldum birden:  Cafe Tacuba! Ora­ya adımımı atmamıştım daha önce ama sözü çok geç­mişti.»
Hanımının o anki hali, gözlerinin önüne  geldi Nacha'nın, kan lekeleriyle dolu beyaz giysisini giyen hanı­mı, şimdi de o giysi vardı üstünde.
«N'olursun giyme şunu, Laura!» demişti kaynanası.. Ama Laura kulak asmamıştı. Lekeleri gizlemek için be­yaz bir hırka geçirmişti üstüne, boğazına kadar iliklemişti hırkayı, hoşçakalın demeden  çıkıp gitmişti. Oysa başına daha neler gelecekti. Belki de en kötüsü şimdi gelecekti başına, şu anda, mutfakta, ya Bayan Margarita uyanırsa...
«Cafe Tacuba boştu. Berbat bir yer. Garson masama. geldi.
‘Ne emredersiniz?'
Susamamıştım ama bir şey söylemem gerekiyordu-.
'Cocoda.'
Amcaoğlumla, küçükken, hindistancevizi yerdik Nacha. Kafedeki saatin tiktakı duyuluyordu. ‘Kentin,her yerinde saatler tiktaklarla belirtiyorlar geçen zamanı’, dedim kendi kendime.  ‘Yavaş yavaş harcanıp gidiyor zaman. Ancak geriye saydam bir zaman tabakası kal­dığında gelecek o, çizdiği iki çizgi birleşecek, sonsuza kadar yaşayacağım yüreğinde.'
, ‘saat kaç?' diye sordum garsona.
‘Oniki.'
‘Pablo, birde gelir,' diye düşündüm. ‘Kestirme yol­dan gidecek bir taksi bulursam, biraz daha bekleyebilirim.' Ama beklemedim, sokağa çıktım. Gümüşsü güneş» şakaklarımda zonkluyordu. Düşüncelerim ışıltılı tozla­ra dönüştü, birdenbire. ne geçmiş ne de gelecek. Amca- oğlum duruyordu kaldırımda, tam karşımda. Uzun bir süre hüzünlü gözlerle süzdü beni.
‘Ne işin var burada?' diye sordu boğuk bir sesle.
‘Seni bekliyordum.'
Kıpırdamadan duruyordu, panter gibi. Kara saçlarını, omzundaki kırmızı yarayı gördüm.
‘Buraya tek başına gelmeye korkmadın mı?' diye sordu.
Taşlarla sesler geçiyordu kulaklarımızın dibinden, sırtımda bir şeyler yanıyor gibiydi.
‘Bakma sakın!’ dedi. Çömeldi, giysimin ateş alan yerlerini parmaklarıyla bastırdı. Giysim tutuşmuştu/
‘Çıkar beni buradan!’ diye haykırdım var gücümle. Ansızın, babamın evinin kapısında durduğum anı anım­sadım, ev yanıyordu, babamla ağabeylerim ölmüşlerdi. Giysimdeki kıvılcımları söndürmek için çömeldiğinde, o çakılmış anıyı gördüm gözlerinde.' Kollarına attım ken­dimi. Sıcak eliyle gözlerimi kapadı.
‘Dünyanın sonu bu!' dedim, avucu gözlerimin üs­tündeydi.
‘Bakma sakın!’ ,
Beni göğsüne bastırdı. Dağlardaki gök gürültüsünü andırıyordu yüreğinin atışı. Ne zaman dolmuştu Za­man? Benim kulağım, sonsuza kadar duyacak mıydı akışını? Gözyaşlarım, onun kentle birlik yanan avucu­nu serinletti. Çığlıklar, taşlar yağıyordu dört yanımız­dan, onun göğsünde, güvendeydim.
‘Yat benimle ...', dedi. yumuşak bir sesle.
‘Dün gece gözetledin mi beni?’ dedim.
‘Gördüm ... ’ dedi' hüzünle.
Güneş batmadan uyuduk, yangının saldığı ısıda . Uyandığımızda fırladı hemen, madalyonunu kavradı.
‘Tan ağarana kadar bir yerde saklan. Gelip alaca­ğım seni’.
Yalınayak koştu dışarı... Bense yine kaçtım Nacha, tek başıma kalınca korkmuştum çünkü.»
«İyi misiniz bayan?» ,
Pablo’nun sesini andıran bir ses, laf atıyordu so­kakta.      ,
«Beni ııe sanıyorsunuz siz? Gidin başımdan!» «Bir taksiye atladım, kestirmeden geldim eve. Gel­dim ki...»
Nacha, hanımının gelişini anımsıyordu; kapıyı kendisi açmıştı. Kaynanasına haberi vermişti (Josefina bi­raz sonra merdivenlerden yuvarlanırcasına inmişti).
«Hanımcığım, Bey'le Bayan Margarita karakola git­tiler!»
Laura kalakalmıştı, tek söz çıkmıyordu ağzından.
«Neredeydiniz hanımcığım?,*
«Cafe Tacuba'ya gittim ya.»
«Ama o iki gün önceydi!»
Josefina gazeteyi getirdi. Ultimas Noticias... Bir sü­re okula gittiğinden başlıkları okuyabiliyordu:  «Bayan Aldama'dan hala haber yok. «Cuitzeo’dan beri peşini bırakmayan uğursuz kızılderilinin sadist olmasından korkuluyor.» «Polis, Michoacan ve Guanajuatp’da arıyor izini.» Laura, gazeteyi Josefina’nın elinden kaptı, öfkey­le yırttı. Sonra odasına çekildi. Nacha ile Josefina arka­sından geldiler; onu yalnız bırakmamak gerekiyordu. Kendini yatağına atışını, gözü açık düşlere dalışını iz­lediler. Aynı anda ikisi de aynı şeyi düşündüler, sonra. mutfakta dile getirdiler düşüncelerini.  «Bence Bayan . Laurita, aşık.» Ama Bey geldiğinde ikisi de onun odasındaydılar.
«Laura!» diye bağırdı Bey. Yatağa koşup kansını kollarına aldı. «Sevgilim, canım!» diyerek ağladı.
Bayan Laurita bir an yumuşar gibi oldu.
«Beyefendi!» diye haykırdı Josefina. «Hanımın giy­sisi yanıklarla dolu!»    _
Nacha, kötü kötü  baktı Josefina'ya. Bey, giysiyi göz­den geçirdi, kansının ayaklarını inceledi.
«Doğru söylüyor. Pabuçlarının topuklan bile yan­mış. Sevgilim, neredeydin? Neler oldu?»
«Cafe Tacuba'daydım,» dedi Laura serinkanlılıkla.. Bayan Margarita ellerini ovuşturarak"-gelininin ya­nına geldi. .                       ,
«Evvelsi gün orada olduğunu, cocada yediğini bili­yoruz. Peki sonra?»
«Sonra bir taksiye atlayıp kestirme yoldan eve gel­dim.»
Nacha, gözlerini indirdi. Josefina, bir şey söyleye çekmiş gibi açtı ağzını. Bayan Margarita, dudaklarını ısırdı. Pablo, karısının omuzlarına yapıştı, bütün gücüy­le sarsaladı onu.
«Bana yutturmaya kalkışma! İki gündür nerdeydin? Giysin neden yanık içinde?,,
«Yanık mı? Ama o ...» Bayan Laura, ağzından ka­çırmıştı. .           .
«O mu? O pis Kızılderili mi yani?» Pablo, karısını öfkeyle sarsaladı yine.
«Cafe Tacuba’da karşıma çıktı ...» diyerek ağladı Ba­yan Laura korkudan.
«Bu kadar alçalacağım sanmazdım!» dedi Bey, onu bir itişte ' yatağa fırlattı. -
«Kim o, söylesene bize,» dedi Bayan Margarita se­sini yumuşatarak.
«Değil mi ama Nachita?» diye sordu Laura, aşçının onayına sığınarak. «Onun kocam olduğunu söyleyemez­dim onlara, değil mi?»
Nacha, hanımını haklı buldu, birden anımsadı, o öğ­leüstü evcek Laura’nın başına gelenleri'' merak eder­lerken:
«Belki de Cuitzeolu Kızılderili, büyücüdür, demiş­ti kendisi.                     .
Bayan Margarita delici bakışlarla süzmüştü onu. azarlarcasına sormuştu:
«Büyücü mü' dedin? Katil yani!»
O günden sonra, günlerce, Laurita’nın sokağa - çık­masına izin verilmemişti. Bey, evin kapılarıyla pence­relerine gözcü konulmasını buyurmuştu. - Hizmetçiler. sık sık hanımın odasına girip - durumuna göz atacak­lardı. Nacha, olan bitenleri yorumlamaktan, duyduğu şaşkınlığın nedenini açıklamaktan yana değildi. Ama Josefina’nın dilini tutmasını kim sağlayabilirdi?
«Hanımcığım, tan ağarırken kızılderili penceredey­di yine,» deyiverdi kahvaltı tepsisini götürdüğünde.
Laura hemen pencereye koştu, taze kan izleri gör­dü yine. Ağlamaya başladı.
«Zavallı... zavallı ...» diyordu hıçkırıklar arasında.
O ikindi, Bey, bir doktor getirdi gelirken. Ondan sonra, her gün hastayı yokladı doktor.
«Bana çocukluğum, -annem, babam hakkında sorular soruyordu doktor. Hangi çocukluktan söz ettiğini bil­miyordum, hangi babadan, hangi anadan. Meksika’nın Fethi'nden söz açıyordum ben de. Beni anlıyorsun, de­ğil mi?» dedi Laura gözlerini san bir tavaya dikerek.
«Evet, hanımcığım.» Nachita, pencerelerden bahçe­ye bir göz attı. Ne tatsızdı şu gece, gölgelerin arasında bir şey seçemiyordun! Sofrada, kaygılı bir yüzle otu­ran, yemeğine pek dokunmayan Bey geldi gözlerinin  Önüne.
«Laura, Bernal Diaz del Castillo’nun Fetih Tarihi adlı kitabını getirmesini istemiş doktordan Anne, tek ilgi duyduğum şey o diyormuş.»
Bayan Margarita, çatalını attı elinden.
«Zavallı oğlum! Karın aklını kaçırmak üzere!»
«Tek derdi,  Büyük Tenochtitlan’ın düşüşüymüş,» dedi Pablo başını eğerek.
Sonra doktor, Bayan Margarita ve Pablo, Laura’nın bir çöküntü geçirdiğine karar vermişlerdi, odasına ki­litlemek, işe yaramamıştı; en iyisi artık dünyayla yüz- yüze gelmesi, sorumluluklarını bilmesiydi. O günden sonra, Bey, arabasını gönderiyor, Chapultepec Parkı çev­resinde gezdirtiyordu karısını. Laura, kaynanası ve  iki­sini de yakından izlemekle görevli bir şoför eşliğinde çıkıyordu evden. Ama temiz hava yaramıyordu, Nacha ile Josefina, onun eve her keresinde daha bitkin döndü­ğünü görüyorlardı. Eve adım atar atmaz, Bernal Diaz’a dalıyordu; ancak o zaman ışıyordu yüzü.
Bir sabah, Bayan Margarita eve tek  başına, perişan döndü.
«Deli kız kaçtı!» diye haykırdı kapıdan girerken.
«Bak Nacha, Chapultepec .Parkında her zamanki sı­raya oturdum yine, ‘beni bağışlamayacak,’ dedim kendi kendime. ‘Bir erkek bir, iki, üç, bilemedin dört ihaneti bağışlayabilir ama sürekli ihaneti asla.’ Bu düşünce, içimi kararttı. Hava çok sıcaktı, Margarita, vanilyalı bir dondurma aldı kendine, arabaya geçti. Ben ondan ne kadar sıkılıyorsam o da aynı derecede sıkılıyordu ben­den, anlamıştım. Gözetlenmeyi sevmem, onun bir yan­dan dondurmasını yiyerek beni gözetleyişini görmemek için başka şeylere bakmaya çalıştım. Ağaçlardan sar­kan gri yosunlara, ilişti gözüm, her nedense; gün de ağaçlar gibi karardı. ‘Onlar da benim. gördüklerimi gör­düler,’ dedim içimden. Bomboş kaldırımda sürükleni­yordu yalnızlık saatleri. Ben de öyleydim sanki: Yapa­yalnız, boş bir yolda. Amcaoğlum, pencereden, sonu bir türlü gelmeyen ihanetimi görünce, beni  asılsız taş­lardan yapılmış bu kaldırımda bırakmıştı yüzüstü. Mı­sırların kokusunu, onun adımlarının çıtırtısını anımsa­dım. Öyle yürürdü, Şubat rüzgarının taşlara saçtığı ölü yaprakların uyumlu hışırtısıyla. Eskiden, yürüyüşün­den anlardım arkamda durduğunu, başımı çevirmem bile gerekmezdi,:sırtımda duyardım bakışlarını, sonra karşıma dikilirdi. Hüzne koyuverdim kendimi. Birdenbi­re güneşin alçaldığını gördüm, ölü yapraklar kıpırda­dı. Soluğunu omzumda duydum: Çıplak ayaklarını, gör­düm. Dizi sıyrılmıştı. Gözlerimi kaldırdım, gözleri üs- tümdeydi. Uzun bir an, hiç konuşmadık. Saygımdan, önce onun konuşmasını  bekledim.
‘Ne yapıyorsun burada?’ dedi.
Taş kesilmiş gibiydi, hüznü . daha da derindi.
‘Sonumuz, eninde sonunda gelecek ... ’
Sesi, Zaman’ın derinliklerinden fışkırıyor gibiydi. Omuzu hala .kanıyordu. Nasıl utandım. Gözlerimi in­dirdim,  çantamı açıp mendilimi çıkardım, göğsünü silecektim. Sonra  yerine koydum mendili.. Orada  durmuş. beni gözlüyordu.
‘Tacuba'ya gidelim hadi...’
Elimi tuttu, birlikte  yola koyulduk, bağıran, hay­kıran, ağlaşan insanların arasından. Hendeklerdeki su­da, yüzlerce ceset yüzüyordu. Kadınlar, çimenlere oturmuş, yüzen cesetlere bakıyorlardı. Her yerden yükseli­yordu veba, koşuşan çocuklar, ana-babalarını arıyorlardı. Hiç istemeden gördüm bunları, hepsini. Amcaoğlu- kocam, yıkık bir ağacın altına oturttu beni. Çömeldi, sonra gözlerimin içine baktı.
‘Sende bağlılık duygusu yok, biliyorum, yine de be­ni seviyorsun. İyiyle kötü iç içe işler zaten.’
Çocukların çığlıkları yüzünden dediklerini güçlük­le, duyabiliyordum. Çok uzaktan geliyordu çığlıklar ama öylesine tizdiler ki günışığını delip geçiyorlardı; ölüm çığlığına benziyorlardı.
‘Çocuklar,’ dedi.
‘Dünyanın sonu’, dedim kitaptan okurcasına, baş­ka bir şey gelmiyordu aklıma.
Avuçlarıyla kulaklarımı tıkadı, beni göğsüne çekti.
!Seni tanıdığımda da kalleştin, ama sevdim seni.’
‘Yazgın kötüymüş,’ dedim.
Sonra onu kucakladım. Amcaoğlu-kocam, gözyaşla­rını bastırmak için gözlerini yumdu. Kırılmış dalların üstüne uzandık. Savaşanların haykırışları, atılan taşla­rın çıkardığı ıslık sesleri, çocukların çığlıkları, orada bile erişiyordu kulağımıza.
‘Zaman doluyor...’ diye iç çekti.
Hiç değilse o gün ölmek istemeyen kadınlar, du­vardaki yarıktan geçip kaçmaya çalışıyorlardı. Erkek­ler, saflar halinde yıkılıyorlardı yere, ardarda, aynı baltayla biçilmişçesine. Bazıları ölürken öylesine can­hıraş çığlıklar atıyorlardı ki, öldükten .sonra da uzun uzun yankılanıyordu sesleri.
Yakında, tek bedende birleşeceğimiz belliydi. Amca- oğlum kalktı, dallar toplayıp bir kulübe yaptı bana.
‘Burada bekle beni.’
Gözlerime baktı, sonra ötekilerle birlikte savaşa ka­tılmak için ayrıldı yanımdan. Orada tek başımaydım, korkudan büzülmüştüm. Kaçanları görmek istemiyor­dum, ben de kaçma isteğine kapılırım diye korkuyor­dum, ama suda yüzen ölüleri görmek de istemiyordum. Kesilmiş dallardan sarkan küçük yemiş tanelerini say­maya başladım; kupkuruydular, kırmızı' zar, dokunur dokunmaz dökülüyordu. Nedense, kötü bir belirtgeydi bu bence, gözlerimi kararmaya başlayan göğe çevir­dim. Önce kahverengimsi bir renk aldı, sonra hendek­lerde boğulmuş insanların rengine büründü. Kıpırda­madan oturdum, başka akşamların başka göklerini anımsayarak. Ama gök gittikçe kararıyordu, biraz son­ra. patlayacakmış  gibi şişiyordu durmaksızın, Zaman’ın dolduğunu anladım. Amcaoğlum gelmezse, ne yapar­dım? Onun adına kaygılanmayı bir 'yana bıraktım, son hızla koşmaya başladım, korkum, ardımdan geliyordu. ' ‘Dönüp beni ' ararsa...' Düşüncemin gerisini getireme­dim, birdenbire Mexico City'nin alacakaranlığında bul­muştum  kendimi. ‘Margarita, vanilyalı dondurmayı bi­tirmiştir çoktan, Pablo küplere binmiştir, ’ Bir araba­ya atlayıp kestirme yoldan döndüm eve. Düşünebiliyor musun, Nachita? Kestirme yol, tepeleme ceset dolu bir hendeğe dönmüştü... Döndüğümde o yüzden çok üz­gündüm. Nachita, n’olur, Bey’e ikindiyi asıl kocamla geçirdiğimi, söyleme.»
Nachita, leylak rengi etekliğini çekiştirdi.
«Bay Pablo,  on gün önce Acapulco’ya gitti. Hafta­larca sizi aradıktan sonra iğne ipliğe dönmüştü,» dedi hoşnutluğunu gizlemeden.
Laura, rahat bir soluk aldı.          
«Bayan Margarita yukarda,» diye ekledi Nacha göz­lerini tavana çevirerek.
Laura, dizlerini kavradı, pencereden, gölgede solup giden güllere, komşu pencerelerde teker teker yanan lambalara baktı.
Nachita, eline tuz döktü, iştahla, yaladı tuzu.
«Çakaldan geçilmiyor! Hepsi . kudurmuş sanki,» de­di, ağzı tuz doluydu.
Laura, birkaç dakika kadar, dışarıya kulak ka­barttı.
«Sersem - hayvanlar, bu ikindi görecektin anları,» dedi.         .
«Bizim Bey’in yolunu kesmiyorlar sersemler,» dedi Nacha sözünü esirgemeden.
«Bey, onlardan hiçbir zaman korkmadı ki. Şimdi ni­ye korksun?» diye sordu Laura gururla.
Nacha, hanımına yaklaştı, ansızın doğan bu yakın­lığı bozabilecek bir şey araya girmesin diye.
«Onlar Tlaxcaltecalardan da beter,» dedi alçak ses­le. Biraz daha tuz döktü eline, dilinin ucuyla yaladı ya­vaş yavaş. Geceye üşüşen baykuşların sesi, Laura’yı te­dirgin etmişti. Onu görüp - pencereyi açan Nacha’ydı.
«Hanımcığım ... Sizi, götürmeye geldi işte...»
Laura bir daha dönmemecesine gittikten sonra, Nacha, pervazdaki kan izlerini sildi, kendi zamanını, birazdan bitecek yüzyılı ablukaya almaya çalışan çakalları ko­valadı. Mutfak derli toplu muydu, gözden geçirdi. Kahve fincanını yıkadı, dudak boyası izleri taşıyan izmaritleri çöpe attı, çaydanlığı yerine koydu, ışı­ğı söndürdü, hanımının oradan geçtiğine ilişkin hiçbir ipucu bırakmadı.
                                                   '
O sabah Bayan Margarita’ya kahvaltısını götürür­ken «Bana sorarsanız, Bayan Laurita bu çağın insanı değildi. Bey’e göre hiç değildi,» gibi bir açıklamaya girişti.

«Burada yapamayacağım. Başka bir kapı arayaca­ğım,» dedi Josefina’ya. Ve Josefina sırtını döndüğünde, aylığını istemeden çekip gitti.


.

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.