Reklam Alanı

Clarice Lispector - Güle Öykünme





CLARICE LISPECTOR

İlk geçliğinden başlayarak öyküler ve oyunlar (sonraları, romanlar) yazdı. 1944'te Hukuk Fakül­tesini bitirdi. Dinah Silveira de Queiroz gibi o da, diplomat kocasının mesleği gereği yurt dışında ya­şadı. Lispector, Fransız varoluşçularının etkisinde kaldığını söylüyor. Yarattığı kişiler, «Özgürlükle­ri ve kişisel seçmeleri üstüne enine boyuna ve umutsuzca düşünen kişiler; yazar, bu umutsuz du­rumu ironik bir bakışla gözler önüne seriyor. Ya­pıtlarının birçoğu İngilizcede yayınlanan tek-tük Brezilyalı kadın yazarlardan (öykülerinin bazı­ları şair Elizabeth Bishop’un titiz çevirisiyle yayınlandı.
Armanda, işten dönmeden eve çekidüzen  verilmeli,  Laura da kahverengi giysisiyle hazır olmalıydı ki, ko­cası giyinirken, ona ' ufak tefek yardımlarda buluna­bilsin, sonra telaşsızca, eski günlerdeki gibi kol kola çık­sınlar. En son ne zaman birlikte dışarı çıkmışlardı?

Laura artık «iyileştiğine,  göre, otobüse binecekler­di, evli bir kadın olduğu yüzünden belli, kocasının ko­lunda, otobüs penceresinden dışarıyı gözleyecek; sonra Carlota ve Joao ile yemek yerler, onların koltuklarına keyifle gömülürlerdi. En son ne zaman Armando'nun bir koltuğa yaslandığını, bir erkek arkadaşıyla konuş­maya daldığını görmüştü? Rahat bir erkek, karısının varlığını unutarak başka bir erkekle gazete başlıkla­rını tartışan erkekti. Bu arada Laura, Carlota'nın bu­yurgan, elverişli iyicilliğine sığınıp onunla kadın-kadına bir söyleşi tuttururdu, arkadaşının şimdi kaygılar­la kararmış sevgisi yerine, eski günlerden tanıdığı il­gisini, hafif küçümser bakışını, doğal patavatsızlığını çekerdi yine üstüne - bir yandan, son günler­de karısının varlığını unutmuş görünen Armando'yu gözleyerek. Kendisi, eski, önemsiz rolünü yeniden oy­namaya canla başla razı. Gece, sokakta sürttükten son­ra evdeki çanağında eski sütünü hazır bulan bir kedi gibi. İyi ki insanlar, eski günlere döndüğüne, «iyileşti­ğine inanmasına yardım ediyorlardı. Davranışlarını in­celemeye yeltenmeden, olanları unutmasına yardımcı oluyorlardı, aynı ilaç şişesinin üstünde okudukları bir- örnek kullanım öğütlerine uyarcasına her şeyi, sözüm- ona unutmuş görünüyorlardı. Belki de gerçekten unut­muşlardı. En son ne zaman Armando'nun gevşeyip ar­kasına yaslandığını, karısının varlığını unuttuğunu gör­müştü ki? Ya kendini?

Tuvalet masasını düzene sokmayı bırakıp aynada kendine baktı. Ya kendini? Ne kadar geçmişti aradan? Yüzünde, evcimen bir albeni vardı, saçını iri, kulaklarının arkasına tokalarla tutturmuştu. Kahveren­gi gözleri, kahverengi saçları, yumuşak esmer teni birleşince,  çok genç sayılamayacak bu yüze kadınsı bir al­çakgönüllülük yerleşiyordu. Belki de gözbebeklerindeki ufacık şaşkınlığı yakalayan biri çıkmıştı, ola ki biri, o hüzün belirticiğinden, doğurmadığı çocuklara yandığını okumuştu?

Şaşmaz bir düzen tutkusuyla - aynı tutkuyla, öğ­renciyken, tuttuğu notları, tek sözcük anlamadan, ku­sursuz bir el yazısıyla temize çekerdi - Maria gitmeden evi toparlamalıydı ki, o gider gitmez yapacağı üç-beş şey kalsın, (1) ağır ağır giyinsin; (2) hazırlandıktan sonra Armando'yu beklesin; (3) üçüncü neydi sahi? Ha, tamam. Evet, kararı kesindi. Bejdantel yakalı kah­verengi giysi. Banyo yapmak işi az önce bittiğine gö­re... Kutsal Kalp Manastırında geçirdiği günlerde de hep tertipli, temizdi, beden temizliğine düşkünlüğü sap

lantı boyutundaydı, düzensizlikle karşılaştı mı, garip bir ürküntüye kapılırdı; nedense bu özelliğiyle, yaşıtla­rının o çağda bile biraz yadırgadığı Carlota'nın hay­ranlığını hiç çekmemişti. Baştanberi farklıydı iki ka­dının tepkileri. Carlota hırslı, içten kahkahalar koyuveriyor; Laura, ağırbaşlı, özellikle ağırdan alıyor. Carlo­ta'nın gözü hiçbir şeyden korkmaz; Laura'ysa hep ür­kek, sakıngan. Eline İsa'nın Tasviri’ni tutuşturdukların­da, soluk soluğa, bir şey anlamadan bitirmişti kitabı; İsa’ya öykünenin, Tanrı günahını bağışlasın, yitiklere karışacağını, ışığa da boğulsa tehlikeli bir biçimde yok olacağını kavramıştı. Oysa Carlota, kitabın tek sayfası­nı okumadan yalan söylemişti Başrahibeye, bitirdim de­mişti.


Kararı kesindi. El örgüsü bej dantel yakalı kahve­rengi giysi..

Gelgelelim saati görünce, korkuyla —korkudan göğsünü tutarak — sütünü içmeyi unuttuğunu anım­sadı.

Armando  ile sevgili ortak dostlarına, bu savsakla­ması yüzünden ihanet etmişçesine suçluluk duyarak mutfağa koştu, buzdolabının başında dikilip belli ara­larla tedirgince içti sütünü, her yuduma inanca benzer bir şeyler yükleyerek: Herkesle uzlaşmaya girdiğini, piş­manlığını belirtir gibi.

Doktoru, • «yemek aralarında süt içmelisin; boş mi­de, gerginlik yapar,» dediğinde, gerginlik gözdağını umursamasa da ses etmeden yudum yudum içmişti sü­tünü, her gün, hiç aksatmaksızın, kurala körü körüne uyarak, yeter ki yüreğinde en ufak bir inançsızlık be­lirtisine rastlamasın. İşin tatsız yanı, doktorun dedikle­rinin birbirini tutmaz görünmesiydi; bir yandan hasta­nın neredeyse dinsel bir coşkuyla yerine getirdiği öğüt­leri verirken öte yandan, «sıkma kendini!» deyivermişti. «Fazla yüklenme kendine; başaracağım diye çırpın­ma - olanları baştan aşağı unut, göreceksin her şey es­kisi gibi olacak.» Laura’yı çok hoşnut eden, hoşnutluktan yanaklarını kızartan bir aferin ile sıvazlamıştı sırtını.


Gelgelelim —ileri gitmek gibi olmasın ama — birbi­rini götürüyordu bu buyruklar Laura’ya göre, iki kar­puzu bir kola sığdırmasını istiyorlardı sanki. Bu iki buy­ruğu bağdaştırma uğruna bir çözüm bulmuştu: son yudumu bittiğinde gizli bir. Güç kazandıran,' her yu­dumunda nerdeyse bir sözcük tadı somutluğu veren ve sırtta sıvazlanan aferini pekiştiren o sütü, o bardağı, «sere serpe oturduğu», «hiçbir şeyle ilgilenmez göründü­ğü», «kendini asla zorlamadığı» oturma odasına götü­rerek ikinci buyruğa ustaca uyum sağlıyordu. Şişmanlasam da zararı yok, diye düşünüyordu, en önemli şey, hiçbir zaman güzellik değildir zaten.

Kendi evinde, bir konuk gibi ilişti sedire, daha ge­çenlerde yeniden döndüğü bu ev, kişiliksizliğiyle, dü­zenliliğiyle, yabancı bir  evin dinginliğini çağrıştırıyor­du. Büyük bir doyum veriyordu bu duygu: Evini bir biçimde kendi kişiliğine benzeten Carlota’nın tam ter­sine Laura, evini kişiliksiz tutabilmekten öyle hoşlanı­yordu ki. Bir bakıma kusursuz bir evdi, bu yüzden.

Ne  güzel geri gelmek, gerçek anlamda geri dön­mek, diye gülümsedi doygunlukla. Boş bardağı elinde, keyifli bir bitkinlikle yumdu gözlerini. Armando’nun gömleklerini ütülemişti, ertesi gün yapacağı işlerin ti­tiz bir listesini hazırlamıştı, o sabah çarşıda ne kadar , para harcadığını kuruşu kuruşuna hesaplamıştı; bir an bile boş' durmamıştı. Yeniden yorulmak ne güzeldi!

Merih’ten kusursuz bir yaratık inse, insan dünyalı­ların yorulduklarını,yaşlandıklarını görse, onlara acı­yıp karamsarlığa kapılırdı kuşkusuz. İnsan olmanın de­ğerine, boyuna böyle yorgun düşülmesine, her gün ba­şarısızlıklarla yüzleşilmesine akıl erdiremezdi kesinlikle. Acı bir yoksunluk duygusuyla, damıtılmış bir yaşam tadı arasındaki kıl payını, anlasa anlasa, bilenerek eriş­kinliğe ulaşmış biri anlardı.

Sonunda, Merih gezegeni kusursuzluğunu geride bırakıp dönmüştü işte. Bir erkeğin karısı olmaktan öte hiçbir  inanç gütmemişken, günlük yanılgılarda payını almak üzere seve seve dönmüştü. Gözleri yumulu, şük­retti içinden. Ne zamandan beri yorgundu böyle?  Ama son zamanlarda, her gün büyük bir bitkinlik duyuyor­du düpedüz.

Sözgelimi, Armando'nun gömleklerini ütülemişti; oldum-olası, hoşlanırdı  ütü yapmaktan, hem alçakgönüllülük bir yana, ütüde üstüne yoktu. Neden­se sonradan, bir bedel öder gibi bitkinlik duymuştu. Bir daha yorgunluktan uzaklığın dipdiriliğini tadamamak. O tetik, şeytanca uyarılara açık, sereserpe boşluğu bu­lamamak bedenin derinlerinde.  Sonsuza kadar o müt­hiş bağımsızlıktan yoksun kalmak. Uykusuzluğun ge­ce - gündüz - sağladığı müthiş kolaylık yoktu artık, oysa eskiden, bezgin, yorgun kocasıyla karşılaştırdığında, bu kişisel özelliğiyle ansızın insanüstü katına yükselmiş gö­rürdü kendini. Dalgın dalgın düşünürken sinir bozucu soluklar alıp veren Armando’nun, yüreğinde uyandırdı­ğı derin acıma, kendisinin canhıraş kusursuzluğunda bile kocasından esirgemediği sevecenlik, aşk... Laura, göz kamaştırıcı yalnızlığında insanüstü ve dinginken, Armando'nun —utanarak, eli kolu dolu, hastaneye ge­lişleri, gelen elmalarla üzümleri hasta bakıcı yerdi hep burun kıvırarak — kuralları yerine getiren bir aşık tavrıyla ziyaretleri, hırıltılı soluğu, yapıştırma gülüm­semesiyle, kahramanlığını zorlayarak, kansını anlama­ya çalışışı. Rahip bir babadan istediği bu kızla, tıpkı suda ansızın yelken açan durgun bir gemi gibi hiç umulmadık bir anda insanüstülüğe süzülüveren bu Tijuna'lı kızla nasıl baş edeceğini bilemeyen Armanda..


Ama bitmişti işte. Hepsi geçmişti. Basit bir zayıf­lıktı zaten: Kişiyi yoldan çıkaran özelliklerin başında dengesizlik geliyordu. Hele zamanla öylesine iyileşmişti ki, başkalarını eski‘ takıntılarıyla tedirgin etmeme­ye özen göstermeye bile başlamıştı. Manastırdaki ar­kadaşlarının, «bininci söyleyişin Oluyor bu!» diye takıl­maları dün gibi aklındaydı. Tedirgin bir gülümseyişle andı onları.

Artık bütünüyle iyileşmişti işte, ne var ki her gün yorgundu, her ikindi, akşam çökerken yüzü sarkıyordu, -0 zaman gece de eski kesinliğine kavuşuyor, yalnızca nefis, yıldızlı herhangi bir gece olmanın ötesine geçi­yordu. Her şey, büyük bir uyumla tamamlıyordu ken­dini. Dünyaya gelince... dünya, her gün yeni bir yor­gunluk getiriyordu; dünyaya gelince... insanca ve da­yanıksızdı. Günün birinde, bedene kanser gibi apaçık yayılan o şey yoktu artık… ruhu..

Uykudan kapanan gözlerini güçlükle açtı, avucun­daki bardağın avutucu somutluğunu yoklayarak, he­men sonra, tatlı bir yorgunluk gülücüğüyle yumdu  yi­ne, bu bildik, azıcık iç bulandırıcı sıvıdan, zenginlik içinde yüzen bir türedinin duyacağı keyfi duyarak. Evet, azıcık bulandırıcı; ne önemi vardı ki? Çünkü ken­disi de azıcık iç bulandırıcı geliyorsa başkalarına, bu­nun bilincindeydi. Kocası öyle düşünmüyordu ya, ne önemi vardı, nasılsa daha akıllı, daha ilginç olmasın] bekleyen bir çevrede yaşamıyordu; kendisinden her an dikkat bekleyerek elini ayağını dolaştıran okuldan da kurtulmuştu nasılsa. Ne önemi vardı? Bitkindi ama  Armando'nun  gömleklerini ütülemişti, sabah pazara git­tiğini, orada, bir şeyleri alt etmenin keyfiyle bir süre boş boş dolaştığını saymazsa - bitkinlikte, bir sığınak buluyordu, bir zaman, yanında kendine ve başkaları­na koyduğu onca kısıtlamayı taşıyarak ayrıldığı say­gın, gizli bir liman. Yine de, demin dediği gibi, iyi ki dönmüştü.
                                                                    .
Daha büyük bir inançla, daha büyük bir aşkla işe sarılsa, bitkinliğin içinde daha da güzel bir yere yerle­şebilirdi, yani uykuya. Keyifle içini çekti, şimdiden göz- kapaklarını aşağı çeken ılık soluğunun kışkırtısına kar­şı koyarak... az kalsın dalıyordu. «Bir dakikacık topu topu, bir dakika!» diye yalvardı kendine, böylesine yor­gun düşmekten hoşnut, tatlı tatlı yalvardı, bir erkeğin gönlünü alırcasına, Armando, bu huyuna . bayılırdı. Ama uyuyacak zamanı kalmamıştı gerçekten, birkaç daki­ka bile kestiremem, diye düşündü övünçle, yapay bir alçakgönüllülükle. İşi başından aşkındı! «Hiç vaktim yok,» diyebilenlere baştan beri imrenmişti, işte şimdi yeniden işi başından aşkın biri oluvermişti.

Akşam yemeğine Carlota'ya gidiyorlardı, her şeyi düzene sokmak, ayarlamak gerekiyordu, geri dönüşün­den bu yana, dışarıda yiyeceği ilk akşam yemeğiydi bu, gecikmek istemiyordu, hazır olmalıydı. «Bin keredir ay­nı şeyi söylüyorum,» diye düşündü utançla. Bir kere söylemek yeterdi oysa. «Geciktim, kusura bakmayın.» Bu özür yeterdi: Eskiden beri insanları sıkıntıya soka­cağım diye içi eriyorduysa, bundan böyle özellikle özür­lerden kaçınmalıydı. Yoo hayır, apaçık ortadaydı: Uyu­yacak vakti yoktu. Sıraya konulmuş günlük işlerle do­lu iç dünyasından her zamanki gibi kendini koparma­sı — Carlota’nın, bu düzen tutkusunu hor görmesi in­citiciydi— ve şunları yapması gerekiyordu (1) hizmet­çinin hazırlanmasını bekleyecekti; (2) ona para vere­cekti ki sabah gelirken eti getirsin —yağsız sığır eti — iyi et bulmanın güçlüğü kendisi için gerçekten ilginç bir söyleşi konusuydu da bunu başkalarına nasıl açık­layabilirdi, Carlota küçümserdi kuşkusuz; (3) bir an önce yıkanıp özene bezene giyinecekti  kalan kıt zama­nını alabildiğine kullanmanın tadın ı çıkararak. Kahve­rengi ' giysisi, gözlerinin rengine uyuyordu, bej dantel yaka da çocuksu bir hava katıyordu görünümüne, geç­mişten çıkıp gelen bir çocuk. Tijuca'nın gece sessizliği­ne dönünce - saçları yapılı, bol kahkahalı hastabakıcıla­rın göz kamaştıran parıltısı yok, dışarı çıkıyorlar, eğ­lenmeye, onu çaresiz bir civciv gibi ensülinin boşluğu­na attıktan sonra  Tijuca’nın gece  sessizliğine dönün­ce, gerçek yaşama da döndü.

Armando'nun kolunda usulca otobüs durağına yü­rüyecekti, korsesinin sıkıp toparladığı sarkık, kalın kal­çalarıyla çarpıcı bir kadın oluvermiş. Kalçalarının yu­murtalık yetersizliğinden ötürü sarktığını Armando'ya ne zaman utana-sıkıla açıklamaya kalkışsa, karısının kalçalarına bayılan Armando'nun gevrek yanıtı, «ne ya­ni?» olurdu, «bir balerinle evlenecek değildim ya!» O  kadar. Kimse üranmazdı ama Armando, alabildiğine' kayıtsız olabiliyordu arasıra. Bu konuşma sık sık yine­leniyordu aralarında. Laura, yumurtalık yetersizliği, di­ye açıklıyordu. O. zaman da Armando, «bir balerinle evlenecek değildim ya!» diye patlatıyordu yanıtını. Bazen sululuğa vururdu böyle, varsın kimsecikler inanmasın.

Onların da özel bir yaşamları olduğunu, kendisinin. söze dökemeyeceği bazı şeyler paylaştıklarını bilse, Can- lota'nın dudağı uçuklardı, yine de bunları söze döke- bilmeyi isterdi doğrusu. Carlota’ya göre, derli-toplu, sı­radan, azıcık' sıkıcıydı kuşkusuz, ama her ne - kadar- , öbür insanları ayrıntılarla sıkmamak zorundaysa da. Arınando’nun . yanında ara sıra kapıp koyuveriyordu ken­dini, varsın sıkıcı olsun. Bir önemi olduğundan değil.. ne de olsa Armando, dinler gibi yapıp yarım yamalak: anlıyordu dediklerini. Alındığından değil, ne de olsa ko­nuşmasıyla başkalarını sıktığının bilincindeydi, yine de kocasına iyi et bulabildiğinden söz edebilmesi güzeldi. Armando dinlemeden başını sallasa da. Hizmetçiyle uzun uzun konuşuyorlardı, daha çok kendisi konuşuyordu," kızı sıkmamaya özen gösteriyordu, ara sıra sını­rı aşıp küstahlaşıyordu hizmetçi  suç kendisindeydi ne­de olsa, her zaman saygılı olmasını beklememişti ki ondan:

Ama ne diyordu... evet, Armando'nun kolunda kı­sacık boyuyla, o ince uzun, Tanrı'ya şükür sağlıklı. kendisi de kumral. Nedense bir erkeğin karısı, kumral olmalıydı onca. Kara ya da sarı saçlı olmak abartıydı. doğru seçmeyi yapabilme adına saçının o renklerde ol­masını hiç dilememişti. Yeşil gözlere gelince, gözleri ye­şil olsa, kocasından bir şeyler gizlermiş gibi geliyordu. Carlota, yaşamı süresince adına leke sürmemişti, orası öyle, üstelik sürseydi de Laura, onu savunmak için elin-' den geleni ardına koymazdı ama böyle bir . olanak doğ­mamıştı işte. O, Laura yani, ister' istemez kabullenmek zorundaydı, arkadaşı, garip, biraz gülünç bir biçimde paylıyordu kocasını, «birbirlerini eşit gördüklerinden» değil, şimdilerde yaygınlaşan bir tutum, canım anlıyor­sun ya ne dediğimi...

Ayrıca Carlota, farklıydı, bir keresinde Armando'ya çıtlatmıştı bunu, Armando da pek fazla önemse­meden onaylamıştı. Ama ne diyordu, sahi dantel yaka­lı kahverengi giysisiyle... uyanıkken gördüğü düş, çek­meceleri düzeltirken tattığının tıpatıpı bir keyifle dol­durdu içini, dahası, bir daha düzeltmek için, sırf o yüz­den, ' çekmeceleri dağıtırken yakaladı kendini.

Gözlerini açtı, ayaküstü kestiren, kendisi değil, odaydı sanki, fırçalanmış koltuklarıyla, yeni yıkanmış perdeleriyle yepyeni, tertemiz görünüyordu, son yıka­nışta çekmişti perdeler gerçi, paçası kısalmış pantolon gibiydi orası öyle, ama o pantolonu giyen kişi, bacak­larına bakıp bakıp gülüyordu. Oh! Her şeyi tozsuz, pı­rıl pırıl görmek ne güzeldi, kendi yetenekli elleriyle te­mizlemişti  işte hepsini, çıt çıkmıyordu, bekleme odalarında görülen türden bir vazo dolusu çiçek de vardı ayrıca. Bekleme odalarını hep saygıdeğer, kişiliksiz bul­muştu. Kendisi gibi uçlardan dönen biri için ne kadar doyurucuydu yaşam. Çiçek dolu bir vazo bile. Vazoya baktı.

«Ne kadar da güzeller!» diye haykırdı içi ansızın, çocukça. O sabah pazardan aldığı yaban gülleriydi, sa­tıcı çok üstelemişti doğru, ama kendisi de gözünü karartmıştı. O sabah, her sabah saat onda içtiği kutsa] sütünü içerken yerleştirmişti onları vazoya.
Odanın ışığında güller, olanca kusursuz, kıpırtısız güzellikleriyle duruyorlardı. «Daha önce bu kadar gü­zel güller görmüş müydüm?» diye geçirdi içinden. Son­ra düşündüğü tamtamına bu değilmişçesine, asıl dü­şündüğünün bu olup olmadığının yarı-bilincinde, ken­dini biraz sıkıcı bulmanın tedirginliğini hemen geçiş­tirerek yeni bir şaşkınlık tümcesiyle düşündü,
ten de hiç böyle güzel . güller görmemiştim.» İlgiyle in­celedi onları. Ama ilgisi uzun süre yalın bir ilgi olarak kalamıyor, merhem gibi sarıyordu bedenini; gülleri çözümleyemiyordu artık, aynı uysal ünlemle düşünceleri­ni durdurma gereğini duydu: «Ne kadar güzeller!»


Kusursuz güllerden bir demetti, bir sapta birçok gül. Bir zamanlar hevesle, telaşla birbirlerine dolanıp yukarılara tırmanmışlar, oyun bittikten sonra da du­rulup kımıltısızlığa girmişlerdi. Ufacık tomurcuk gül­ler, çoğu açmamış, beyazımsı pembe. «Yapay gibi nerdeyse,» dedi şaşkınlıkla. Tam açmış olsalar, beyaz sanılabilirlerdi ama kapalı taç yapraklarında renk yoğun­laşıyordu, tıpkı kulak memesinde olduğu gibi, içlerinde kırmızının dolaştığı seziliyordu. «Ne de güzel,» diye düşündü Laura şaşkınlıkla. Nedenini bilmediği, bir da­ralma, bir tedirginlik duydu. Canım önemli bir şey de­ğil, kusursuz güzelliğin bu kadarından irkilmişti yal­nızca.

Mutfaktan hizmetçinin ayak seslerini duydu, çıkan tıkırtıdan onun uzun topuklu pabuçlar giydiğini, yani gitmek üzere olduğunu düşündü. O anda nedense çok özgün bir buluş geldi Laura’nm. aklına: Neden Maria’ dan, Carlota’nın evine uğrayıp gülleri  armağan olarak bırakmasını istemesindi ki?

Ayrıca, bu kadar kusursuz bir güzellik kendisini tedirgin ediyordu. Tedirgin mi ediyordu? Sakıncalı ola­bilirdi. Yok canım! Neden sakıncası olsun? Yalnızca te­dirgin ediyordu, bir uyarıydı güller. Yok canım!. Neden uyarı olsun? Maria, gülleri Carlota’ya götürecekti, o ka­dar.

«Bayan Laura gönderdi bunları,» diyecekti Maria. Hınzırca gülümsedi Laura: Armağan etmek istediği gül­leri pekala kendisi götürebilecekken neden önceden hizmetçiyle yolladığı üstüne Carlota epey kafa yoracak­tı. , Güllerin böyle gönderilmesinden hoşlanması... bu davranışı «zarif» bulması bir yana.

«Aramızda böyle şeylere ne gerek var Laura!». di­yecekti Carlota, ara sıra patavatsızlığa varan  içtenliğiy­le, Laura da güçlükle bastırılmış bir . sevinç çığlığıyla: «Yoo! Yoo! Yoo!» diyecekti. «Yemek çağrısından ötürü değil! Güller o kadar güzeldi ki, içimden sana armağan etmek geldi!»

Evet evet fırsat düşerse, cesaretini toplarsa, tıpatıp. böyle demek isterdi. Neydi tamtamına söylemek istedi­ği? Unutmamak şarttı. Şey diyecekti: «Yoo! Yoo! Yoo! Yemek çağnsından ötürü değil! Güller o kadar güzeldi ki, içimden sana armağan etmek geldi!»

Ve Carlota, Laura’nın duygularındaki inceliğe şaşa­caktı - Laura'nın da kendine özgü buluşları olduğu  ki­min aklına gelirdi. Dudaklarına yürekten bir gülüm­seme yerleştiren bu düşsel, hoş sahne süresince «Laura» diye seslendi kendine, üçüncü bir kişiyle konuşurcasına. O uslu, kıpır kıpır, cana yakın, suskun, inançlı üçün­cü tekil kişi, dantel yakalı, zarif giyimli Laura, Armando'nun kansı, kansının hizmetçi ve et üstüne konuş­malarına kulak kabartmak zorunda olmayan bir Ar­mando... mutlu bir ev erkeği gibi, balerinle evlenme­miş bir erkek gibi karısı adına kaygılanmak zorunda. kalmayan...

«Gülleri sana göndermeden edemedim,» diyecekti üçüncü tekil kişi Laura, böylece... Ayrıca gülleri . ver­mek edimi de güllerin kendisi:" kadar güzeldi nerdeyse…Üstelik onlardan kurtulmuş olacaktı.

Sonra ne olacaktı? Ha , tabii, ne diyordu;  Carlota pek zeki ya da- iyi sayılamayacak yine de kişiliğine öz­gü incelikleri olan Laura’ya şaşacaktı. Ya Armando? Ar­mando apışıp kalacaktı ona bakarken -hizmetçinin gül­leri o ikindi götürdüğünü bilmemesi şarttı, işte bu as­la unutulmamalıydı. Armando, karıcığının içinden ge­len incelikleri sevecenlikle kavrayacaktı, o gece koyun . koyuna yatacaklardı.

Laura da gülleri,  güllerin güzelliğini unutmuş ola­caktı. Hayır,  diye düşündü . birden, belli belirsiz irkile­rek. Başkalarının gözünde okuduğu korkuyu silmesi gerekiyordu. Onları korkutacak bir şey yapmaması gere­kiyordu, hele olanlar belleklerinde daha taptazeyken. Her şeyden önce, kimsede en ufak bir kaygı ya da kuş­ku uyandırmamalıydı.

Başkalarının ilgisini  çekmemeliydi   kendisini, odadaki varlığını sessizce gözlemeleri­nin verdiği dehşet yeterdi artık. Anlık dürtüler yeterdi.

O sırada gözü, elindeki boş bardağa ilişince, şöyle düşünmekten alamadı kendini: «Doktor, başarmak için zorlanmamamı söylemişti, yalnızca varlığımı kanıtlama adına yapay tavırlar benimsemememi söylemişti.»

«Maria,, diye seslendi içeri, hizmetçinin ayak ses­lerini- yeniden duyunca. Maria gelince, sert, azarlayan bir sesle, «Bayan Carlota'lara uğrayıp bu gülleri ona verir misin?» dedi. «Bayan Laura yolladı dersin. O kadar. Bayan Laura...»

«Anladım,» diye sözünü kesti hizmetçi usançla.

Laura, çiçekleri saracak bir kağıt aradı evde. Son­ra gülleri usulca vazodan çıkardı, ne kadar güzel, ne kadar dingindiler, o kırılgan, ölümlü dikenleriyle. Sa­natçı. elinden çıkmış bir demet hazırlamak istiyordu: Ayrıca, onlardan kurtulmuş da olacaktı. Giyinip günü­nü sürdürebilecekti. Islak tomurcuklan demet yapıp azıcık öteye tuttu, uzaktan inceledi, başını yana eğerek, tarafsız, şaşmaz bir .yargıya varmak için gözlerini  ha­fifçe kısarak.

Onlara bakınca da gülleri gördü. Karşı konulama­yacak tatlı sözlerle kandırmaya çalıştı kendini  «Gülle­ri verme n'olur, çok güzeller.»

Bir  saniye sonra, eski yumuşaklığı sürse de birden­bire biraz daha yoğunlaşmıştı bu düşüncesi, kışkırtıyor­du sanki. «Sakın başkasına verme onları, senin onlar.» Laura ürktü biraz, kendisine ait hiçbir şey yoktu ki.

Ama bu güller vardı işte. Kırmızı, küçücük, kusur­suz güller: Onundular. Gözlerine inanamadan baktı on­lara: Güzeldiler ve kendisinindiler. Biraz daha ileri gi­debilse, şöyle derdi: Şimdiye kadar' hiçbir şeyin olma­dığı kadar.
.
Artık alıkoyabilirdi onları, başlangıçta gözlerini gül­lere uzun uzun dikmesini engelleyen tedirginlik de geç­tiğine göre.                         

«Öyleyse neden veriyorsun? Böylesine güzel gülle­re. nasıl kıyıyorsun? Demek eline güzel bir şey geçin­ce başından atıyorsun sen. Ya Carlota'nın olsalardı?» diye ,tatlı tatlı kandırdı kendini, deminki kanıtından başka bir kanıt bulamadan, ama yinelendiğinde, daha inandırıcı, daha açık geliyordu bu kanıt.

«Nasılsa çok dayanmazlar -hazır tazelerken neden veriyorsun ki?» Onlara el koymanın keyfi pek de sa­kıncalı değil diye düşünmeye çabaladı, çünkü, istese de istemese de, kısa sürede onlardan yoksun kalacaktı nasılsa, artık onları düşünmeyecekti, o zamana kadar solmuş olurlardı çoktan.

«Uzun  süre dayanmayacaklarsa, neden vereceksin?» Çiçeklerin uzun süre dayanmayacağı gerçeği, onları alı­koymanın suçluluğundan kurtarıyordu sanki, günah iş­leyen bir kadının bulanı}): mantığıyla düşündü. Bes­belliydi, uzun süre dayanamayacakları (ansızın olup bitecekti, tehlikesiz). Suçluluğunu tartışılmaz bir kesin­likle, kahramanca geri püskürtürken, üstelik, diye bir kanıt sürdü ileri, zaten kendisi değildi ki onları al­mak isteyen, çiçekçi ne kadar .üstelemişti, bu tür çekişmeler hep gözünü korkuturdu... Gülleri almak isteyen kendisi değildi ki onları almak isteyen, çiçekçi ne ka­dar üstelemişti, bu  tür çekişmeler hep gözünü korku­turdu... Gülleri almak isteyen kendisi değildi, evet... en ufak suçu yoktu bu konuda. Büyük bir hazla, derin derin düşünerek bakakaldı güllere.

«Doğruyu söylemek gerekirse, böyle bir kusursuz­luğu yaşamım boyunca görmedim.»

iyi güzel de Maria'yla konuşmuştu bir kere, geri dönemezdi. Çok mu gecikmişti acaba? Elinde kayıtsızca bekleyen tomurcukları görünce ürktü. , istese, gecikmeyebilirdi... Şey diyebilirdi Maria'ya, «Maria'cığım, gülleri bu akşam yemeğe giderken kendim götürmeye karar verdim!» Götüreceğinden değil tabii... Maria’nın bilmesi gerekmez. Üstünü değişmeden önce bir an oda­sındaki sedire ilişecek, topu topu bir an onları seyrede­cekti. Güllerin. o kıpırtısız dinginliğini. Değil mi ki olan, oldu bir kere, hiç değilse bir yarar elde etmeli karşılı­ğında... Yarardan pay almadan suçu üstlenecek kadar budala değildi asla. Evet, öyle yapacaktı.

Gelgelelim elinde selefonlarından çıkarılmış gül­lerle bekliyordu. Ne vazoya yerleştirdi onları ne de Maria’yı çağırdı. Nedenini biliyordu. Gülleri vermeliy­di. Öff, biliyordu nedenini!

Aynca, her güzel şey ya vermek ya almak içindi, sahip olmak için değil. Hele hele «o» olunmazdı. Asla güzel bir şey olunmamalıydı. Güzel bir şey verme cömertliğinden yoksundu. Kişi, güzel bir şeyi asla alıkoy- mamalıydı, onu yüreğin kusursuz sessizliğinde koruyor- muş gibi yapmamalıydı (düşünüyordu da, gülleri ver­mese, kim duyacaktı ki? Müthiş kolaydı onları alıkoy­mak, kim duyardı ki? Kendisinin olurdu bu güller, her şey, değişmeden kalırdı yerli yerinde, olay unutulur­du. . .)

«Peki yani? Peki yani?,, . diye düşündü belli belirsiz tedirginleşerek.

Yani olmaz. Yapması gereken şey, gülleri sarıp göndermekti,' artık tadı kalmasa da; onları bir güzel sarmak ve düş kırıklığıyla göndermek; ödü koparak kurtulmak onlardan. Ayrıca kişi, tutarlı olmak zorun­daydı, o yüzden düşünceleri de tutmalıydı birbirini; bir an, gülleri Carlota’ya armağan etmek geçmişse için­den, bu karara bağlı kalmalıydı, göndermeliydi onları. Her dakika fikir değiştirmek olmazdı.

Ama herkes pişman olabilir, diye başkaldırdı ansı­zın. Çünkü ben ancak gülleri elimde tuttuğum an ayırt edebildim ne kadar güzel olduklarını, ilk o zaman as­lında, elimde tutarken, ne güzel güller diye düşündüm. Yoksa biraz daha önce mi? (Kendi gülleriydiler aslına bakılırsa.) Üstelik doktor, sırtını sıvazlamış, «iyileşmiş gibi davranmaya kalkışma, çünkü gerçekten  iyisi,» dememiş miydi? Demek, tutarlı olmak zorunda değildi, kimseye . bir şey kanıtlaması gerekmiyordu, gülleri atı- koyacaktı (yürekten söylemek gerekirse - yürekten kendisinindi güller).

«Demet hazır mı?» diye sordu Maria.

«Evet,» dedi Laura, şaşkınlıkla.

Elindeki suskun çiçeklere baktı. Sınırsız güzellik­lerinde kişiliksiz. Güller olarak sınırsız, kusursuz bir dinginlikte. O son an: Çiçek. O kesin kusursuzluk; çiçe­ğin ışıltılı dinginliği.
Bir günahkar gibi, güllerin ayartıcı kusursuzluğunu gözledi içi giderek... dudakları hafif kuru, onları göz­ledi.

Neden sonra yavaş yavaş, saplarla dikenleri selefonu sardı alelacele. Kendini işine öylesine kaptırmış­tı ki Maria'nın odada olmadığını, ancak hazırladığı de­meti ona uzatırken ayırt etti - kahramanca özverisiyle başbaşa kaldı.

Bomboş gözlerle, hüzünle gözledi uzanmış elindeki gülleri - dudakları daha da kurumuştu o tutkuyla, o imrenmeyle.                            ’

«Yine de onlar benim,» dedi yüce bir alçakgönül­lülükle.

Maria dönüp demeti aldığında, bir anlık açgözlü­lükle elini çekti Laura, bir saniye daha kendine ayır­mak için gülleri - çok güzeller ve benimler - en güzel şey ve benim! Almamda üsteleyen de çiçekçiydi... Ben arayıp bulmadım onları! Yazgı böyle kararlaştırmıştı demek! N'olur bir kerecik! Bir kerecik, bir daha ye­min ederim hiç! (Kendine hiç değilse bir gül ayırabi­lirdi, o kadar. Kendisi için bir gül. Yalnız kendisi bile­cekti, sonra tamam; evet evet, söz veriyordu, bir daha asla kusursuzluğun çekiciliğine kapılmayacaktı bundan böyle; asla.)

Bir an sonra, hiçbir hazırlık, hiçbir engel olmaksızın hizmetçinin elindeydi güller, onun değildiler artık, postaya atılmış bir mektup gibi! Kişi, artık söylediğini geri alamaz, söylenmemiş sayamaz! «Bunu demek iste­memiştim!» diye bağırmanın ne anlamı var. Gerçi el­leri artık boştu ama inatçı, kin dolu yüreği hâlâ söy­lenip duruyordu: «Maria'ya merdivende yetişebilirsin, bal gibi biliyorsun yetişebileceğini, gülleri alırsın elin­den, çalarsın -çünkü şu anda onları almak, artık çal­mak anlamına gelir.» Kendisinin. olan bir şeyi çalmak mı? Ancak başkalarının duygularına hiç. aldırmayan biri yapardı bunu: Haklılığını öne sürerek kendi malını çalardı! Acı bana, Tanrım. Güllerini geri alabilirsin, diye diretti öfkeyle. Ön kapı, gürültüyle kapandı.

Usulca sedire oturdu. Geriye yaslanmadı ama. Bi­razcık dinlenmek için. Hayır, öfkesi geçmişti artık, hiç kalmamıştı. Yine de gözlerinin derinindeki küçücük kı­rık nokta irileşmişti, dalgındı. Vazoya baktı Laura.

«Güllerim nerede?» . dedi çok kısık bir sesle.

Gülleri özledi birden. İçinde bir boşluk bırakmış­lardı. Tertemiz bir masadan bir şey aldınız mı, yerin­de kalan temiz boşluktan, çevresinin ne kadar tozlu olduğunu anlarsınız. Güller, tozsuz ve uykusuz bir boş­luk bırakmışlardı içinde. O biricik gül, dünyadaki hiç kimseyi kızdırmadan kendine ayırabileceği gül yoktu yüreğinde. Yerinde olmayan bir şey gibi. Yok, büyük bir yitik gibi. İçine ışık seli gibi dolan bir boşluk. Ay­rıca, güllerin bıraktığı izin çevresindeki toz da yok oluyordu yavaşça. Bitkinlik odağı, gitgide genişleyen bir halkaya açıldı. Sanki Armando'nun tek gömleğini bile ütülememişti. O bomboş alanda göz, gülleri arıyordu.

«Güllerim nerede?» dedi acısız bir iniltiyle, eteğinin kıvrımlarını düzelterek.

Demli çaya limon damlatılmış gibi, demli çayın açıl­ması gibi, bitkinliği giderek durulaştı. İçinde yorgun­luk yoktu ama. Ateşböceği konarken yorulur mu? Ar­tık yorgunluk duymadığına göre, kalkıp giyinebilirdi bi­razdan. Hazırlanma zamanı gelip çatmıştı.
Çatlak dudaklarıyla, bir an, güllere öykünmeye ça­lıştı ta içinden. Güç gelmiyordu hiç.  .


Yorgunluk duymaması ne iyiydi. Böylelikle yeme­ğe dipdiri gidebilirdi. Bej yakasına neden akik iğneyi takmıyordu ki? ’ Albay'ın İtalya'dan getirdiği broş, sa­vaştan dönerken. Boynunun güzelliği iyice ortaya çı­kardı o zaman. Hazır olduğunda, Armando’nun anahtarı çevirdiğini duyacaktı. Giyinmeliydi artık. Ama er- kendi daha. ' İş yerlerinin boşalma saatiydi, kocası ge­cikirdi o trafikte. Daha ikindiydi.- Nefis güzel bir ikin­di. ‘Ama aslına bakılırsa ikindi- değildi. Akşamdı. So­kaktan karanlığın ilk sesleriyle ilk ışıklan yükseliyordu.

Dahası, anahtar hemen oturdu bildi.k anahtar deli­ğine.

Armando, kapıyı açacaktı. Düğmeye basacaktı. Ve birdenbire kapı aralığında yüzü, gizlemeye çalışıp da beceremediği, eleverdiği bir kaygıyla beliriverecekti. Sonra soluğunu daraltan gerilim, tam bir gevşeme. gü­lümseyişine bırakacaktı yerini. Kansının farkına varacağını asla düşünmediği o - çekingen gevşeme gülümse­yişi. Zavallı kocaya, karısının sırtını şöyle bir sıvazla­yarak o ' gevşemeyi gizlemeyi öğütlemişlerdi ola ki. Oy­sa Laura'nın, bir eş olarak yüreği bunca suçlulukla do­luyken, kocasına eski mutluluğu ve dinginliği geri ver­diğine ilişkin tek gündelik avuntusu buydu,' hele insan­lara yalnızca edilgin bir mutluluk bağışlayan ve İsa’ya öykünmelerini kesinlikle' yasaklayan sert bir rahipçe kutsandıktan sonra.

Anahtar, kilitte döndü, o kaygılı, ikircikli yüz be­lirdi, güçlü bir ışık doldu odaya.

Eşikte, Armando soluk soluğa' kalakaldı, sanki eve zamanında yetişmek için kilometrelerce koşmuştu. La­ura gülümsemek üzereydi. Ki kocasının yüzüne yerle­şen, can-sıkıcı, iyi-yürekli, yorulmak-bilmez karısına za­manında - yetişmekten doğan, çocuksu bir utkuyla karı­şık o tedirginliği giderebilsin. Gülümseyecekti ki, ko­cası çok gecikmesinin bile - - bundan böyle tehlikeli olma­dığını anlayabilsin. . -Gülümseyecekti ki, kocası usulca içini açmayı öğrenebilsin.Konuya asla değinmeme öğü­dü, işlerine yaramamıştı;. açıkça konuşmuyorlardı, onun yerine, korkunun ve karşılıklı güvenin iletilebildiği, so­ruyla yanıtın sessizce tellendiği bir dil yaratmışlardı yüzlerindeki anlamlarla. Gülümseyecekti. Biraz oyala­nıyordu o kadar, yoksa gülümseyecekti.

Dingin, tatlı bir sesle konuştu, «döndü Armanda* geri geldi».

Anlamasına olanak yokmuş gibi gülümseyen, bo­calayan yüzünü kaçırdı Armanda. Şu anda ona 'düşen, merdivenleri çıktıktan sonra sıklaşan soluğunu düzene sokabilmekti, zamanında yetişme gibi bir utku kazan­dığına göre, karısı ona gülümsemeye hazır beklediğine göre. Sanki Laura anlamıyordu da.


«Geri dönen ne?» diye sordu Armanda sonunda, dümdüz bir sesle. Ama aslında hiçbir şey anlamamayı seçse . de, her 'zamankinden daha gergin görünen yüzü, en ufak bir belirti vermeksizin olan-biteni kavramıştı. Ona düşen, zaman kazanmak ve soluğunu düzenlemekti. Ansızın, güç gelmedi bu çaba. Beklenmedik bir anda, oda ile ka­dının durgun olduklarını, bir telaş belirtisi gösterme­diklerini ayırt etmişti.

Çünkü, müthiş bir ürküntüyle. Kuşkusu gitgide artarak, gülünç bir durum karşısında kahkahasını tutamamaktan korkan biri gibi yüzünü kaçırmakta direndi, kaçamak bakışlarla süzdü karısını, nerdeyse bir düşmanı süzercesine. Kendini artık tuta­mayacağı andan, karısının, yeni konmuş bir ateşböceği dinginliğiyle sedirde, ellerini kavuşturup oturuşu­nu gördüğü andan başlayan ürküntüyle.

Onun suçsuz, ela bakışında, direnememenin utan­gaç gururunu okudu.
«Ne döndü geri?» diye sordu sert bir sesle.

«Direnemedim,» dedi Laura; erkeğe duyduğu katı­şıksız acıma vardı sesinde, şimdiden kesinleştiği belli bir yapayalnızlığın verdiği saldırganlıkla içiçe son bir bağışlanma isteği..


«Çok çalıştım, olmadı,» diye yineledi Laura, kocası gelene kadar denetim altında tutabildiği acıma duygu­sunu iç erinciyle ona devrederek.          
«Güller yüzünden,» dedi boynunu eğerek O an bir fotoğrafla saptanacaktı sanki, Armanda’ nun yüzündeki kayıtsızlık aynen sürüyordu, sanki fo­toğrafçı, yalnızca yüzünü çekmek istemişti, içini değil. Ağzını açacak oldu; patronundan zam isterken sıkın­tısını gizlemede işine yarayan gülünç aldırmazlık ha­vasına büründü yüzü bir an, hiç istemeden. Biraz son­ra, hiçbir sorumluluk taşımadan, olanca serinkanlılığıyla karşısında oturan kansının bu tavrından yerin dibi­ne geçerek yine kaçırdı bakışlarını.

Ama birdenbire boşaldı. Omuzlan çöktü, yüz çiz­gileri gevşedi, bir ağırlık geldi üstüne. Yaşlanmış ve yabancı kimliğiyle gözledi kansını.

Gündelik ev giysisiyle oturuyordu. Onun, göz alıcı ve uzak olmamak için elinden geleni yaptığının bilin­cindeydi. Korkuyla, saygıyla izledi onu. Yaşlanmış, yor­gun, yabancı. Ne var ki söyleyecek söz bulamıyordu. Kapı aralığından kansının sedirde dimdik oturduğunu gördü, bir trende gidercesine uykusuz ve dingindi yine. Cardan çoktan ayrılmış bir. trende.


Geldiğime bir göz atıp. Masamızın yanından geçen adama seslendi, saatiniz kaç, saatiniz! Hemen hemen gece yarısı olduğunu öğrenince, gözlerini kısıp ciddi düşüncele­re daldı. Konuşmuyordu; bekledim. Söze yeniden baş­ladığında, kurduğu ustaca oyunu . yapay bir sesle örten heyecanlı bir oyuncu izlenimi uyandırdı bende: Duvara çepeçevre . çelik parmaklık geçirttim, isterse kolaylıkla tırmanabilir bu parmaklığa tabii. Ama ben onun yal­nızca sarhoşken intihara kalkışacağım biliyorum," tara- çanın kapısını kapatıyorum, o kadar. Aklı her zaman başındadır, diye sürdürdü sözü ' sesini alçaltarak; yüzü asılmıştı. Nen var Romana:? diye sordum elini tutarak, buz gibiydi. Gözlerini gözlerimin. içine dikti. Güneş ba­tarken, ışık hafif bir eğimle yapının tepesine vurduğun­da, parmaklığın gölgesi salondaki halının yarısını kaplıyormuş, Tigrela o sırada büyük minderde uyukluyorsa, gölgenin postuna çizdiği desen çok güzel oluyormuş, bir ağ gibi; ama bana bunları anlatırken aklı başka yerdeydi besbelli.

Viskisindeki buzu işaret parmağıyla karıştırdı. Par­mağında kraliçelerin taktığı türden dört köşe zümrüt bir yüzük vardı. Ama ne olağanüstüydü, değil mi. Apart­manın daracıklığı bir Asya kaplanının büyümesini, uyarlanma denen olayın tılsımlı gücüyle koşullandırmıştı, irice bir tekirden farkı yoktu, kendini sınırla­ma içgüdüsü geliştirmişti sanki; iri bir kediden büyük sayılmaz. Büyüdüğünü yalnız ben ayırt ediyorum, hala aynı boyda ' olsa da, daha fazla yer kapladığını bir ben seziyorum. Son- günlerde pek sığışamıyoruz, birimizin aslında... Bir sigarillo yakmak için duraladı, alev, tit­reyen elinde ışıldadı. Genellikle benimle yatar ama öf­kesi burnundaysa gider, büyük minderde uyur, sırtüs­tü, sfenks gibi kaskatı.


Bir sürü sorun çıkmıştır, komşular ne diyorlar? di­ye sordum. Romana, buzu karıştıran parmağını kaldır­dı. Komşu falan yok, her katta bir daire, bembeyaz, koskoca bir yapı, Akdeniz mimarisi, Tigrela oraya na­sıl yakışıyor görsen. İran'a gitmiştim, biliyorsun, değil ' mi? Dönerken kumaşlar getirmiştim, halılar, bu kadi­femsi şatafata

bayılıyor, nesnelerin değişine öyle duyar­lı ki, kokulara. Uykusu kaçınca tütsü yakıyorum; koku, yatıştırıyor onu. Pikaba bir plak koyuyorum. Boylu bo­yunca uzanıyor yere, sonra da uyuyor, sanırım gözleri kapalıyken daha iyi görüyor, ejderhalar gibi. Onun yal­nızca gelişkin bir kedi olduğuna Aninha'yı inandırmak­ta güçlük çektim doğrusu, Aninha hizmetçimizdir. Ama artık her şey yolunda, ' birbirlerine uzak duruyorlar yi­ne de saygı gösteriyorlar, bu saygı önemli işte. Tigrela, yaşlı ve çirkin Aninha'yı benimsedi de önceki hizmet­çiye, o genç kıza saldırıyordu nerdeyse. Kız yanımda çalıştığı sürece, Tigrela bahçeden içeri girmedi, otların arasına gizlendi, gözleri iki ince çizgi, tırnakları top­rağa gömülü.

Tırnaklar, dedim ama ' arkasını getiremedim, unut­tum. .Zümrüt yüzüğü desteksiz bir baş gibi yana kaydı, bardağa ' çarptı çırıltıyla, parmağına bol geliyordu. Ta­şın bardağa çarparken çıkardığı gürültü, geçici bir uyu­şukluğa giren Romana'yı uyardı. Başını kaldırıp boş gözlerle tıklım tıklım masalara baktı, ne gürültü, di mi? Kalkalım dedim ama o hesap yerine bir viski daha istedi, merak etme alışkınım, dedi içini derin derin çe­kerek. Dimdik oturdu yerinde. Tigrela, mücevhere ve Bach'a tutkunmuş, evet Bach, özellikle Matthau Pas- sin'una. Bir - gece, akşam yemeğine çıkmak üzere gi­yinirken ' beni izlemeye, yanıma geldi, dışarı çıkmama çok bozulur' ama O' gece keyifliydi, giysimi beğendi; klasik giysileri yeğler, o gece giydiğim, saman sarısı ipekten, uzun bir gece elbisesiydi, kollan uçuşan, bel çizgisi kalçada. Beğendin mi Tigrela? diye sordum, ya­nıma geldi, pençelerini kucağıma koydu, makyajımı, boz­mamak için hafifçe çenemi yaladı, dişleriyle kehribar gerdanlığımı çekiştirmeye başladı. Onu mu istiyorsun? diye sordum, kibarca homurdandı ama vazgeçeceğe ben­zemiyordu. Gerdanlığı çıkarıp boynuna geçirdim. Ayna­daki yansısına bakarken gözleri hazdan ıpıslaktı. Son­ra elimi yaladı, gerdanlığını savura savura uzaklaş­tı, iri boncuklar yeri süpürüyordu. ' Yatıştığında, göz­leri soluk sarıya döner, kehribar rengine.

Aninha yatıya kalıyor mu? diye sordum, Romana irkildi birden, Aninha'nın sabah erken gelip gece dön­düğünün, ikisinin gece evde başbaşa kaldıklarının bi­lincine yeni ’varmıştı sanki. Onu .uzun uzun süzdüm, güldü. Biliyorum, çılgın sanıyorsun beni, dışarıdan ba­kınca, anlaşılacak gibi değil, _ çok karışık. Oysa çok ba­sit, anlamak için içine girmek gerek. Ceketimi giydim, hava ' serinlemişti bayağı. Bilmem anımsıyor musun Ro­mana? Mezuniyet partimizi,' fotoğraf duruyor bende, hani yeni aldığın pabuçlar ayağını sıkmıştı da sonun­da valsi çıplak ayak yapmıştın. Uzaktan izliyordum dö­nüp duruşunu, saçların çözüktü, giysin incecikti. Çıplak ayak dans edişin çok güzel gelmişti bana. Dikkatle yü­züme baktı ama tek sözcüğümü bile duymadı. Et yemeziz  biz, ben öteden beri etyemezimdir, biliyorsun. Bil­miyordum. Tigrela, yalnızca sebze yer, ot bir de balla süt, et girmez bizim eve, et yiyenin soluğu kötü kokar çünkü. Düşünceleri de, dedi elime yapışarak, yardımın gerekiyor. Eğilip diyeceklerini dinlemeye koyuldum ama tam o sırada garsonun eli, kül tablasını boşaltmak üze­re uzandı, 'Romana da eski hoppalığına büründü yine, kül tablasının temizliğiyle ilgilenir göründü, süt, su te­resi, bal karışımını hiç denemiş miydim acaba? Hazır­laması çok kolaydı, hepsini bir karıştırıcıya atıyorsun, sonra karışımı süzüyorsun, dedi elini uzatarak, vaktiniz var mı beyefendi? Senin buluşmak zorunda olduğun bi­ri, yapacağın herhangi bir şey var mı? diye sordum, ha­yır dedi, yokmuş. Hiçbir ' şey yok, diye yineledi, yine ko­yu düşüncelere dalmadan önce ağzı hafifçe aralanır­ken yüzü daha da sararmıştı galiba. Dilinin ucuyla, eri­yen buzu  ağzına attı, çiğnedi. Daha olmadı ama nasıl­sa olacak, dedi buzun yaktığı dilini zorlayarak. ' Sustum. Koca bir yudum. viski, ona eski sıcaklığını biraz bağış­lamıştı galiba. Önümüzdeki • gecelerde eve gittiğimde, kapıcı' yanıma seğirtip duydunuz mu madam? diyebilir. Şu taraçalardan birinden... belki de hiçbir' şey söylemez, ben de asansöre biner, hiçbir şey olmamış gibi davranırım, bir şey sezmesin  diye, bir gün daha kazanmak adı­na. Ara sıra birlikte düşünce temrinleri yapıyoruz, sonuç­ları nedir bilemiyorum ki. Ona bir sürü şey öğrettim, ondan çok şey de öğrendim, dedi birden duralayarak. Tırnaklarını kesenin Aninha olduğunu söylemiş miydi acaba bana? Hiç karşı koymadan uzatıyormuş pençesini ama kadının dişlerini fırçalamasına izin vermiyormuş asla, dişetleri çok duyarlıymış. Ona doğal-kıldan pir diş fırçası almıştım, aşağı doğru, usulca fırçalaman gerek, naneli bir diş macunuyla Lifli' şeyler yemediği için diş ibrişimi kullanmıyordu ama istese, nerede bulabilece­ğini biliyordu.

Ben bir sandöviç söyledim, Romana, iyi, soyulmuş çiğ havuç istedi. Tuzla, diye salık verdi, boşalmış ka­dehini göstererek. Garson viski koyarken konuşmadık. Garson gidince gülmeye başladım, doğru mu bunlar Romana? Bütün bunlar. Sorumu yanıtlamadı, yine anı-. larını devşirmeye başlamıştı, bu anılardan biri soluk­suz bırakıyordu onu anlaşılan: Derin bir soluk aldı, eşarbının düğümünü gevşeterek. O sırada boynundaki çürüğü gördüm; duvara doğru döndüm. Aynadan, eşar­bını yeniden bağlayışını, viskisini koklayışını izleyebi­liyordum. Gülümsedi. Tigrela, şıp diye anlarmış kötü viskiyi, ben hâlâ anlayamıyorum ama bir' gece pençe­sini bir savuruşta devirdi' bir şişe viskiyi, resmen uçtu şişe, neden yaptın Tigrela? Yanıt  vermedi. -Şişenin kırıklarına baktım, bir de ne göreyim, bana bir keresin­de sanrılı bir sarhoşluk veren markaymış. Benim yaşa­mım konusunda Yasbeck'ten daha çok şey biliyor de­sem, inanır mısın? Üstelik Yasbeck, kimsenin kıskan­madığı kadar kıskanırdı beni,  peşime bir dedektif tak­mıştı. Tigrela, umursamazmışçasına davranır ama göz- bebekleri büyür, genişler, gözlerine çini mürekkebi akı­tılmış gibi, sana- söz ettim mi o gözlerden? Onlarda duy­gularını okurum, kıskançlığını. O zaman ele avuca sığ­maz; şalını ve minderini iter, kendisi için özel olarak düzenlediğim bahçeye çıkar, minyatür bir . cengel. Bü­tün gün ve gece orada oturur, çalıların arasına gizle­nip. Yorgunluktan bitkin düşene kadar seslenirim, yi­ne gelmez, burnu çiğle ya da gözyaşıyla ıslanmıştır.

Bardağın masada bıraktığı yuvarlak, ıslak ize bak­tım. Romana, onu hayvanat bahçesine yollamak daha insancıl olmaz mıydı? Bırak, hayvanlık günlerine dön- sun, onu sen in kafesine girmeye böylesine zorlaman zalimlik bence, ya öbürlerinin yanında daha mutlu ola­caksa? Tutsak etmişsin onu. Kendini de • tutsak etmişsin sonuçta, kesinlikle. Hiç değilse seçme özgürlüğü verme­yecek misin ona? Romana, tedirgince tuza bandı havu­cunu. Yaladı. Özgürlük, rahatlık demektir canım, Tigrela biliyor bunu. Rahattan yana eksiği yoktur onun, Yasbeck de beni başından atmadan önce öyleydi.

Şimdi de sen Tigrela'yı başından atmak istiyorsun, dedim. Masalardan birinde oturan bir adam. avazı çık­tığı . kadar bir opera parçası söylemeye başladı, sesi kahkahalara boğuldu hemen. Romana o kadar hızlı ko­nuşuyordu ki kesmek zorunda kaldım, daha yavaş lüt­fen, dediğini anlayamıyorum. Sözcüklerinin akışını diz­ginledi ama çok geçmeden dörtnala gitmeye başladı yi­ne, zamanı pek kalmamışçasına. ’En kötü kavgamızı onun yüzünden ettik, Yasbeck yüzünden, bilirsin, eski bir sevgilinin birdenbire ortaya çıkmasından doğan o keşmekeşi, ara sıra arayacağı tutar, o gece birlikte ya­tarız, Tigrela ne olup bittiğini pekala bilir, bir kere­sinde konuştuklarımızı duymuştu, döndüğümde uyanık­tı, kapının önünde bir heykel kadar kıpırtısız bekliyor­du beni,. sezmesin diye elimden geleni yaptım ama çok zekidir, üstümü kokladı, erkek kokusu alınca da deli­ye döndü. Şimdilerde tek-boynuzlu bir. at özlüyorum, hani şu alınlarında pembe boynuz olan san atlardan, bir kilimde görmüştüm, prensese öylesine tutkunmuş ki, prenses yüzüne sürekli bakacağı bir ayna armağan etmiş ona, garson, lütfen saat kaç söyler misiniz? Biraz daha buz lütfen! iki gün ağzına yemek koymadı kap- lan-usülü, diye sürdürdü Romana. Ağırdan alıyordu ar­tık, boğuk bir sesle, sözcüklerin aralarındaki boşlukları ustalıkla yuvarlayarak, doldurarak. İki gün yemek ye­meden, gerdanlığını ve yaralı gururunu sürüyerek. Yasbeck, ararım demişti, neden aramadı, diye soruyor­dum kendime, bir pusula yollamıştı, telefonuna ne ol­du? Gidip baktığımda telefonun kordonu delik deşikti, diş izleriyle doluydu. Tigrela tek söz etmedi, kısık göz­lerinin arasından beni izlediğini duyuyordum, duvarı deler o bakışlar. Galiba o gün ' okudu içimden geçen­leri, birbirimize güvenmemeye başladık, ama öyle bile olsa, anlıyor musun, yani hep yaşama sevinciyle dopdoluydu...

Dopdoluydu mu dedin? diye sordum. Avuçlannı masanın üstüne uzattı, meydan okudu. Neden böyle ba­kıyorsun bana? Başka ne gelirdi elimden? Onbir sula­rında uyanmış olmalı, hep o saatte uyanır, gecenin ta­dını çıkarır. Süt yerine viski doldurdum çanağına, ışık­lan söndürdüm, umutsuzluğa kapıldığında karanlıkta daha iyi görür gözleri, bugün iyice umutsuzdu, konuş­tuklarımı duydu ya, Yasbeck'le birlikteyim sanıyor. Taraça kapısı açık şu anda, ama önceleri de açık kaldığı geceler olmuştu, bir olây çıkmamıştı. . Yine  de kestire­mezsin, ne yapacağı belli olmaz, diye ekledi fısıldaya­rak. Dudaklarındaki tuzu kağıt peçeteye sildi. Kalkma­lıyım. Korkudan elim ayağım dolaşacak eve dönerken, bilemiyorum ki, kapıcı gelecek mi, genç bir bayanın, kehribar gerdanlığını saymazsak çırılçıplak bir baya­nın kendini taraçalardan birinden attığını söyleyecek mi bana.



.



Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.