Reklam Alanı

Beatriz Guido- Adalan

BEATRIZ GUIDO
Beatriz Guido, sekiz yaşındayken bir manastıra girmeye karar vermiş, çünkü rahibeleri çok gizemli buluyormuş. Öykülerinde ve romanlarında kendi aile çevresini, yetişme koşullarını işliyor (Arjantin'in büyük burjuva kökenli ailelerinden birini). Taş Meleğin Evi adlı romanında yazarın biçeminin bütün özelliklerini görebiliriz: Karanlık cinsel imlerle yüklü sözcükler, dinsel törenler, ge­çici şenlikler. Yapıtlarının çoğu, kocası, yönetmen Leopoldo Torres Nilsson tarafından filmleştirilmiştir. Guido, halen Arjantin kültür ataşesi ola­rak İspanya'da yaşamaktadır
       Adalan
Pazar sabahları, Babam, beyaz atı en güzel koşumlar­la allayıp pulladıktan sonra, kız kardeşimi tekerlekli iskemlesinden alır, bağrına basar, Mercedes kasabasın­dan ta Katedral’e kadar kucağında taşırdı. Annemle ben, tentesi yayvan bir arabada arkalarından giderdik, kız kardeşimin boyu uzun görünsün diye hizmetçilerin saatlerce fırçaladıkları saçların kabarıklığına gölge düşürmemek içindi, şimdi anlıyorum. O saçları rüz­gardan daha doğrusu, yaz günlerinde bize binde bir bağışlanan hafif esintiden koruyan spreyin ağdalı, ucuz kokusu bugün bile burnumda.

Tütün tarlaları evimizin yalnızca birkaç kilometre ötesinde uzanıyordu. «Evimiz,»' diyorum, çünkü ara sıra Babamın kasabanın kuzeydoğusunu kaplayan bir dizi. Süper marketlerinden birinin üst katında gecelesek de, orada uyuyorduk  genellikle. Katedral’e vardık mı, kasa-banın dilencileri, Babamın işçileri çevremize üşüşür, kız kardeşim Victoria’yı onun kucağından alıp kadife kaplı, tahtımsı bir koltukla kilisenin ön sırasına taşır­lardı. Sanırım, kilisenin giyinme odasında da özel bir koltuğu vardı, önemli günlerde, kucağına saten bir ke­se verip tekerlekli iskemleyi avlu boyunca sürerlerdi, bağış ' toplanası için. Herkes, büyük bir istekle bağışta bulunurdu.

«Melek gibi kız!» derlerdi. «Aynen melek!» «Gün geçtikçe daha da güzelleşiyor.»

«Bir azize düpedüz.» «Öteki hiç de öyle sayılmaz... ama nasıl benzeşiyorlar.»
Haklıydılar. ikiz kardeşim Victoria ile öylesine ben­zeşiyorduk ki, rençberlerimiz bu olayı bir mucize sanı­yorlardı. Bu benzerliğin, Arjantin’e özgü keşiflerin en çarpıcısını bile aştığını bilemezlerdi tabii: Evet, parmak izlerimiz bile tıpatıptı. Özellikle sağ başparmaklar; sol başparmak izleri pek tutmuyordu birbirini ama orta boğuma vuran gölgeciği ancak çok duyarlı bir büyüteç saptayabilirdi (harman mevsiminde ne zaman kanımı kabartan rençbörlerden birinin ardına takılıp Bella Vista’ya kaçsam, Babam beni eve götürmeye geldiğinde hep bunu söylerdi!. Oysa kişilik yapılarımız hiç benzeş­miyordu. Doğduğumuz yılda bile. Annem, dişlerimi memeleri­ne nasıl geçirdiğimi, elime tutuşturulan oyuncakları, çıngırakları nasıl kemirdiğimi anlatırdı boyuna. Olgun narlar, avokado çekirdekleri de paylarını alırlarmış oburluğumdan. Derken o kaza oldu, ikizimi yaşam boyu yatalak bırakacak kaza: Babam,  hepimizin gözleri önünde kız kardeşimi dikenli çalılarla tütün yapraklarının arasına fırlatan midillinin böğrüne bir kazık soktu, onu akba­balara bıraktı. Hiç kimse bu düşme olayında uğursuz­luğun oranını araştırmaya kalkışamadı., O andan, baş­layarak da Victoria dudaklarından hiç eksilmeyen gü­lücüğüyle, sonsuz sevecenliğiyle, sessiz bir sunu gibi akan gözyaşlarıyla - Tanrının en mutlu kulu katına yük­seldi. Yalnız ona tapıyordu Babam. O kadarına ki, kasaba halkının Victoria’yı Yılın Kraliçesi seçme zorunlu­luğunu duyduğunu bile gizlemedi benden: Ödül olarak Buenos Aires’e gidecek, yörede yılın şairi seçilene tütün yapraklarından bir taç giydirecekti.

Empedrado ya da Goya’dan sabahın üçünde ve zilzurna sarhoş dönen Babamı, Victoria, meyve peltesi ve ılık sütle karşılardı: Annem, kaskatı bir kalıba sokulmuş saçlarını bozmamak için oturur durumda uyumuş  olur­du. Bazen, Paskalyada evlilik yıldönümü kutlanırken, Annem, kendi gelinliğini giydirirdi Victoria’ya; haksızlık etmeyeyim, bana da güvey giysileri giydirirdi; Victoria’nın Annemi, benim de bir Şarlo ceketi, inci-elmas düğ­meli kolalı gömlekle Babamı canlandırdığım tören­sel bir oyun oynardık aramızda. Annemin yan saydam taş-bebek yüzünü kırıştırmaktan kaçınmadan kahkaha atabildiği tek an buydu.

Fiziksel benzerliğimize alışamamıştık, hep şaşırıp kalıyorduk, ben, kendi adıma, güzellik sütleri, pudralar, dudak boyalan sürsem de boşunaydı. Sık sık ayna oyu­nu oynardık: Oturma odasına Venedik-işi çerçeveli ay­nayı taşır, eş giysilerimizle  kız kardeşim kadife kaplı koltukta, ben eş-koltukta -saatlerce, birbirimizin her yaptığını yinelerdik karşılıklı, konuklar şaşkına döner­lerdi,  Annemin biricik dostu Eulalia, «Marina,» derdi bana, «saatlerce aynaya bakmasan olmaz mı?»

Kız kardeşimle aynı odayı paylaşırdık; ıssız çiftlik evin­den ödümüz kopardı, taşradan gelenlerin kötücül ba­kışları hiç eksik olmazdı üstümüzden, şarap, grapa ya da çöl güneşi yakıcılığında ucuz cinle çılgına dönmüş  olurlardı.
                                                                   .
Evimiz, onların saldırganlığını çekmede bire birdi: Yanan meşaleler, şişeler, çamur topaklan fırlatırlardı duvarlara. Hâlâ dimdik ayakta duran kulenin mermer mazgalları arasından biz uyurken eve gözcülük eden görevlinin kurşununu gözlerinin arasına yiyerek ders­lerini alırlardı.

Kaç kere, Victoria ile ölünün yerden kaldırılışını gözlemiştik, ertesi gün, çalılıkta, ' taze toprakla doldu­rulmuş bir çukur belirirdi. İkimiz de dilimizi tutardık, o tümseğin ' altında, bizim dükkanlarda satılan ucuz iç­kiyle kafayı bulmuş bir işçinin yattığını bilirdik çünkü Benim onlardan korktuğum falan yoktu.
Ondört yaşına bastığımda, amcalarımdan biri oturma odasındaki  kuyruklu piyanonun altında ırzıma geçtiği gün (hemen sonra, çaylarımızı içmeyi, anasonlu tatlı gevrekleri yemeyi sürdürmüştük) nedense şöyle bir şey düşünmüştüm: Annemin rahminde, gövdelerimiz tam birbirinden ayrılırken bir şey olmuştu bana, o yüzden çocuk doğuramayacaktım - hemen kararımı verdim, can sıkıntısından patlamak istemiyorsam, erkekler gibi gön­lümü . eğlendirmeliydim,  onların çığlıklarımnı; homurtu­larını, gövdelerinin sıradan görünüşü altında yatan özel­liklerini keşfetmeliydim, onlar gibi. Gövdelerinden yük­selen  alkol kokusundan iğrenmemek elimde değildi yi­ne de nane şekerlerinin, ithal malı sakız özlerinin (bizim dükkanlarda satılıyordu) yardımıyla, eğlencenin tadını alabildiğine çıkarıyordum; o eğlence uğruna, kız­gın güneşin altında, uzun siesta saatleri sırasında ırmak kıyısına koşuyor, rastgele göz göze geldiğim yat da attan inmeme yardım eden bir yabancıyla, gezgin bir sirk oyuncusuyla, kasabada  kalıcı olmadığından dedi­koduya yol açamayacak bir ip cambazıyla buluşuyor­dum.

Bir Macar cambaz vardı, küçük oteldeki odasının kapısını kilitlerdi, ben içerde, onun kaslarının kıvrılıp bükülüşünü izlerdim heyecanla, suskun Filipinli yar­dımcının «Ölüm ipleri» dediği evcil . yılanları cilalayışını gözlerdim. Sıcak Şubat ikindilerinde, tek söz etmeden, Fratellini Otelinin antika dantel çarşafları arasına sü­zülürdüm, tavandaki vantilatörler, benim sırılsıklam saçlarımla onun ölüme meydan okuyan ihtiyar kasları­nı . yatıştırırdı serin serin.


Tek söz etmeden de bir tutku ve haz büyüsünde eriyebildiğimin farkındaydım, hep elimin altındaydı o büyü. Pazar ayinlerinde ya da Babamın haram serve­tini kutladığı ünlü kuzu-çevirme şölenlerinde, bir işçi­nin ya da bir ustanın bakışlarını çelmekten kaçınmı­yordum.

Rastgele bir sevgili ayarlayıp ahırlara ya da kuleye sıvışıyordum, korkunç öykülerimle onun saflığını alaya alıyordum; kısa sürede kasabaya yayılıyordu bu öykü­ler: Evimizdeki nişan tahtasının, Dedemin yakaladığı bir kızılderilinin başı olduğunu bilmiyorlar mıydı sa­hi? Hem nişan tahtasıydı hem ganimet. Ölü kızılderi­lilerin yitik ruhları, evin dehlizlerinde dolaşıp duru­yordu, dolaplardan iniltileri duyuluyordu; fırtınalı gün­lerde, kasabanın cadıları bize lanet yağdırıyorlardı.

Sevgililerimin Victoria’yı ne kadar ürküttüğünü se­zebiliyordum, uzun süren öğle yemeklerinden sonraki siesta saatlerinde bu şanslı ve uyanık tanışlarımı «din­lenmece götürdüğümde - hem alçakgönüllü, aşağılayıcı bir tınıyla söylüyordum bu sözcüğü. Korkularını sezdirmeye çalışarak kaçıyorlardı yanımdan, ahırlarda­ki gizli bölmelerden, evdeki kilerlerden zavallı Mataco kızılderililerinin iniltilerini duymuşlarmış dediklerine göre. Çılgınlığım, onların korkularıyla, onlara duydu­ğum küçümsemeyle beslenedursun, bir öykü de Victo­ria’ya uyduruyordum .

«Bu. akşam, yemekte kızılderili pirzolasına ne der­sin?» diyordum sözgelimi.

«Buralarda saf kan kızılderili yok,» diyordu Vic­toria. «Onlar melez.»

«Hortlak kızılderililer diyorum, sersem! Tutalım ki Kıyamet ' Günü gelip çatmış, bedenlerine kavuşmuşlar yine, Dedem de sevgili Vicky’si kızılderili etine bayılır diye . hepsini bir daha öldürmek zorunda kalmış!»

 Victoria, parmağını dudaklarına değdirir, alnıma dokunup beni kutsadıktan sonra:
«Ağzından böyle kötü sözler çıkmamalı,»  derdi. «Bı­rak da kötülükler kanma karışıp aksınlar.» «Lağıma karışsınlar yani,» derdim, ben-Marina. Victoria, başını dizlerime yaslar, diretirdi:

«Melekler, içimizden geçen kötülükleri kovarlar.» Babamın cipiyle Goya’dan getirtilen öğretmenlerden aynı dersleri alıyorduk.

Victoria’nın ayağa kalkmasını sağlamanın bir yolunu  bulmak için Buenos Aires’e gitmiştik, İsviçre’ye de; oysa kendisinin pek umurunda değildi galiba. Hizmet­çiler, dört dönüyordu çevresinde. Banyo küveti, Carrera mermerindendi, bir havuz büyüklüğündeydi, onun, çekiciliğinden bir şey yitirmemiş bedenini benim bede­nimle yanyana yansıtan aynalarla çevrelenmişti. O kü­vete girerken, hizmetçiler, «Tanrı’ya şükür!» diye hay­kırıyorlardı coşkuyla, sonra huşu içinde alnını kurulu­yorlardı. Victoria, yumuşacık bir sesle, taze üzüm, şef­tali, erik istiyordu - iyileşme umudu hiç olmasa da iki - üç saat yatıyordu suda. Vicky arasıra Vicky derdik ona - tekerlekli is­kemlesiyle gecekonduları dolaşmak isterdi, kendisini görkemli, tekerlekli tahta oturmuş bir Itati Meryemi kimliğiyle selamlayan yoksulları yüreklendirir, onlara sevecenlik dağıtırdı. Durumundan yakınmazdı asla ne bir sövgü ne de kötü bir öngörü çıkardı ağzından. Bel­ki bir kere topu topu Kendisini hiç kimsenin, hatta be­nim bile görmediğini sandığı bir anda Victoria, iskemlesiyle tek başına geçitlerde dolaşıyormuş. Uzaklardan bir inilti duymuş, yaklaştıkça yükseliyormuş kızılderili iniltileri. Benim bir kediyi kokarca kapanına attığımı asla öğrenmeyecekti tabii. Derken acı çığlıkların yükseldiğini  sandığı pencereye yaklaştı, birdenbire  bir öfke nöbetiyle camı kırdı.  Evi ablukaya ¡alan korkunç bir fırtına patlamıştı, yağmur, rüzgar do­luyordu odaya. Yatağına tırmanıp onu kucakladım.

«Siyasete atılsaydın, vali seçilirdin,» dedim ona bir gün; saçlarımı fırçalıyordu. Tarihe geçecek bir olay, işbaşında iki vali... Kasabayı birlikte yöneteceğimize göre… Sordu bana. «Geceleri nereye gidiyorsun: Başına bir şey gelecek diye öyle korkuyorum ki. .. Tek üzüntüm seninle birlikte gelememem.» «Geceleri gönül eğlendiriyorum,» dedim. «Yoksa ilik­lerime kadar nefret ettiğim şu evden, ‘La Alborada’ ce­henneminden bir an önce  kaçardım.»

Cipi süren , Victoria’nın tekerlekli iskemlesini arabaya yükledi. Tarlanın tam ortasında, ırmağın kıyısında birkaç ağaç duruyordu,  az ötede de otuz-kırk metre genişliğinde bir tümsek.

«Bak,» dedim Victoria’ya. «Matacoların cesetleri bu­raya gömülmüş. Gerçi üstlerini otlar bürümüş, toprak kupkuru ama yine de oradalar. Gel de bak.» Toprak yığınına o kadar yaklaşmıştık ki elimizi uzatsak doku­nabilecektik. «Burada en az yüz ölü var,' belki iki yüz. Çocuklar, gençler, yaşlılar. Bize karşı çıkmaya çalışan herkes böyle cezalandırıldı işte  geceleri onların ruh­ları içip içip dolanıyor çevremizde. Kasabada kimse bu konuyu açmıyor artık ama olanlar hepsinin aklında.»

Victoria ile, ırmaktan esen rüzgara sarınıp sessiz­ce durduk bir an. O an, bir kurt düştü içime. Hizmetçiler ' gövdesini tepeden tırnağa kokulu yağlarla ovduktan sonra, çıp­laklığını örten çarşafların altında neler' yaşıyordu Vic­toria acaba?

Tek erkek arkadaşı, Pablo Fuentes'ti. Mercedes ka­sabasının girişinde annesiyle birlikte  oturuyordu. Pablo; babası, işçi barakalarında çıkan bir kavga sırasında öl­dürülmüştü. Pablo, bizim yanımızda büyümüştü, ince akıllı bir çocuktu, her gün Corrientes'teki Tıp Fakül­tesine gidiyordu, bitirmek üzereydi okulu. Geçimini sağ­lamak için bir yandan Santa Lucia eczanesinde iğneci­lik yapıyordu, ayrıca kasabamızın tek cankurtaranının babamın bağışıydı kasabaya, sürücüsüydü. Başka sürücü olmadığından, cankurtaran, Pablo'nun sayılıyor­du  ergenlik çağına yeni gelmişti Pablo bizim gözümüz­de.
                                                                  -
Tek keyfi, büyük bir kentte yaşadığımız. izlenimini vermek için, çiftliğin kapısına varır varmaz, cankur­taran düdüğünü öttürmekti, geldiğini hemen anlıyorduk böylelikle. Victoria’nın yüzü ışıyordu birden, tekerlekli iskemlesini kapıya doğru sürmemi istiyor, onu karşılı­yordu. Birlikte cankurtarana biniyor, aynı oyuna başlı­yorduk yeniden. Ben, kaza geçirmiş biriydim sözüm ona.

«Ölüyorum. Kalbim!» Pablo'yu beni muayeneye zorluyordum. Utana-sıkıla buluzumun yakasını açıyor, ok­sijen vermek gerekiyor numarasıyla yüzüme maskeyi takıyordu, sonra tarlalara sürüyorduk cankurtaranı de­lice, cankurtaran düdüğünü öttürerek, kaçak bir at gi­bi kişniyorduk.

Pablo, uzun boylu, iri yan, hafif şehla bir delikan­lıydı.  Çocukken, kilise korosundaydı, Paskalya öncesi. Pazar ayinlerinden birinde, Resistencia’dan gelen kuzen­lerimle bir olup cüppesinin içine kağıt fişek attığımızda, ayrıldı korodan. Törende, kilise sancağını taşıdığı sıra­da onu küçük düşürmemize katlanamadığını söyledi; ayine katılmasının nedeni, karşılığında bir tabak fixo-ada, pirinç lapası ya da tütün alabilmesiymiş.

Victoria’yı tekerlekli iskemlesiyle gezdirecek daha. iyi bir şoför bulamayacağımız fikri Annemden çıktı.

Vicky ile Pablo başka bir dünyayı paylaşıyorlardı. Pablo'nun kendini adadığı işler gün geçtikçe artıyordu hele o izci havası yok mu, sinirime dokunuyordu iyice. Bir yangın mı çıktı, hemen itfaiyeci başlığım takıp ora­da. bitiveriyor, yapının boşaltılmasına yardım ediyordu, ısı, gölgede kırk dereceyi aşsa bile.
          
Bense, belki de onları kışkırtmak amacıyla, köpek­lerimizi ya da yeni yavrulamış bir kediyi susuzluktan ölmeye bırakıyordum, geceleri acı acı bağırırlarsa, ka­sabaya yayılan korkunç öyküler inandırıcılık kazanır diye düşünüyordum.

Pablo ailemize katıldı zamanla, Babam da çiftliğin gi­rişindeki kulübelerden birini . armağan etti ona hizmet­leri karşılığında. Annesi ölünce, Pablo daha da ,bağlandı bize, yüzü hep asıktı, yalnız Victoria’nın iskemlesini sürerken, onu avlularda, bahçelerde, çalıların arasında gezdirirken gülüyordu yüzü, tütün tarlalarında piknik­ler, hava iyice karardıktan sonra eve dönmeler.
Bile isteye hainlik etmek istememiştim; ağzımdan kaçtı:

«Pablo ile aranız nasıl? Seni bir kere bile. öpmedi­ğini söylemeyeceksin bana, değil mi?» Bir gizin kapıla­rım zorladığımı sezdim birden; gözleriyle yakalıyordu bana, ya acımamı istiyordu ya da dilimi tutmamı. Onları gözetlemeye karar verdim.

Uzun, yağışlı günlerden sonra bir ikindi, Corrientes’ ten dönerken, Pablo’nun kulübesinde mola verdim. Pancurlann arasından bakınca, krallara özgü sevişme na­sıl olurmuş, gördüm, öğrendim, kavradım. İkiz karde­şim yani ben  evimizdeki perdelere benzeyen kır­mızı saten bir perdeyle kaplı bir kürsüde oturuyordu. Tekerlekli iskemlesinde değildi; Pablo, yüce bir tahta oturtmuştu onu. Bir saati aşkın bir süre öpüşlere boğdu Vicky’yi, öpülmedik yerini bırakmadı. Vicky onun çıp­lak tenini okşuyordu bu arada. Bir cerrah titizliğiyle kardeşimin saçlarını, ortadan ayırdı Pablo, dudaklarını araladı, yüz çizgilerinde . uzun uzun gezdirdi ellerini; pi­kaptan yükselen  cızırtılı Vivaldi müziği eşliğinde. Bir kutsama ayinindeymiş gibi seviştiler, ayini bir aziz yö­netiyordu sanki.

O . ayin, o kenetlenme geceye kadar sürdü; dizlerim, belveriyordu, yine de sonuna kadar bekledim, kendi­mi cezalandırmak için. Yüzümü al basmıştı, oturma odasındaki aynada gördüm kendimi, ama o sevişmeye ' özgü devinimleri yineleyemiyordum bir türlü.

Belki de o günden sonra kısırlık, yetmezlik, kırgın­lık duydum; içime zorbalık ve sıkıntı tohumlarını eken şu toprak parçası kadar yapayalnızdım. Bir daha asla eski-kendim olamadım.
Victoria’ya  düşmandım artık. Hıncımı gizleyemiyordum. Daha sık kaçıyordum evden. Victoria yanımızdayken, yoldan çıkmış bir kız olduğumu çıtlatmaya çalı­şıyordum Babama; ama onun gözü kendinden ve hır­sından başka bir şey görmüyordu. Annem, sessizce acı çekiyordu.     
Çarşamba perhiziydi: maskeli bir karnaval, çeşit çeşit kılıklar. Victoria’dan, benimle birlikte ikinci barakada verilecek partiye katılmasını istedim. İşçiler köylerine dönme hazırlığındaydılar; Victoria’nın da bulunması ge­rekiyordu partide: Babam, onu Corrientes Güzeli seçtirmeyi başarmıştı. Ay ışığında, tekerlekli iskemlesini it­tim içeri, Karnavalın son anlarına yetişmek hevesiyle ikimiz de dantellere, tüllere bürünmüştük.

Aslında, yeterince sarhoş olmaktan başka amaç güt­meyen işçilerin düzenledikleri uyduruk' Karnavalın Tö­ren Alayı, kapıda karşıladı bizi. Şeker kamışından kuk­la -maskeleri, muş^balar, patates çuvalları giymiş, yüzlerini renk renk boyamış erkekler -Kutsal Hafta ayi­ninin acı çeken' günahkarlarını andırıyordu. Bazıları beyaz çoraplar geçirmişlerdi başlarına, saçma sapan giy­sileriyle taşkın bir hayalet ordusu; tütün yapraklarını kaynattıkları çaydanlıklara vurup Cehennemsi sesler çı­karıyorlardı.

Ben sabahtan başlamıştım içmeye, yanımda getir­diğim konyak şikesi, Victoria'nın iskemlesinin arkalığın­dan sallanıyordu. Onu içmeye zorlamadım; kendi istedi* işçilerle karşılaşacak cesareti bulamıyormuş gibi. Gece­nin oldukça geç bir saatiydi, işçilerin hepsi kafayı bul­muştu:' Kendime bir eş seçtim hemen, Victoria'yı öte­kilerle başbaşa bıraktım.

Bazı kadınlarla çocuklar çarpmıştı gözüme o kala­balıkta: Onlar da erkekler kadar sarhoştular. Tütün des­teleri arasında kaç kere soyundum kim bilir; kaç ke­re, çünkü barakaya dönebilmek için doğru dürüst gi­yinmem gerekiyordu, oysa duyduğum tutkuyla zama­nın döngüsünü tamamlaması dileğim engelliyordu beni..
Ortalığa sessizlik çökünce, o gece beni altına alan son erkeğin yüzüne kırbacımı indirdim; tütün yapraklarının, arasında  uyuyakalmıştı ben giderken.

Barakaya girdim. Victoria'yı güçlükle bulabildim, maskelerin, şeker kamışından kuklaların oluşturduğu bir yığının altın­da yatıyordu çünkü, oraya atmışlardı. Tekerlekli iskem­lesi başucundaydı, ölmüştü, bir sürü kişi ırzına geç­tikten sonra. Kız kardeşim Victoria bu. Bir an bile du­raksamadım. Giysilerini sakladım; ölü gözleriyle ölü du­daklarını bir güzel boyadım; tekerlekli iskemleye otu­rup ağıt yakmaya başladım, ertesi sabah onlar bizi bu­lana kadar gözyaşı döktüm; onlar çiftlikteki yanaşma­lar, öpücüklerini o günden sonra bir an bile benden esirgemeyen babam ve  Pablo Fuentes, benim tekerlekli iskemlemi o sürüyor artık, gözyaşlarımı siliyor, gömüt­lüğe gidiyoruz birlikte,  cankurtaranla dolaşıyoruz. Ben . Victoria, bir bedenin bazen başka bir bedende var ola­bileceğim öğrendim.



Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.