Reklam Alanı

Albalucia Angel- Guérillero






ALBALUCIA ANGEL



Kolombiya yazım, adı yalnızca  bu ülkeyle değil, bütün Latin Amerika ülkeleriyle özdeşleştirilen Gabriel Garcia Marquez yüzünden gereken' ilgiyi görmedi. Oysa Albalucia Angel'in yapıtlarıyla Marquez'inkiler arasında hiçbir ortaklaşalık bulama­yız. Başım, alıp giden destanlar yazmaz Angel; ki­şilerin yaşadığı anlardan birer şipşak, birkaç ay­dınlanış verir, birkaç sahne çizer, yaşamöyküleri yerine. ünlü romanı (İki Kere Alis) düşsel doku­su, kendine özgü diliyle Lewis Carroll’u anımsatır.
Guérillero
Birazdan görürsün. Felicidad Mosquera, hançerleriyle geldiklerinde gözünü korkutmaya, hangi cehennemin dibinde o, diye sorduklarında bal gibi itiraf edeceksin. Soracaklar. Onu ele vermeye zorlayacaklar seni, yok­sa, konuşmazsan, ihtiyarları alıp götürürler, iki gün önce arkadaşın Cleta’ya neler yapmışlardı, unuttun mu, ya da ellerini yakalayıp ateşe sokacaklar Calixta Penalosa’ya yaptıkları gibi, ya da karnını deşecekler iş­leri bittiğinde - hepsi teker teker üstünden geçtikten , sonra. Bu işler böyle Felicidad. Böyle. Onunla birlikte gitmeliydin, o zaman başına bunlar gelmezdi. Odanda dört dönmezdin böyle, ağlaya-sızlaya sivri uçlu bir si­lah aramazdın deliler gibi, üç-beş eşyanı kapıya  dayamazdın. O gece, Sebastian Martinez’in köpekleri şey­tanın kokusunu almışçasına havlamaya başladıkların­da, onu birdenbire karşında gördüğünde, yerine çakıl­mış gibiydi, pantolonu paramparça, beyaz gömleği ka­na bulanmış, o sırada konuşsaydın ya, aklına- ne gelir- se söyleseydin, sana fısıltıyla iyi geceler dileyip geldi­ği deliğe dönmesini sağlayacak bir laf uydursaydın ya.  ama olmadı, yapamadın yazık ki. , Kara talihin, Felici­dad. Tek söz etmeden içeri aldın onu, altına bir iskem­le sürdün, taş gibi çöktü, o sırada kafatasındaki öbür yarayı gördün; tek dediği, yorgunum'du; sonra da dö­şemeye yığıldı kaldı, at gibi. Neydi kanına giren Feli­cidad Mosquera? Hangi kötü yıldız bağladı gözünü, hangi kötü rüzgar esti yüreğinde de o ateşi yalazladı, kör etti seni? Çünkü kördün düpedüz, kördün o. anda. Onun yüzüne bakıp da ne kadar yakışıklı olduğunu gördüğünde geçirdiğin ürpertiler. Kara bıyıklarını se­vişin.' Su kaynatmaya, ot lapası' hazırlamaya koşarken- ki telaş, sana yaraşmıyordu bir biçimde. Öteden beri serinkanlısındır sen. Tetikte. Uyanık. Bu tür tuzakla­ra düşmezsin gözü kapalı. Ne oldu sana, söylesene. Ne' oldu ki, biraz toparlandığında,' geceleri yürüyüşe çık­tığında, odun kesmeye gittiğinde, tulumbadan su çeke­yim mi dediğinde sana, ona sağol, yine görüşürüz, güle güle diyeceğine, yok canım dedin, ne zahmeti, birkaç gün daha kalsana. Ne olup bitiyordu, Allah kahretsin.. Akıl erdiremiyorum. Seni tanımıyorum artık Felicidad Mosquera. Bu kadar çabuk değişeceğine, bir günde ak­ken kara olacağına asla inanmazdım, ama oldu işte. O, kara gözleriyle gözlerine baktığında içini kaplayan ür­perti, tuz istediğinde, sen tuzu onun avucuna dökerken tenine belli belirsiz değişi parmaklarıyla; o an küçük bir . kız gibi kekeleyişin, bunlar altüst etti seni, akım. değişti, tellerin birbirine dolandı, peki nasıl fark etme­din bunu Tanrı aşkına. Birinin . avucuna tuz dökmek yasaktır, uğursuzluk getirir. Kötülük habercisidir. Ya o . gün, biraz hava almak için tek başına dışarı çıkacağı sırada birdenbire kızarışın, yüzünün kıpkırmızı kesilişi, birlikte yürüyüşe çıkalım dediğinde, köprüyü geçerken kolunu senin beline dolayışı, çok sallanıyor diye bir özür bulmuştu, ama sen onun teninde kızışan sıcaklığın kendi içine geçtiğini, yaktığını, acıttığını, bir çığlığı uyandırdığını duyuyordun. Derinden, derin bir inilti. Geliyorlar, Felicidad Mosquera. Hepsini biliyoruz diye haykırarak gelecekler. Evde buldukları her şeyi tekme­leyerek, Prospero' Montaya’nın karısına yaptıkları gibi, hani kuyuya sallandırmışlardı kadını, karnı deşilmişti, bebeği rahmindeydi. En ufak' kıpırdanışa izin yok. Böy­le  geldiklerinde, seni öldürmeye hazırdır hepsi. iz bı­rakmamaya. Biliyoruz diyecekler, ki çözül. Ama aslın­da Tanrı ile sensin tek tanıklar. Tarlada, ırmak ya­tağında, kokulu ' çarşaflar arasındaki buluşmanın tek tanıkları; o keyfi yalnızca sen tatmışsan, onun içine girişini, yumuşaklığını  arayışını, seni ırmaklara, ala­cakaranlığa, denize değiştirişini bildiğine kim ant içebilir; oyluklarının iniş çıkışını, için için yanışını, ellerinin arayışını; kasığını yoklayarak yaşama usulca bir yol buluşunu kim bilebilir senden başka. Kim duydu ki onun iniltilerini. Arayan ellerini. Sen ıslak zarların suskunluğuna gömülürken onun yaşadığı uzun, geciktiril­miş boşalmayı, nabzın ansızın hızlanışı, kaslardan ge­çen hızlı bir titreme, o anda bütün bedene kıpırtılarla yayılıp gevşeyen hızlı bir titreme, yukarı doğru patla­yan içsel bir çığlık, bir çağlayan gibi. Peki bunun doğ­ru olduğunun tek tanığı Tanrı ile sensen Felicidad Mos­quera, kim yargılayabilir seni? Hiçbiri göze alamaz. İç organlarına girebilir, hançerleriyle yarabilirler seni, duyularını köreltebilir, yüreğini parçalayabilirler, hiçbir şey bulamayacaklardır. Bir fısıltı bile. Öyle durma. At korkunu üstünden. Lanet okuma artık; nasılsa o uzak­larda ve önemli olan onun yaşaması, kavgayı sürdür­mesi. Tek söz söylemeyeceksin. Kulübeni ateşe verseler de, ırzına geçseler de,  şişe soksalar da içine, çıldırman için ötekilere yaptıkları her şeyi yapsalar da; toparlan Felicidad Mosquera, ağlayıp zırlama artık. Kapıyı ken­din aç. Eşikte dimdik dur. Gözlerinin içine bak.


Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.