Reklam Alanı

Ahlaklılık Dinden Tamamen Bağımsızdır

.

Din olmadan ahlakın temellendirilemeyeceğine dair günümüzdeki tartışmalar aslında 18. yüzyıla kadar gitmektedir. Bentley ateizmin İngiltere’de yaygın olması halinde tüm arkadaşlık bağlarının, şeref ilkelerinin, ülkeye sevginin, krala bağlılığın, devletin ve toplumun kendisinin, yaşamın tüm uzlaşımlarının ve dünyada değerli ve övülen her şeyin ortadan kalkacağını savunmaktadır.Günümüzde de birçok teist düşünür tarafından buna benzer bir görüş savunulmaktadır. Onlara göre kutsal bir varlık olan tanrıyla temellendirilmemiş ve dini öğretilerden bağımsız bir ahlak anlayışı olamayacağı ve böyle bir durumun kaçınılmaz bir şekilde nihilizme ya da egoizme varacağı düşünülmektedir. Bentley’in ve 18. yüzyılda yaşamış birçok düşünürün bu şekilde bir görüşe sahip olmasında, Paul Russell’ın da belirttiği gibi, Hobbes’un da etkisi olmuştur.


Hobbes’a göre iyi olarak adlandırılan şey arzu edilen ve peşinden koşulan şeydir; kötü ise nefret edilen ve kaçınılan şeydir. Nesnelerin kendi doğalarından kaynaklanan kesinlikle iyi ya da kötü olan hiçbir şey yoktur. Ve yine Hobbes’a göre insan doğasında mutlu yaşamak için sahip olduğu güç ve araçları koruyamamasından kaynaklanan ve sadece ölümle sona eren bir güç arzusu vardır. Onur, zenginlik gibi güçleri elde etme yarışı savaşlara ve düşmanlığa yol açmaktadır çünkü bu güçleri elde etmenin yolu diğerlerini öldürmek ya da baskı altına almaktır. Bu açıdan bakıldığında, onun felsefesi seküler ve doğalcı olmasına rağmen, aynı zamanda egoizm ve skeptisizme dayanmaktadır. Böylece Bentley’in dinden bağımsız bir ahlak anlayışının dünyada değerli ve övülen ne varsa hepsini ortadan kaldıracağına ilişkin görüşü Hobbes’un bu insan doğası ve doğa durumu öğretileri tarafından onaylanmaktadır. Ama Hume’un ahlak felsefesi Hobbes’un seküler ve doğalcı ahlak öğretisini tekrardan yapılandırmakla kalmamış, aynı zamanda Hobbes’un öğretisinin vardığı ahlaki egoizm ve skeptisizmden de kaçınabilmiştir. Hume böylece, dinden bağımsız bir ahlak anlayışının zorunlu bir şekilde nihilizme ve egoizme varacağı görüşünü çürütmüştür.


Tanrının varlığına ve niteliklerine karşı bu kadar kuşkucu bir şekilde yaklaşan Hume, tahmin edilebileceği gibi din ile ahlakın sınırlarını da belirlemiştir. Şimdiye kadar söylenenlerde de anlaşılacağı üzere Hume’a göre ahlakın temeli dinde ya da kutsal bir yaratıcıda değil, ahlak duygusunda yatmaktadır. Bu nedenle onun, din olmadan ahlakın olamayacağı görüşüne tamamen karşı çıktığı söylenebilir.


Hume sadece doğalcı ve bir ahlak öğretisi sunmakla kalmamakta, aynı zamanda bu ahlak öğretisini tamamen dinden bağımsız bir şekilde düşünmektedir. Böylelikle onun ahlak öğretisinin hem hümanist hem de seküler olduğu büyük bir tutarlılıkla savunulabilir. Hume’un ahlak felsefesi hem seküler hem de doğalcıdır çünkü hiçbir dini öğretiyle ya da kutsal bir varlıkla temellendirmeksizin erdem ve erdemsizlikleri zihnin memnun edici ya da acı verici nitelikleri olarak tanımlamaktadır. Erdemsiz bir davranış ya da karakter özelliği gözlemcide nefret ve küçümseme uyandırırken, erdemli davranış ya da karakter özelliği sevgi ve gurur uyandırır. İşte bu sevgi ve nefret – yani onaylanma ve reddedilme duyguları – ahlaki yargılarımızın temelini oluşturur. Hume’un ahlak felsefesi aynı zamanda ahlaki nihilizme ya da egoizme varmaz çünkü onun felsefesinin en önemli kavramlarından bir diğeri de sempati duygusudur. Hume’a göre insan Hobbes’un belirttiği gibi tamamen bencil ve sürekli güç peşinde koşan varlıklar değildirler. İnsan doğasında aynı zamanda diğer insanların duygularını paylaşma duygusu da vardır.


İnsanların ilişkileri ne kadar güçlüyse ve birbirlerine ne kadar benziyorlarsa, duygularının paylaşımı da o kadar artmaktadır. İşte bu sempati duygusu aracılığıyla, insanlar diğer insanların da mutlulukları ve refahını düşünmektedirler. Hume bu sempati duygusunu aile, arkadaşlar ve yakın çevreyle sınırlı tutmasına rağmen, Hobbes’un tamamen bencil ve iyilikseverlikten yoksun doğasına açıkça karşı çıkmaktadır. Ayrıca Hume ahlaki olarak doğru ve yanlışın, iyi ve kötünün hiçbir ölçütü olmadığı görüşünü de reddetmektedir. Bu ölçüt, memnuniyet ve rahatsızlık duygularımızda – daha genel olarak söyleyecek olursak insan doğasında – yatmaktadır. Ve burada kastedilen bireysel duygularımız değildir. Hume’a göre ahlaki yargılarda bulunurken, kendimizi görünmez bir gözlemci yerine koyarız ve böylece yanlılığı ya da öznelliği engellemiş oluruz. Böylece Hume, ahlaki yargılarımızın hem keyfi olmayan hem de nesnel bir temele sahip olduğunu savunmaktadır.


Özetlemek gerekirse, Hume hem İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme’de hem de İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma’da ahlakın dinden tamamen bağımsız bir alan olduğunu savunmaktadır. Tanrı ve sonsuz bir hayat ön kabulleri ahlaki bir yaşam ve insan toplumunun oluşması bakımından tamamen gereksizdir. Ahlak duygusu, toplumsal sözleşme, sempati ve görünmez gözlemci ilkeleri ahlaki yaşamı açıklamak ve temellendirmek için yeterlidir. Sadece bu ilkeler sayesinde insanların ahlaki bir yaşam sürdürebildikleri ve toplumsal işbirliği ve uyum içinde yaşayabildikleri rahatlıkla savunulabilir. Hume’un din ile ahlakı birbirinden ayırmasının iki büyük nedeni vardır. Bunlardan ilki ve daha önemlisi, ahlak ve dinin kavramsal ve içerik olarak birbirinden tamamen farklı terimler ve alanlar olmasıdır. Ahlaki yargılarımızın temelini sadece onaylanma ve reddedilme duygularında bulan Hume, dini bir temele ya da öğretiye ihtiyaç duymamıştır. İkinci nedeni ise, dinin ahlak öğretisine zarar verebileceğini düşünmesidir. Newton ve Butler gibi dini inançlara sahip entelektüel düşünürlerin olduğunun farkında olmasına rağmen, Hume, dinin ahlakın temellerini sarsacak batıl inançları da ahlak öğretisine davet edebileceğinden kuşkulanmaktadır.


Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.