Reklam Alanı

Bitimsiz Bir Arayış, Lehî…





‘’…ömür varımsızdır güne
Ve sabah nasılsa bakidir kirlenmek için
Ve nabzını tutar bir deli gecenin
Ve her yolculuk vazgeçmektir bir şeyden
Öyleyse uzaaak ellerini geleyim
Sana varana değin’’
Selim Temo

Özlemin mevsimi kıştır; kavuşmanın ise belirsiz. İnsan, nereye giderse gitsin kollarını açıp, en kapsayıcı haliyle kucaklamaya çalışır kendisini. O anlarda ansızın beliriverir gözün ucuna ilişen kırılgan umut. Eli uzanmaz belki insanın geçmişinin karanlığında kalan parçalı haline. Dokunsa kırılıverecek sanır yaşadıklarının ardında biriken ve bazen bir kapının kenarında oturarak beklediği o gelmeyen düşlerin. En karamsar halin temize çekildiği yer olur. Bir ağacın gölgesinde serinler gibi durup beklemek. Giden dönmez, beklenen gelmez.  Hayatın o bitimsiz gibi görünüveren
devamlılığa gebe akışkanlığı saatleri kovalar. Ömür denen şey zamanı biriktirir, kederin gölgesinde, yoğunlukla gölgeli mutluluklar eşiğinde. Hayat, parmağımızın ucunda tuttuğumuz hüzünbaz bekleyişlerle bu zamanı durdurmaya çalışan, öylece…. Özlem, sürgüne düştüğünde dünyaya uzaktır, kavuşmak insana vardığında hayata yakın. Yaşananlar, suretini parça parça bırakır. Daha fazla ne bırakayım sana ardımda diye sorarsa hayat, insan: ‘’bir parça benden kalsın, bir parça hayattan, sonrası geniş maviliğin içinde kanat çırpan kuşların özgürlüğü gibi serin ve güzel olsun’’deyiverir birden.

İşte, zaman, böyle anların en beklenmedik durağında bir romanın sayfaları arasında kalır. Cümleler nefesin  değdiği yerdeki buğu olur. Sayfalar birbirini takip ettikçe o buğu silinir, ardında sesiyle, sözüyle, varlığıyla kahramanlar çıkıverir ruhlarındaki onulmaz yaralar, acılar ve hüzünle. Uzun bir yolun bittiği yerde içe yerleşen taşlar birer birer yol kenarına bırakılır. Sonra, geriye dönüp bakılmak istenmediğinden midir bilinmez, usulca hareketlenir yüreğin dur durak bilmeyen yolcusu ve yeni bir yola düşen oluverir. Birbirinin devamı iki romanı okumak ve kahramanların örselenerek ve yorularak geçtikleri yola serpiştirdikleri hayatı toplamak zordur. Hele ki ilk kitabın son cümlesi  ile kendi içinizde kurduğunuz dünyanın kapısının tamamen kapandığı hissi, yazarın hayatın devamlılığını esas alan, yaşama inatçı tavrıyla henüz tanışmadıysa bir yanılgıdan başka bir şey değildir.

Bir ormanın karanlığında kaybolmak…

Kürt edebiyatının önemli isimlerinden Firat Cewerî’nin Everest Yayınları’ndan sonbaharda Türkçe ilk baskısı yapılacak olan ve Birini Öldüreceğim romanının devamı Lehî, bitimsiz bir arayışı, örselenmiş hayatları savuran hoyrat rüzgarın sesine yoldaş ederek usulca sızdırıyor ilk romanın bittiği son cümlenin yoluna. İki romanın birbirine içkin örgüsü, yazarın karakterler üzerinden inşa ettiği yapıyı yine koruyarak ‘’insan olmaya’’ ait bütün hezeyanları ve çatışmaları detaylandırıyor. Yazarı’ın, Temo’nun ve Diana’nın ilk romandaki  çıktıkları yolculuk, Lehî’de yağmur sonrası güneşi arayanların telaşı olup yerleşiveriyor kelimelere.

Cewerî’nin Lehî’de, o sele kattığı yağmur damlalarının her biri, kendi duruluğunu ve dinginliği koruyor. Cümleleri imgeyle sıkmadan, kelimeleri yoğun anlamlarla birbirine bağlamadan, olduğu kadar sade ve kimi yerlerde naif bir dokunuşla ‘’duygu’’ dediğimiz yaşam toplamını ustalıkla biçimlendiriyor.

Bir romanın sahiciliği ve inandırıcılığı her ne kadar edebiyat kuramlarıyla anlatılmaya çalışılırsa  çalışılsın asıl olan, kitabın kapağını kapattıktan sonra aynaya baktığınızda yüzünüzde bıraktığı iz, aklınıza attığı ince bir çentiktir. İlk romandaki karakter odaklı bir bakış, Lehî’de izleğini karakterlerin hem ruhuna hem  sözlerine hem de davranışlarına kolayca eklemliyor. Cewerî’nin siz romanı okurken kaleminden damlattıkları, toplumsal bağlamı içinde insanın tek başına yaşadığını hissettiği yıkıntıların, hayal kırıklarının, acıların, özleyişlerin, kıstırılmışlık duygusunun ve iç’e dönüş hallerinin aslında çoğul bir görüntünün sureti olduğunu gösterip boşlukları size tamamlatarak harmanlaması ile siyah bir nokta oluyor.

Roman, anlattıklarının yoğunluğu ve karakterlerine yüklediği anlam ile sizi Yazar’ın yanına gidip omzuna dokunmanız, sonra Lehî’ye uğrayıp elinden tutmanız ve Temo’yu karanlık dehlizlerden çıkarmanız için özgürlük yolunun dik yokuşlarla dolu kaldırımlarında yürütüyor. İlk romanda Diana, hayata ve yaşadıklarına ait hüzünlü hissedişlerini Lehî’yle uzak bir ülkeye taşırken, Diyarbakır’ın surlarından yükselen ama kimselere duyuramadığı çığlığını kırık aşklara, öğrendiği yeni dile, tanıştığı farklı insanlara ve tabii ki Yazar’a emanet ediyor. Öte yandan ilk romanın başlangıcı, Temo’nun gördüğü rüya sonrası birini öldürme arayışına, Lehî’de, korku, ölüm, duvarların arasına hapsedilen mevsimlerin solukluğu, hiç yaşanmamış aşkların ve dokunul(a)mayan bedenlerin yok olan berraklığını katıyor.

Geleceği hayal üzerine kurmak…

Cewerî’nin kahramanları bölüm bölüm anlattığı başlangıçların her bir sayfasındaki başlıklar, romanın içinden alınmış cümleler gibi görülse de başlı başına her üçünün önceki romanla ilerleyen hayatlarına can suyu katan ilk sözleri oluyor.  ‘’Bime’’nin ağır geldiği anlarda, insanın kaçacağı yer kalmadığında kolaylıkla yaptığı gibi Yazar, Temo ve Lehî’nin zamanın yaralarından kaçmak için kendi tenhalıklarına uğradıkları yerler, üçünün birbiriyle çatışmalı, huzursuz sessizliği ile kesişiyor. Temo, aslında Yazar’ın kitaplar ve yazıyla tanımlanan hayatından mutsuzluğunu terk ederek, Lehî’ye sığındığı yerdeki keskinliğin bıçak sırtı; Lehî’nin de yeni hayatına alışmak ve hayal ettiğini sakladığı bitimsiz bir aşka ulaşmak için kendi ruhunda verdiği çabanın  kanattığı yara oluyor. Temo, Yazar ve Lehî’nin hayatlarından söküp atmak istedikleri kurşunun griliğinde kalıyor; çünkü ‘’zaman bütün yaraları iyileştirmiyor’’.

Yazar ve Lehî’nin, ortadan ikiye ayrılmış bir narın içinden dökülen kırmızı tanecikler gibi birbirlerinin yüreğine dokunan parçaları, aşka ait başlı başına bir buyruk olan şehveti, şefkatle kaplıyor gibi dursa da ansızın fırtınaya tutulacak gözlerinin ve ellerinin birleşeceği yere koyu  bir bulut bırakıyor. Roman, rüyayı gerçeğe taşıyıp taşımayacağı pek bilinmeyen son sözle Lehî’yi ormanın derinliklerine bırakırken, hüzünden örülmüş ince tülü üçüncü bir romanla aralayıp aralamayacağını, ağaçların savrulan dalları arasında gizli tutuyor. Lehî, Kürtçe yazılmış bir roman olarak Kürt okuyucusuna gizlerini çoktan verdi. Türk okuyucusunun da bu gizleri kilitli olduğu yerden çıkaracak anahtarı eline almasına az bir zaman kalmışken, tıpkı romanda Yazar’ın yaptığı gibi Lehî’ye dokunmak , ‘’geleceği hayal üzerine kurmak’’ olacak. Okuyunca, ‘’hayat böyle bir şeydir, tesadüfler üzerine kurulmuş’’ demeniz için. Ya sonra…

Funda Yağlı 

Eylül 2013

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.