Reklam Alanı

Nazım’dan Sonra…


Rönesans’ın resimdeki hazırlayıcı  ve taşıyıcılarından anatomik yetkinleri bugün artık resim öğrenimi gören herhangi bir gencin ya da henüz yolun başındaki bir grafikerin rahatça ve ilk adımlarla üstesinden gelebileceği aşamalar olarak duruyor. Bir Leonardo’nun, bir Dürer’in eskizleri, tabloları, çağların üzerinde bir erişmezlik değil.

Nazım’ın da Türk şiirinde benzer bir kaderi var. Özellikle 60’lı rehabilitasyon yıllarını izleyen zaman içinde, şiire soyunan bir genç isim önce Nazım gibi şiirler yazdı. Nazım, şiiriyle 30’lu ve 40’lı yılların genç imzalarını etmişti. 50’li yılların sonuna doğru iyice belirginleşen bir silkinme haricinde Nazım 60’lı ve 70’li yılların şairlerini de ezmiş görünüyor.


Kendilerini çok farklı yerlerde tanımlayan iki isim, Fahri Erdinç ve Cemil Meriç’e göre şiirde onun üzerine çıkılamaz, hatta Erdinç’e kalırsa ‘’onu öykünülemez’’ bile, Dürer ve Leonardo, dokunulmazlığı olan kilometre taşları değildiler. Nazım da. Yer yer çok çirkinleşmeyi, hele siyasallaştıkça kararmayı pek de iyi becerebilen bir Cemal Süreya’nın  tespiti belki  de Nazım için yapılmış tespitlerin en doğrusudur; O, Türk şiirinin N vitaminidir.

Bir kanal, orada kendi sanatı ve içinden çıkıp, içine doğduğu bütün bir sanatın diğer ‘’vitaminleri’’ akıyor. Böylesi bir zenginliğin, değdiği kıyıları da  zenginleştirmesi için  yayılması, hatta etrafındaki setleri kırılıp, kanalın verimli alanlarda kendini kaybetmesi gerekiyor.  O zaman bütün bir toprağın kazanımı olacaktır artık ve bu, kendi içinde takılıp ‘’tefessüh’’ etmenin yaratıcı inkârıdır.

Türk şiiri Nazım demek değildir. Bu iki açıdan doğrudur: Birincisi, Türk şiiri böylelikle daraltılmış oluyor, ki yanlıştır… kuşkusuz Nazım’ı da içerebilecek, doğurabilecek kadar  geniştir.  İkincisi, zaten Nazım sadece Türk şiirine sığmaz. Bu iki taraflı daraltma politikası geçmişin kısırlığında geleceğin karanlığını büyütme heyecanıdır. Daha önemlisi, Nazım hele bir akıma, toplumcu gerçekçiliğe, hiç sığmaz. Tıpkı muz gibi, ne niyetine istenirse öyle kabullenilen bir ifade biçimi haline böylesi bir ‘’akım’’, artık bugün, bu noktada, gelinen bu yerde, bir tür gericilik olarak duruyor. Nazım ne demiş olursa olsun, bir savunma perspektifi ve psikolojinin ifadesi olan böyle bir çerçeve onun yaratıcılığını kaldırmaz; O öyle dese bile kaldırmaz, saldırganlığını kaldırmaz.

Leonardo, Durer ve Nazım erişilemeyenler değildir. Klasik olan erişilemeyen değildir; doğurgan olan, yani zamanı için yeni, fakat ilerleyen zamanın  hızı, hızlandıranıdır, kendisinin geride kalmasını sağlayan şartların yaratıcısıdır.

Bugün artık duygulu , eli kalem tutan ve iyi okuyan herhangi biri Nazım gibi rahatça yazabilir. Benzer konuları benzer dil oyunlarıyla onun kadar ‘’usta işi’’ şiirlere dökebilir. Yine de böyle bir durumda gecikmişlik bir ölü toprağı olarak sahnede yerini alır ve bu şekilde şiire girmek isteyenin önünü keser. Klasiğin acımasızlığı da buradadır ve budur.

Yeteneksizlik ve taklit belirli zaman kesitlerinde her zenginliğin karartıcısı olarak ortaya çıkabiliyor. O gücü vardır. Buna son erkek de geçtiğimiz aylarda edebiyatımızın iki vasatı,  Varlık ve Broy sayfalarında verildi. Biri diğerini şairin falan şiirlerini bilmeyenin yazısını yayınlamayacağını söyleyerek hırpaladı; bir çirkin seviyesizlik içinde Nazım’ın ismi döndü durdu. Taklit ve yeteneksizlik Nazım’ı da Türk şiirini de gayet rahat, bir kurutma çemberine alabilir. Hiç değilse bunu kendileri adına başarabilen örnekler var. Seyyit Nezir ya da Kemal Özer Türk şiirine de gayet rahat, bir kurutma çemberine alabilir. Hiç değilse bunu kendileri adına başarabilen örnekler var. Seyyit Nezir ya da Kemal Özer Türk şiirine birer katkı mıdırlar, yeni bir şey getirdiler mi? İki hiç Nazım ve şiiri bu ve benzeri çemberlerden çekip alınmak gerekiyor.

Yirmidört yıl önce bir kapının sürgüsünü çekerken duran kalbin, yeniliğin, bir heyecan olduğu ne kadar açık. Özelliklede edebiyat, yeni olanın peşinde koşma hırsım kafasında bir ‘’fikr-i sabit’’ olarak taşımayanlara asla rengini vermeyen tuhaf bir macera, belki bir de bu yüzden çok nankör.


‘’Osman Çutsay’’

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.