Reklam Alanı

‘’İyisini Yapmak’’ Sorular Yol Gösterir


‘’Türkiye’de edebiyat yapılır’’ mı? Edebiyat yapma sözünün argoda küçültücü bir anlamı olduğu biliniyor. Burada bunun tümüyle dışında ve ciddi anlamıyla kullanıldığı, en başta, yeterince açık olmalı.

‘’Edebiyat’tan şiiri, romanı, öyküyü; bir de eleştiri ile denemeyi anlayacak olursak, bu soru nereye oturuyor? Elbet, bir işin, eylemin ‘’yapılır’’ olduğunu söylemek ya da böyle bir yanıtı akılda bulundurarak bunu sormak, iki anlamı birden birden içiyor: Bir, yapmaya değer olmayı; bir de, yapılabileceğini, hem de iyisinin yapılabileceğini.


Edebiyatın ‘’yapılmaya değer’’ olduğunu nasıl anlamalı? Edebiyat, baştaki açıklama ile söylenirse, önce şiir, roman, öykü; ondan sonra, eleştiri ile deneme neye yarar? Bu soru, pek aşırı bir yararcılık çağrışımı yapıyor. Biraz değiştirerek  sormalı: Edebiyatın işlevi nedir? Bunda da işlevselcilik vurgusu ağır basıyor. Öyleyse, çok daha ilkel bir soru daha az sakıncalı olacak belki de:

Nedir edebiyat?

Edebiyatı şiir, roman, öykü; daha sonra eleştiri ve deneme diye sınırlamanın yaratacağı soru işaretlerini bu kez konu dışında  bırakıp ‘’edebiyat nedir’’ sorusunu öbür iki soruyla, işlevi ve yararı ile birlikte düşünerek, bazı yanıtlara ulaşmak gerek. ‘’Yapılmaya değerlik’’, birincisi, bundan çıkacak.

İkincisi, ilkiyle de ilgili, edebiyat bir ihtiyaç olarak mı görünüyor ve kimin ihtiyacıdır? Burada daha önemli olan, nesnel bir ihtiyacın varlığıdır. İnsanların, daha doğrusu yığınların öznel ihtiyaçları, dışarıdan kolayca belirlenebiliyor.  Şöyle de söylenebilir: Yığınları ihtiyaçlarının neler olduğuna inandırmak, yarım yüzyılı aşalı çok oluyor, tekeller için çocuk oyuncağı. Yığınlarda ihtiyaç sanrıları yaratmak, birçok tırnak içinde ‘’bilim’’in ya da ‘’disiplin’’in ve bunlarla içli dışlı bir sanayinin temel sorunu ve uzmanlık alanı olmuş durumda. Nesnel ihtiyaç derken anlatmak istediğim, tekellerin ve egemen ideolojinin çok gelişkin araçlarla yığınlara kaktığı yanılsamaların dışında, yaşamak için vazgeçilmez olanlardır.  Edebiyatı böyle bir ‘’ihtiyaç’’ olarak görüyorum. Belki, bir parça, Kapital2in birinci cildinde insanı çarpan şu eşsiz güzellikteki dipnotta olduğu gibi:

‘’You take my life
When you do the means whereby I live’’

Shakespeare’den alınmış bu iki dizeyi nasıl Türkçeleştirebileceğimi bilmiyorum. Şöyle olabilir mi? ‘’Hayatımı elimden almış olursunuz/birlikte yaşadığım araçları alırsanız’’. Olmadı. Şöyle daha iyi galiba: ‘’Hayatımı alıyorsun/yaşadığım araçları elimden aldığında’’.

Yıllar önce, bir iktisat öğrencisi olarak Kapital’i okurken hayranlıkla takılıp kaldığım ve bir süre yere not ettiğim bu alıntıyı yaptığı bölümde Marx, makineleşmede, kimyasal süreçlerde ve öteki yöntemlerdeki gelişmelerle, modern sanayinin, yalnızca üretimin teknik temelinde değişmelere yol açmakla kalmayıp emekçinin işlevlerini de değiştirdiğini yazıyor. Emekçinin elinden çalışma aletlerinin,  dolayısıyla yaşama araçlarının alınışından söz ediyor.

Pek dağınık giden bu yazıyı biraz toparlamaya çalışmakta fayda var.

Herhangi bir açıklamaya girmeden söylenecek olursa, edebiyat ya da genel olarak, sanat, toplumsal bilincin ve insanın dünyayı pratik ve kültürel olarak kavrayışının bir ifadesidir. Edebiyatın farklı nitelikte bir bilgi edinme  süreci olma gibi bir yanı vardır. Bunu açıkça tekrarlamak gerek. Kim ne derse desin. Şaşırtıcı biçimde ‘’rafine’’ eleştirmen ya da sanat feylesofu olup çıkanlarla bir zamanlar kalabalığa kapılıp söylediklerinden şimdi utananlar, ‘’ne eskimiş düşünce’’ diye burun kıvırabilirler. Biraz daha incelik göstererek, ‘’pek klasik’’ bulabilirler.

Balzac’tan öğrendiklerinin ‘’dönemin bütün tarihçilerinden, iktisatçılarından, istatistikçilerinden öğrendiklerinden daha çok’’ olduğunu söyleyen  Engels’in sözleri hâlâ geçerlidir. Bu sözleri, çok aydınlatıcı bularak, olduğu gibi tekrarlamaktan hiç gocunmuyorum. Bu sözlerin yer aldığı cümlenin daha uzunca bir bölümünü aktarmak istiyorum. Engels 1888 yılının Nisan ayı başlarında Margaret Harkness adında sosyalist bir kadın yazara mektup yazıyor.  İngiliz yazarının o ısralarda çıkmış ‘’Kent Kızı’’ adlı romanı üzerine görüşlerini ve bu çerçevedeki gerçekçilik konusundaki bazı düşüncelerini anlatıyor. Balzac’ın ‘’İnsanlık Komedyası’’nda Fransız toplumunun olağanüstü gerçekçi bir tarihini verdiğini, burjuvazinin soylular karşısındaki yükselişini 1816’dan 1848’e kadar nerdeyse yıl yıl izleyerek anlattığını yazdıktan sonra şunları söylüyor: Roman kişilerini anlattığı ve  merkeze koyduğu resmin çevresine, Balzac, ‘’Fransız toplumunun eksiksiz bir tarihini yerleştirir; bu tarihten, ekonomik ayrıntılarda (örneğin, Devrim’den sonra gerçek ve özel mülkiyetin yeniden düzenlenişinde) bile, dönemin profesyonel tarihçi, iktisatçı ve istatistikçilerinin tümünden öğrendiklerimin daha fazlasını öğrendim’’.

Edebiyatın böyle bir işlevi vardır. Bunu yok saymak ya da o kadarına cesaret edemeyip  günü geçmiş ve yetersiz bularak geri plana itmek, açık ya da örtük biçimde, edebiyatı yoksullaştırmak demektir. Oysa, Türkiye’yi  ne kadar zengin bir gelecek bekliyor! Bu zenginliğe edebiyatın büyük katkısı  olacaktır. Bunun heyecanını ve özlemini duyanların hiçbir anlamda yoksulluğa tahammülü kalmamıştır.

Öte yandan, elbette, bilgi edinme ile de sınırlı değil edebiyatın işlevi. Sovyet estetikçi Kagan’ı izleyerek söylersek, iletişimsel, eğitsel,kültürel işlevlerinin yanı sıra bir haz verme işlevi de var. Üstelik, bunların bazılarını değil tümünü yerine getirdiğini düşünmek, daha doğru. Profesör Kagan, dilimize de çevrilen estetik kitabında, bunları oldukça güzel anlatıyor. Örneğin, sanatın haz verme işlevinden söz ederken, Lenin’in dinlemekten bıkmadığı Appassionata için söylediklerine değiniyor: ‘’Harika, insanüstü bir müzik! Belki de saf bir gurulanma, ama, hep içimden gururlanarak derim ki, görün işte, ne harika eserler yaratabiliyor insanlar!’’

Pek güzel! Ama Kagan söylenenin tümünü aktarmıyor. Beethoven’in üç görkemli piyano sonatından biri olan bu eser için (öbür ikisi, Ay Işığı ve Fırtına Sonatları) Lenin şunları da eklemiş; tam böyle değil, bir zamanlar Payel Yayınevince basılan Sanat ve Edebiyat Üstüne adlı bir kitap olacaktı, orada vardır, bendeki nüshası huzur ve güven ortamına kurban gitti,  o yüzden belleğimde kalanı yazıyorum: ‘’Ama bir bakıma da zararlı bunlar, insana bu dünyanın çirkinliğini unutturuyor, ‘’Bir politika ve eylem adamının   yorumu.  Üzerinde   çok düşünülecek ve çok yazılabilecek kadar ilginç. Appassionata’yı her gün dinleyen, kolayca sezebilir. Ara sıra dinleyen için biraz daha güç.

Sözü şuraya getiriyorum: Edebiyat, bütün sanatlar gibi, bir çoğalmadır. Üstelik bu, örneğin, tiyatro ve sinema gibi sanat eserinin topluca izlendiği sanatlardan olduğundan, daha şaşırtıcı bir çoğalmadır. Sözgelimi, tiyatroyu izleyen onlarca, yüzlerce kişi için bu çoğalmada, aynı anda, ortak duygulanmalarla, tepkilerle oluşan bir kolektif izleyiciliğin katkısı vardır. Oysa, bir şiiri ya da romanı koltuğunda, masasında, bir ağaç altında damda, şurda burada tek başına okuyan bir kişi olağanüstü bir çoğalma duygusunu yaşar. Edebiyatı çoklukta izlemenin yolları da bulunmuştur; ama genellikle yalnızlıkta okunan edebiyatın müthiş bir insanı çoğaltma gücünün  olduğunu herkes fark edebilir. Ancak, bu söylediğimin her edebiyat ürünü için geçerli olmadığını biliyorum. Sokakların kesişmelerini, balkonların ve duvarların sokağa vuran gölgelerini, onların oluşturduğu çizgilerin ve o çizgilerin kesişmesiyle ortaya çıkan  açıların art arda gelişini geveleyip duran bir roman, okumaya zorunlu ve dayanıklı olan için, az bulunan bir işkence aracıdır. Hepsi o kadar. Hiçbir şey anlatmadığını ileri süren bir yazıcının türünü, eleştirmenlik gibi bir mesleği olmadıkça, kim, neden okusun?

Bitirmeden. Ya ‘’Katharsis’’? Aristoteles’in  günümüze eksik ve bölük pörçük ulaşmış kitabı ‘’Poetika’’da ‘’Tragedyanın ödevi, uyandırdığı acıma ve korku duygularıyla ruhu turkulardan temizlemektir.’’ Diye açıkladığı katharsis. Sanatın, ya da bazı dallarının, buna benzer bir ‘’arındırma’’ işlevi yok mudur?

Demek şudur: unutulanları ve unutturulmak istenenleri, bir kez daha, bir kez daha, ne kadar gerekiyorsa o kadar, tekrarlayalım. Unutuşun havarileri hiç yeni  söz söylemiyorlar. Hiçbir yenilikleri yok. Kendileri kadar sınırlı üstadlarını ‘’nakletmek’’ten başka.

‘’Deliliğe Övgü’’ yazan Erasmus’u anlamanın yeridir, Nusret Hızır  çevirisinden aktarıyorum: ‘’Ama ben de ne deliyim ki, Khrysippos’la Didymos’un bütün ömürlerince yazdıklarından daha fazla cildi doldurmaya yetecek kadar çok şeyi burada boyuna anlatıyorum! Ben yalnız şuna dikkatinizi çekmek istiyorum: Madem ki bütün bu yüksek üstadlar korkmadan bu kadar çok küstahça aktarına ve açıklamada bulunmuştur, o halde ben (ancak zavallı bir teolog olan ) neden mümkün olan en büyük doğrulukla aktarma ve ad vermeme kabahatinden bağışlanmayayım’’.

Kuşku yok, edebiyat ‘’yapılmaya değer’’ bir iştir; ona muhtaç olanlar var. Peki, Türkiye’de ‘’yapılabilir ‘’midir? Yapılabilirliği, ilkin, bu ihtiyaçtan doğuyor.ikincisi, Türkiye’nin, iş bulup çalışanlara ve iş bulamayıp çalışmayanlara, çocuklarının sorumluluğunu duyan ana babalara, gençlere, ölümü yakınında düşünmeyen yaşlılara, hiç değilse bütün bunlar içinde düş kurma yeteneğini koruyanlara, heyecan veren bir geleceği ve o geleceğin tohumlarını  taşıyan bugünü var. Orada zengin bir edebiyatın hayat kaynağı duruyor. Acılar, sevinçler, umutlar, düş kırıklıkları, döneklikler, direnişler, yiğitlikler. Yüzlerce yılın, birkaç on yılın ve üç-beş yılın biriktirdikleri. Zenginlik, sefalet, sömürü, mücadele, yenilgi, savaş, barış. Aşklar.Dostluklar. İhanetler.

Türkiye’de bunlar yaşandı. Yaşanıyor. Belli bir durağanlığa oturup hımbıllaşmış ve artık birçok sanat ürünü çıkarılıp alındığında geriye bir şey kalmayan dil  oyunlarına dönüştürmüş ‘’çok gelişmiş Batı’da da, her yana damgasını vuran maddi ve manevi yoksunluğun ağır etkisindeki ‘’en az gelişmişler’’de de görülmeyen bir yoğunluk ve zenginlikte yaşanıyor.

Yaşananı tekrarlamak değil, yaşananı yeniden yaratmak ve insanlığın kültür birikimine armağan etmek için var olacak bir edebiyat. Kendisini bekleyen okura/izleyiciye ulaşacak, beklemeyenleri bulacak, tümünün niteliğini ve niceliğini geliştirecek bir edebiyat. Bunun yapılabilirliği vardır Türkiye’de.

‘’İyisini yapma’’ya gelince. Bu kaygıları öne alan, iyi olmaya da güçlü olarak aday demektir. Başka bir deyişle, gerek koşulu yerine getirmiş; yeter koşulun ardına düşmüştür. Arayan, bulur.

Ama, nerede arayacağını  bilmek kaydıyla. Bu yer, kesinlikle, uluslar arası tanınmışlıkta ya da dünya çapında isim çıkarma sevdasında değildir.  Türkiye’de, aşağı yukarı10 yıldır, inanılması zor bir aşağılık duygusu yerleşti. Daha doğrusu, burjuvazi ile müttefiklerinden bütün ülkeye yayıldı.kendi açılarından, pek de haksız sayılmazlar. Ama Türkiye’nin emekçi insanları, Türkiye’nin güzel geleceğini düşleyip ona yönelenler, neden hak etmiş olsunlar ki bunu? Onlar çalışıp çabalayarak, her türlü sefilliğe bulunarak , ama bunların karşısında umuduve öfkeyi ve engin düş güçlerini canlı tutmaya uğraşarak yaşayıp duruyorlar. Onlara şırınga edilen aşağılık duygusunu söküp atmak ciddi bir ‘’görev’’ durumundadır.

Kendi halkına beğendiremediği politikaları Batı dünyasının ardı arkası kesilmeyen alkışlarını reklam ederek savunmaya kalkanlara, sözgelimi, Sovyet edebiyatının kısırlığını uzun süredir ‘’dünya çapında’’ isim çıkaramamış olmakla kanıtlamaya çalışanlar arasında ne fark  var? Diyelim, bir Şolohov, ‘’dünya çapında’’ tanındığı için mi önemli büyük bir yaar oldu? Onca yıldır, sevdiğimiz sevmediğimiz yanlarıyla, tanıyıp bildiğimiz Yaşar Kemal, tanrının ve insanların yapılarıyla insanların kendilerini havaya uçuran bir maddeyi bulduğu için vicdanını temizlemek istediği söylenen bir mucitin adına konmuş uluslar arası ödülü alırsa, edebiyatımız ve bu yazarımız neyi kanıtlamış olacak?

Edebiyatımızın hiçbir uluslar arası ödüle ihtiyacı yok. Dünya çapında sanatçı eksiğimiz de yok. Ama, ne dediğini ne yaptığını bilen, okuruna ulaşan ve onu değiştirip çoğaltan, kanlı canlı bir edebiyata muhtacız. Bunun nesnel koşulları var, büyük ölçüde. Geleneğimiz de öyle pek umut kırıcı değil. Bulunmaz bir birikim yok belki; ama, kurak bir geçmişin çaresizliğinden geldiğimizi de kimse söylemez. Yapılabilir olan ve yapılabilir olanın iyisi buradadır, çalkalanıp duran kendi  ülkemizde, kırılmakla tükenmeyen kendi insanımızdadır.  Ölçütler oradadır, başarı göstergeleri oradan gelecektir.

İçine kapanmak değil bu. Hayır. Sadece, dejenarasyona karşı koymak. Edebiyatta dünyaya açılmak, bir dil sorunudur. Daha önemlisi, onun da içinde olduğu, bir örgütlenme sorunudur. O da önemlidir ve yapılır. Ama ölçüt olmaz. Ölçüt buradadır. Ülkemizde ne yapabildiğimizdedir.


‘’Mesut Odman’’

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.