Reklam Alanı

Yer Demir Gök Bakır


Yer Demir Gök Bakır 
Kar Yolları Kesti

     Dur durak tanımaz düş gücü, işlek dili, destansı havaları, coşkulu betimlemeleriyle birkaç düzlemde gelişen, uzun sayfalar boyu okuru kıskıvrak sarıveren ırmak romanlarıyla, yıllardır çağdaş Türk edebiyatı dendiğinde akla gelen ilk yazar sayılan Yaşar Kemal’i görüntü diline dökmek oldukça zor bir iş. En iyi yaşar Kemal okuyucularından biri olan Zülfü Livaneli, ilk yönetmenlik  denemesinde hiç de kolay olmayan böylesine zorlu bir işe girişiyor.



     Ortalık kar içindeydi. Kar dereleri teperleri silme doldurmuştu. Dünya yalnız bir aklıktı. Bu aklığın üstünde en küçük bir leke bile yoktu. Bir kuş bir sinek lekesi bile yoktu. Gökyüzü de apaktı, diye başlayan Yaşar Kemal’in ünlü ‘’Dağın Öte Yüzü’’üçlemesinin ara durağı Yer Demir Gök Bakır’dan, sinemamız için süper diyebileceğimiz olanaklarla sesli çekilerek beyaz perdeye  uyarlanmış Zülfü Livaneli’nin ilk filmi de böyle kar tipi içinde başlıyor. Ve öyle de sürüyor.

     Livaneli, Yaşar Kemal’in coşkun anlatımını ve atmosferini perdede anlatımını ve atmosferini perdede kurmaya soyunduğu ilk yönetmenlik deneyiminde, öncelikle senaryodan kaynaklanan yanlışların tuzağına düşmekten kurtulamıyor.  Kimi konuşmaların tekrarlandığı, tam bir doğallığa erişemeyen film genelde mesajını iletemeyen bir ‘’ üslup karmaşa ve kargaşası’’ içinde, bir türlü toparlanıp etkileyici bir ritim tutturamıyor. Art arda geçirilmiş güzel fotoğraflar, yönetmenin deyişiyle ‘’yerel renklerden, süslerden arındırılmış, karlarla kaplı bir dünyada geçen kış masalı’’ olmasına yetmiyor filmin. Çünkü baştan sona havada kalan üslupsuzluk egemen  Yer Demir Gök Bakır’a. Zorlu kış koşullarındaki, ağaya ödenmeyen borçların daha bir yoksul kıldığı köylü betimlemeleriyle açılan, gerginliğin, tedirginliğin bir türlü tam anlamıyla yansıtılamadığı bir bekleyişle süren film, köylünün içlerinden Taşbaş’ı (Rutkay Aziz) kendilerine çıkış yolu gösterecek bir ermiş mertebesine yükselttikleri, inanca ve kutsala sığınma düzleme sıçrıyor masalsı bir gerçeklik  havasında.  Kınalı kekliğiyle, zorla, istemi dışında ermişliğe yükseltilen, mitosa dönüşen Taşbaş’la, çevresindeki şematik sayılabilecek tiplemelerin ilişkileriyle yaratılan ‘’mitosa sığınma’’ öyküsünü üstüne yıkılıyor film  giderek bütünüyle.

     Ve ikili oynayan, çıkarcı Muhtar’ın (Yavuzer Çetinkaya) başını çektiği ‘’komik’’ öğesi kimi yerde öne çıkıyor denetimsiz bırakılmışçasına. Masal gerçekliği neşeli bir boyuta bürünüyor, gülmeceye yöneliyor. Filmde uygulanmış olan çalışma çeşitli düzeylerde gelişiyor. Sömürülen köylünün, bir türlü gelmeyen Godot gibi, ağayı bekleyişinden gittikçe söylenceye dönüşen kutsal kavram, inanç ve kişilere bel bağlaması, yaratıları bir mitosa sığınması düzlemine kaydırılması, filmdeki belirgin senaryo zaaflarından ve yönetim boşluğundan ötürü gerektiği gibi çözümlenemiyor. 

     Karlı puslu atmosferi veren çok başarılı görüntüleriyle etkileyici olan film, çevre ve mekan üstünde araştırmasıyla da göz dolduruyor ve olay yaratmakta ve bunları uyumlu bir sinemasal bütünlüğün potasında kaynaştırmakta yaya kalıyor. Seyirciyle bir diyalog kuran görüntüler, film ve olay örgüsü değil çoğu kez. Sinemasal ‘’evrensel bir mitos’’ kurma girişimi ve ‘’anlatılmak istenen’’, yeterli inandırıcılığa ve etkileyiciliğe ulaşamayarak biraz havada kalıyor. Destansı bir coşku ve ritme ancak kimi sekanslarda rastlıyoruz. Giderek kar ve karanlığın ağır bastığı tekdüze,  bir çizgide seyretmekten pek sıyrılamayan filmin kimi iddialı kalabalık  sahnelerinde müsamereye bile dönüştüğü,  konuşmaların açık seçik anlaşılmadığı, ilk filmini çeken bir yönetmenin  mizansen ‘’zaafları’’ bol bol yansıttığı, oyuncu yönetiminin bir hayli başıboş bırakılmış olduğu bile ileri sürülebilir. Başlı başına çok başarılı görüntülerden oluşan planlar, bütünün yapısına eklenen taşlar gibi yerine  cuk oturmuyor. Gerek sinemalaştırmadaki kusurları, bütünlükten yoksun, ağır sinema anlatımı, gerekse gülmecenin  de işe karışmasıyla ortaya çıkan ‘’kar-bulanık’’ üslup karmaşası, herkesin ziyarete ve şifa istemeye kapısına vardığı, sonra da ihbar edilip tutuklanan Taşbaş’ın öyküsünü aktaran, doyurucu bir tempoya ulaşamamış bir filme dönüştürüyor Yer Demir Gök Bakır’ı. Tabii bu finalde kelepçelenip götürülürken kaybolan Taşbaş’ın bilinmeyen bir dağın doruklarında yaşayan ölümsüz kırklara karıştığına inanıp inanmaması seyircinin bileceği bir iştir. 

      Zülfü Livaneli’nin seneryo, yönetim, müzik ve kısmen  kurguyu üstlendiği  bu ilk yönetmenlik denemesinden akılda kalan birinci sınıf ışıklandırma ve görüntü çalışması oluyor sonuçta. ‘’Yerleşmiş film anlayışının dışında bir üslup denemeye uğraşacağım’’ diyerek yola çıkan yönetmenin  çabası, belirgin bir üslupta kararlılık sağlamayan genel bir bulanıklıkta tıkanırken ‘’yumuşak bir hareketlilik akışı’’ içinde gitmeyen film, art arda getirilmiş güzel fotoğraflardan öteye seyirciyi derinlemesine çekip sarmalamıyor. Mühir Özkul’un son anda vazgeçmesiyle prodüksiyon amiri Alman Peter Schulze’ye kalan köyün delisi vurgun Ahmet rolü, anlatımı aksatan açma-kapama’lı ‘’demode’’ geçişler. Breuggel resimlerini aşırı çağrıştıracak biçimde düzenlenmiş çerçeveler vb.  gibi hiç ‘’gitmeyen’’ ufak tefek kusurlar kadı kızında da olur diyorsanız mesele yok. Yaşar Kemal’in evrensel motiflerini beyaz perdeye ‘’sanat Türk’ten teknik Alman’dan’’ tarafından aktarmak amacıyla gerçekleştirilen film, genelde ritim ve bütünlükten  yoksun ama görüntü ve ses çalışmasının da tümüyle sinemamızda pek rastlanmayan cinsten, olağanüstü olduğunu belirtmek gerekir. 15 kişilik alman teknik ekibin Erzincan’ın Pınarlıkaya köyüne  taşıdığı gelişmiş sinema teknolojisinin ve R.W. Fassbinder’lerin görüntü yönetmeni Jürgen Jürgens’in filme olan katkısının da  altı çizilmeli. Gerçekten kimi zaman ‘’bir kar operası’’ nitelemesini hak edecek görüntülerle uyum içinde giden müziğin kaynaşmasıyla, sinemamızda pek rastlanmayan, olağanüstü plastik bir düzey tutturuyor Yer Demir Gök Bakır. Wim Wenders ve  Alman TV’si WDR’nin ortak  yapımcılığında, zorlu koşullar altında çekilmiş filmin artı hanesine yazılacaklar arasında, görüntülerin kalitesinin ardından, ‘’kasket, bıyık, nakış, kilim’’ vb. bayat folklorizm saplantılarından uzak yaklaşımı, kimi sahnelerde öne geçmesine karşın genelde etkileyici ve başarılı müzik ve genel bir estetik düzenin egemen  olduğu dekor-kostüm çalışması sayılabilir. Yönetim ‘’boşluğuna’’ bazı şeylerin havada kalmasına karşın Yer Demir Gök Bakır özetle sinemamızda alışılmamış bir görsel düzeyi örnekliyor.  Bir takım özel efektler, masklar, sanat yönetimi ve çevre-mekan  kullanımı da bu düzetin tutturulmasında öne çıkıyor. Filmin oyuncu kadrosu içinde dikkati çeken Rutkay Aziz, Serap Aksoy ve Gürel Yontan gibi yeni yüzler sinemamız için kuşkusuz bir kazanç. Ama filmdeki oyunculuk ve oyuncu yönetimi içinse olumlu konuşmak da pek olası değil. Rutkay aziz anlaşılmayan diksiyonunu yine de örtbas ediveren ‘’karizmayla’’ işi götürürken  yılların tiyatro oyuncusu Macide Tanır ustalığını kanıtlıyor, çıkarcı Muhtar  rolündeki Yavuzer Çetinkaya yorumuyla seyirciye gülmece davetiyeleri çıkarıyor. Profesyonel oyuncuların dışındaki  yöre köylülerininse kullanıldıkları kalabalık sahnelerde, kenardan verilen komutlara uygun adım itaat etmekten öteye bir ‘’artistik’’ iddiaları zaten yok. Yaşamın ve doğanın güçlüklerinden kendi yarattıkları  mitosa sığınan, ‘’kutsal sığınağını’’ arayan insancıkların öyküsünü görüntüleyen  Yer Demir Gök Bakır, geniş soluklu, unutulmaz bir baş yapıt değil ama sinemamızda, ender rastlanan türden özenle hazırlanmış, ölçülü bir egzotizmi çok başarılı görüntülerle peş peşe dizen, değişik bir ‘’ilk film’’ Yer Demir Gök Bakır’ı izledikten sonra şu yargıya varabilirsiniz :  Sinema dilini, öğrenmekte olan besteci, yorumcu, yazar ve yönetmen Zülfü Livaneli’nin, sinemasını kabul ettirebileceği yeni filmlerini beklemek gerek.


Sungu ÇAPAN 
Blogger tarafından desteklenmektedir.