Reklam Alanı

Yaşamın Yaratıcısı; Kadın

        Cemre, birçok Ortadoğu ülkesinde havaya, suya ve toprağa düştüğüne inanılarak, ilkbaharın haberini veren ‘’kor ateş’’ anlamında kullanılan bir inanıştır. 6-7 Mart tarihlerinde son cemrenin de toprağa düşmesiyle, doğa kış uykusundan uyanışını ilk kıpırtılarını yaşar, 21 Mart Newroz’da  ‘‘ilkbaharın başlangıcında’’ yakılacak ateşlerin, topraktan fışkıracak çiğdemlerin, kengerlerin, nevruzların muştusu böylece verilmiş olur. Bir bakıma yeniden doğuşun son hazırlıkları yaşanmaya başlanır.


       Yaşamı yeniden yaratacak ve bir nevi onun özsuyunu oluşturacak ateşin, yangına evrilecek kor haline ve onun da yaşam ateşini harlaması gibi kadınlar da 8 Mart’la yüreklerindeki ateşi harlamaya, yaşamdaki belirleyici rolünü yeniden hatırlamaya başladı. Kadın yüreğinde kabuk bağlayan, altında nice cevherlerin yer aldığı, yüce duygularının yarasını söküp attı, yıllardır sürdürdüğü kış uykusundan uyandı, tarihte unuttuğu rolüne yeniden  kavuştu. Böylece hem yaşam hem de onun yaratıcısı kadın, aynı günlerde yeniden doğuşunu yaşamaya başladı.

      Kadının tarihsel bilincinin gün yüzüne kavuştuğu, bunun için ilk kıvılcımın çakıldığı gün olarak gösterilen ve  bir başkaldırı olan 8 Mart’a gelmesi binlerce yıl öncesinde yaşadıklarına dayanıyor.
İlk önce kadının ilk ve son kez olmak üzere toplumda üstün konumda olduğu anaerkil dönem yaşanıyor.

      Geçmişi birkaç milyon yıla dayanan anaerkil dönemde, kadının, ilk insan toplulukları olan klan ve kabilelerde üretimi sağlamasında etkin rolünün yanı sıra soyun devamının kadından olduğuna inanılması bu topluluklarda bir çeşit inisiyatif kazanmasında  ana etken oldu. Aynı zamanda bu dönem kadına tanrıçalığı atfederken; bereketi ve bolluğu simgeleyen tanrıçalar ortaya çıktı.

        İlk doğal iş bölümünün de cinsiyete dayalı olarak geliştiği bu dönemde;kadın daha çok üretim sağlayıp, çocukların bakımını üstlenirken, erkek avcılıkla uğraştı. Ancak zamanla madenlerin bulunup işlenmeye başlaması ve zanaatkarlığın gelişmesiyle erkek üretimde yavaş yavaş daha fazla söz sahibi olmaya başladı. Erkeğin avcılıktan sonra farklı iş alanlarıyla da uğraşması, kadının rolünün sınırlanmasına yol açtı. Kadın bu süreçten sonra evin içinde hapsolmaya  ve çocuklarının bakımıyla uğraşmaya başladı. Daha sonra gelişen süreçte erkek ve kadın arasında süren mücadele sonunda toplumdaki roller değişti ve günümüze kadar süren ataerkil düzen hakim sürdü. Toprağa ve hayvanlara sahip olan erkeğin elinde birikmeye başlayan servet sonunda köleci anlayışın doğmasına bu da kadının köleleşmesini doğurdu. Kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olmayan kadın erkeğin malı haline dönüştü.

      İlk medeniyetlerden biri olan ve demokrasinin  ilk uygulandığı yer olan Yunanistan’da da kadına aynı rol biçilmiş, insan olarak bile değer görmez olmuştu. Özgür olan erkekler yuttaş sayılırken,  köleler gibi kadın da yurttaş değildi. Uygarlığa geçişte her şeyin dışında bırakılan kadın, tarihin ön açıcı filozofları, bilim adamları tarafından bir lanetleniş yaşıyordu. Platon tanrıya kendine yaptığı sekiz iyilik için teşekkür ederken bunlardan biri de; tanrının kendisini  kadın olarak değil de, erkek olarak doğurulmasına yapılan  teşekkürdü. Yahudi erkeklerin duaları da ‘’beni bir kadın olarak yaratmayan efendimiz’’ diye başlıyordu.

      Köleci üretim tarzının, gelişmenin önünü tıkamaya başlamasıyla feodal düzen hakim olmaya başladı. Köle sahiplerinin yerini  toprak sahipleri, kölelerin yerini de serfler aldı. Bu dönemde temel üretim aracı topraktı.

     Dinin etkin olduğu bu dönemde kadın kendine güvensiz, silik, ezik, kaderine boyun eğen ve kendi durumunu doğal gören bir hal almış, kadının toplumdaki yeri düşürülmüştü. ‘’Kadın erkeğin yarasıdır’’ ya da ‘’şeytan kadında gizlidir’’ gibi sözler  de kadının cadı ve büyücü olarak lanetlenişi gerçekleşmiş ve birçok yerde bu lanetle yakılmıştı.

     Erkek kadına istediği gibi davranır, cezalandırabilir, başkasına  verebilir veya satabilirdi.  Kocası öldüğünde  dul kalan kadın bir efendi bulmak durumundaydı ya da 7 yaşını doldurmuş erkek çocuğu varsa, çocuk kendisini reşit ilan edip  annesinin varisi olabilirdi. Ancak her şekilde bir erkeğe bağlı kalmak durumundaydı.  Özellikle toplumun alt katmanını etkileyen yoksulluk, bu dönemde fahişeliğin artmasına yol açtı.

      Düşünmeyen, erkeğe bağlı kalarak yetişerek süs konumuna gelen egemen sınıf kadını da iyi bir eş olmak üzere yetiştiriliyordu.  Başlık parası da bu dönemde ortaya çıkmış ve erkeğin kadını satın alması başlamıştı.

     Bu dönemde  kadın aynı zamanda siyasi bir araç olarak da kullanılıyordu. İki devlet arasında süren savaş karşılıklı kız alıp vermeyle ancak sonlanıyordu.

     Sanayi devriminin gelişmesiyle kadın içinde bulunduğu kafesten azadını yaşamıştı. Kadın kapitalizmin gelişmesiyle edebiyatta, sanatta keşfedilmiş,  basın yayın yoluyla toplumsal bir kullanım aracı konumuna gelmişti. Kapitalizmde o ana kadar kullanılmayan kadın emeği ucuz ve uysal bir iş gücü olarak kullanılmıştı.

      Kadın burjuva toplumda da farklı bir konuma ulaşmadı ve politik çıkar ilişkilerinde kullanıldı, uluslar arası tekellerin oluşturulmasında kadın kullanılarak gerçekleştirilen evlilikler geçmişte savaşı sonlandırmak için yapılan evlilikleri hatırlatmıyor mu?

      Kapitalizm ilerledikçe bir et ve kemik yığını olmaya başlayan kadının, medyada deterjan, tencere ve yağ reklamlarında kullanılarak her türlü tüketim aracının pazarlanmasında, vücudu alabildiğine kullanılmaya başlandı. Mutfak ve ev işlerinde kadına direk seslenilerek bir bakıma kadının evdeki rolü meşrulaştırılmış, erkeğe ise aile de hayati kararların alınmasında seslenilerek erkek patriyarkisi bilinçaltına yerleştirildi.

      Ancak aynı zamanda kapitalizm kadını, toplumsal üretim faaliyetlerine çekerek, erkekten kopuşunu sağlamıştı.ekonomik bağımsızlığını kazanmaya başlayan kadın erkeğe bağımlı olmaktan kurtulmuş, kendi başına yaşamına yön vereceğini görmüştür.

      Bir diğer ifadeyle kapitalizm, kadın sorununun maddi temelini oluşturarak, kadının ezilmişliğinin sorun olarak kendini dayatmasının temelini oluşturdu. Kadının ezilmişliği ve sömürülmesi, özel mülkiyet haline gelmesi, sınıflaşma ile birlikte gelişmesi, kadın cinsinin köleliği, kadın sorununu toplumsal  sorunların bir parçası durumuna getirdi.

      17. yy.ın ortalarında İngiliz ve 18. yy.ın Fransız devrimleriyle köylü ve işçi kadınlar ilk defa kitlesel olarak tarih sahnesine çıktı.  Fransız devriminde kadınlar da yaşamsal düzeyde rol aldılar. Fransız burjuva devrimi  burjuva kadınları uyandırmış ve feminist hareket doğmuştu.  Feminist hareketin yaratıcılarından Olympe De Govges, o yıllarda yayımlanan insan hakları beyannamesine karşılık ‘’kadın hakları beyannamesi’’ yayımladı. Kadınlar özgür doğar ve erkekle eşit haklara sahip olur ilkesi ile kaleme alınan beyanname de kadının eşitlik talebi dile getiriliyordu.

      Başlangıçta feodal ilişkinin yıkılıp, yerine yeni ilişki tarzının yerleştirilmesi ve kadının kimlik arayışı biçiminde gerçekleşen bu feminist hareket daha sonra burjuvazinin çıkarlarına hizmet etmeye başladı ve amacından saparak erkek düşmanlığına dönüştü.

      19.yy.da sanayinin gelişerek kadını dışarı çıkarması gerçekleşti ancak kadın 15-16 saatle karlar için düşük ücretle çalıştırılmaya başlandı. 8 Mart 1857 yılında da Amerika’da 15 saatlik çalışma saatine ve eşit olmayan ücrete isyan eden tekstil işçileri daha iyi aşam koşulları için, demokratik ve ekonomik haklar için greve gittiler.  Grev sırasında çıkan yangınlarda birçok kadın ölerek, isyan haykırışları bedenlerde birer meşaleye dönüştü, kadının karanlıktan kurtuluşunda ilk ateşi yaktılar. Bir çok kadının öldüğü olaylar sonucunda  binlerce kadın da tutuklandı. Ancak günümüze bir isyan çığlığı olarak yankısını gösteren bu eylem, kadının ilk felsefi direniş  sembolü olarak toplumda yerini aldı. 1910 yılındaki 2.Kadın Enternasyonel’inde Alman delege Clara Zetkin’nin çalışmalarıyla 8 Mart ‘’Uluslar arası Dünya Emekçi Kadınlar Günü’’ ilan edildi.

      Günümüzde de duyulan bu isyanın haykırışları tüm kadınlar için örnek ve öncü niteliği taşıyor.
Bugün altı milyon kız çocuğunun işçi olarak çalıştırıldığı dünyamızda bir milyonun üzerinde çocuk da seks endüstrisinde kullanılıyor.  Erkeklerle eşit haklara sahip olmayan kadın hala, ücretlerde erkeklerin yarısını alıyor. Ev içi şiddetin yoğun olarak yaşandığı dünyamızda, savaşlarda tecavüz de bir silah olarak kullanılıyor. İnsan haklarının ve temel özgürlüklerin ihlal edilişi anlamına gelen şiddet, kadına yönelerek yaygınlığını sürdürüyor.

       Ülkemizde %65-70 oranında yaşanan şiddetin %50’sinin kadınlara yönelik olduğu tespit edilmiş. Aynı zamanda aile içinde namus cinayeti, dayak, cinsel taciz, tecavüz oldukça yaygın.
Bir taraftan genç kızların Batman özelinde yoğunlaşan intihar oranları artış gösterirken öbür taraftan analar, toplumda kaybettiği toplumsal rolüne yeniden kavuşarak, muhaliflik misyonunu üstleniyor  ve yaşamda ve politikada söz sahibi olmak için çalışıyor.

       Yüzyılların baskısını içselleştirmiş kadın, köleliği bilinçaltına yerleştirmiş kendi özüne ve özgücüne yabancılaşmayı yaşamaktadır. Değer olma bilinci kadında yok edilmiştir. Onun içindir ki iyi olan, güzel olan hiçbir şeyi kendisine layık görmemiş,  eksik etek olmayı kabullenmiş, sofradaki yerinin öküzden sonra gelmesine alışmıştır.

       Bugün tüm dünyada kadın, yeniden uyanışın sinyallerini veriyor. En son 2000 dünya kadın yürüyüşü ile tüm dünyada yoksulluk ve şiddete karşı evrensel talepleri çerçevesinde bir araya gelen kadınlar, sloganlarında, haykırışlarında, halaylarında, yeniden doğumu yaşadı. El ele tutuşarak birbirlerinin duydukları nabız gök gürültüleri ile bir araya gelerek karanlığı yırtan bir anda ortalığı aydınlatan bir şimşeğe dönüştü.

       Yaşamda şimdiye kadar kendini ifade edememiş ve söz hakkı tanımamış kadın bu suskunluğunu başörtülerinin kenarlarına işlediği oyalarda, dokuduğu kilimlerle, söylediği ağıtlarda, halaylarda çektiği tilililerde, kurguladığı masallarda bozdu; hayallerini, özlemlerini, sevdasını bu eylemlerinde yalnızca kendisinin yaratılıcılığını kullanarak haykırdı.

        Bugün artık kadınlar bir araya gelerek yüzyılların sessizliğini bozmak, masallarda, efsanelerde kurguladığı dünyayı yaşama geçirmek için; analar başlarındaki kırmızı bantlarında tutuklu evlatlarına destek ararken, ellerinde beyaz tülbentleriyle barışı haykırırken yada genç kızların giydikleri rengarenk elbiseleriyle kendi renklerini yaşama katarak seslerini yükseltiyorlar, halaya durup tilili çekiyorlar. Kadınların tililileri duymak için kulaklarınızı açmanız  yeterli .  ve  yavaşça dokunun kadınların ellerine,dokunun ve nabızlarında akan gök gürültüsünü duyun. İyi duyun çünkü  bu ses günümüzde  kadının yüreğinde  gizlediği güzellikleri ortaya çıkararak tüm evrene yaymaya hazırlanıyor.


Aysu Eren
Blogger tarafından desteklenmektedir.