Reklam Alanı

Vedat Türkali’nin Sinema ve Yılmaz Güney'le Tanışması

        
Gerçek adıyla Abdülkadir  Pirhasan… Romanların Vedat Türkali’si… Sinema dünyasının ‘’hoca’’sı... Halkın gözünce ise çok kimlikli, tek kişilikli bir adam…

       Vedat Türkali, Türkiye sinemasında oldukça önemli bir yere sahiptir. Döneminde sendikaların yarattığı sınıfsal bilinçle birlikte toplumsal gerçekliğin çoğalmasında önemli bir rol oynamıştır. O bu mücadeleyi filmleriyle yapmıştır. Onun filmleri, Türkiye’de sinema alanında toplumsal gerçekliğin yaygınlık kazanmasında önemli bir işlev görmüştür. 1960’lardan sonra Yılmaz Güney gibi yönetmenler toplumsal gerçekçi içerikli pek çok film çekmişler. Ömer Lutfi Akad,, Vedat Türkali, Duygu Sarıoğlu, Metin Erksan gibi yönetmenlerin açtığı toplumsal gerçekçi film yaratımı yolu, arzu edinen seviyede olmasa da, Türkiye sinemasında örneklerini sürdürmüştür.


      Vedat Türkali, çocukluğundaki en büyük eğlencesinin sessiz sinemalar olduğunu söyler. O zamanlarda (1920’ler), herkesin temel sosyal etkinliği sinemalara gitmektir. Kışlık ve yazlık olarak ayrılan bu  salonlarda ilk olarak insanlar sessiz sinemalarla yeni bir dünyaya perdesini aralar. Türkali sinemayla tanışmasını şöyle dile getirir:
Aslında biz sinema kuşağı sayılırız. Yani bizim daha çocukluğumuzda sinema yeni başlamıştı ve sessiz sinemayı yaşadık biz. Bizi İlkokul’dayken sinemaya götürürlerdi, eğlencemiz de oydu yani. Sinema bende tutku haline gelmeye başladı. En önemli ve bize en yakın eğlence aracıydı. Üniversitedeyken Beyazıt’ta bulunan üç dört sinemaya giderdik. Beyoğlu sinemaları pahalıydı. Orada iki film birden gösterirlerdi, bazen de üç film. Orada en yakın arkadaşım – o da Türkoloji‟de okuyordu – romancı Yusuf Atılgan’dı. Kafadardık. Sinemanın bütün kişilerini tanırdı o. Önemli filmleri örneğin Charlie Chaplin‟in filmlerini, İstanbul’un çeşitli sinemalarına gider orada takip ederdik. Film yapmayı da hayal ederdik Yusuf’la. Yusuf çok yakışıklıydı,  James Stewart’a benzetirlerdi. Onu da oyuncu yapacaktık; çocukluk, delikanlılık hayalleri. Üniversite bitti, öğretmen oldum, tutuklandım.”

        Edebiyat okuduğu ve Öğretmenlik yaptığı zamanalrda çocukluk heyecanı olan sinemaya olan tutkusu sürekli devam eder. Çoğu kişinin film üretim ortamında yöneldiği sinema dünyasına Türkali, cezaevi koşullarında yönelir. Çünkü orda Nijat Özön’ün sinema notları onu beklemektedir.  “… o sinema üzerine ciddi araştırma yapan bir adamdı. Sadece bir gençlik heyecanı değil; sinema tarihi, montaj, dekupaj; filme ait ne bilgi varsa onları not ediyordu, özetler çıkarıyor, kitap hazırlıyordu. Elime ilk defa onun notları geçti ve ondan yararlandım. İlk defa dekupajlı bir senaryo orada gördüm ben.”  Nijat Özön cezaevinden, Vedat Türkali‟den daha erken çıkıyor çünkü Vedat Türkali, siyasi çalışmaları askeri okulda öğretmenken yapmıştır. Bu nedenle suçu daha ağırdır. 7 senelik  cezaevi hayatından sonra memuriyeti elinden alınmıştır. Ve amme haklarından yararlanamaz hale gelmiştir.
      Yılmaz Güney’le Tanışması
      Mahpustan çıkınca, sinemanın yapısı, tarihi, dekupaj, montaj gibi konuları artık biliyordu. Ama büyün bunlar sinemaya girmesi için yetersizdi. Sinemada çok ağır bir sansür mekanizması vardır. Asker kökenli olan Vedat Türkali gibi bir komünistin bu alande yer edinmesi imkansız gibiydi. Öncelikle yayınevi işine girer Rıfaz Ilgaz ile birlikte. Türkali şöyle anlatır:
      ‘’ O dönemde evvela kitapçılığa başladım, iflas ettim. Üç kitap bastık, sermayeyi bitirdik ve 8-10 milyar borçla ortada kaldım. O zaman “Kendin İnsanlık İçin Feda Edenler” diye bir kitap yazmaya başladım; İlk defa uçaktan atlayan, paraşüt deneyen insanlar gibi... O zaman Yapı Kredi‟de “Doğan Çocuk” vardı. Oraya satıp, birkaç para alacaktık güya. O arada ben yayınevindeyken bana gelen bir çocukla karşılaştım. Yılmaz Pütün, yani Yılmaz Güney... Onunla çok kaynaştık. Benim sinema bilgim onu bayağı büyüledi. Onunla oturdum bir senaryo çalışması yaptım. O Atıf Yılmaz‟ın ikinci asistanıydı. Yeşilçam‟la ilişkim böyle başladı.’’
        Güney ve Türkali, aynı olmayan arayışlar içerisindeyken birbirlerini bulurlar. Biri politik arayış içerisindeyken diğeri kimliğiyle yaşamda var olabilme, üretebilme arayışlarındadır.
 “Yılmaz Güney, 1958’de komünist partisini bulmak için Adana’dan İstanbul’a geldiğini söylüyor. O sıra  51 Tevkifatı  olmuş, hiç komünist yok ortada. Ankara’da dolaşır, yok kimse. İstanbul’a gelir yine yok kimse. Herkes içerde ya da dışarıda. Dışarıdan kastım yurtdışında. 1958‟den sonra 1960 öncesi, Vedat Türkali’yi bırakırlar. Güney, ilk gider onu bulur. Aslında Yılmaz Güney Adana’da birkaç komünist görmüştür. …Sonra İstanbul’a geldiğinde ilk Vedat Türkali‟yi öğrenir. Cağaloğlu’nda kitapçılık yapmayı düşünüyor o zaman Vedat Türkali. Sonra da götürüyor hemen Atıf yılmaz ile tanıştırıyor. Vedat Türkali o yüzden, Yılmaz Güney bu yolu bana açtı.’’ der.  

         Yılmaz Güney’in açtığı bu yol, Türkali’nin bütün yaşamını belirlemekle kalmaz, Türkiye sinemasına da büyük bir senarist ve  ‘’akıl hocası‟ kazandırır. 
Blogger tarafından desteklenmektedir.