Reklam Alanı

Turna Ruhlum



Ne de güzel çizmişti portresini Otuz Üçlerin kardeleni şair:

‘’Ayak bileğinden bir dizi boncuk
Sol omzunda nazarlık
Dağ başında unutulmuş, üşümüş’’

İşte böyle biriydi gözlerini semadan alan Turna Ruhlum.

Fırtınalı günlerin habercisi olduğu mevsim değişiminin başlarıydı. Turna Ruhlu’mun turnasının göç etmesi için daha aman vardı. Göçün her bedende,her ruhta giderek daha fazla kendisini aksettirdiği
günlerden bir gün dedesinin dizi dibinde oturmuştu ve can kulağıyla dedesinin dinliyordu. O gün Acem Rüzgarı’yla galeyana gelen tipilerin, tipilerle yumuşaklığın ardına gizlenmiş gaddar karların uğradığı bir gece yaşanıyordu. Dedesi dumanı korkak sobanın arkasında oturmuş, anlatıyordu: ‘’Biz dağlara kanlı ve yalın ayaklarla yürürdük, karlar üstünde. Kanlı ayak izlerinin yerinde hemen filizlenirdi kardelenler. Kardelenler aşkımız… kardelenlerle sevişirdik zira yüreğimizin al pullarını vermiştik.’

Melul bakışlım anlamıştı kardelenlerin bizdeki doğuşunu anlamasına da yüreğinin kardelenlere gebe olduğunu hiç anlayamamıştı.

Kardelen yüreklim bir gece vakti birbirine kenetlenmiş iki çift ayak, iki çift el ve iniltiler içinde aşkın tadını çıkaran bir çift yüreğin zevkiydi. Bu zevk gecesiydi, bir kardelen tohumunun ekilişi, korkak dumanlı sobanın arkasında. Bu zevk gecesinde ‘bazı keçiler düşünülmemişti.

Bazı diyarlarda dağ keçisi olduğunu iddia eden bazı keçiler kendilerini kanıtlamak için dağ başında unutulmuş kardelenlere  ulaşır ve en körpesinin başını koparırmış. 

Bir zamanlar aşıkların yakılan ateşlerle birbirilerine ilan-ı aşkta bulundukları, bakışların ateşte buluşup köz döndüğü bir diyarda gözlerini açmıştı, Turna ruhlum, korkak dumanlı sobanın arkasında kırmızılarla mavisi çalınmış dünyaya. Gözlerini semadan, saçlarını güneşten, tenini başaklardan, ruhunu turnalardan almıştı. Gelince sevindiren vakitsizce gidince de ağlatan turnalar… Yüreğini de kardelen tohumlarından almıştı. 

Böylelikle hepimizin aşkı olmuştu, körpe bedenlim.

Annesinin ak sütüyle, kanlı ve yalın ayaklı babasının yürek atışlarıyla her geçen gün serpilmişti. Ve doğa deryasıyla hayatın gerçeğinden bol bol yiyerek, kana kana içerek, dinleyip anlayarak pişe pişe büyümüştü. Ama hep belleğine kazılmıştı güzelliklerden önce doğanın ve gerçeğin cırtlak sesi baykuşlar.

Baykuşlar saltanatsızken sadece mezarlıklarda  ölüleri rahatsız edermiş, saltanatlıkları peydahlanınca diriler de nasiplerini alırlarmış…

Bu baykuşlardan olmalı ki Turna Ruhlu’mun her ortalıktan kayboluşunda annesinin içinde koparcasına incelen bir şeyler olurdu, gizliden gizliye. Sonra çıkagelirdi. Derin bir nefes; sevinçler de gizliydi üzüntüler  kadar…

Fırtınalar şidetlenmiş, mevsim değişimini tamamlamıştı. Cemresi illetli toprağın benzi sararmakta, taciz edilmiş ağaçlar zülüflerini yolmkta, çırılçıplak… Dağların kuytuluklarına hapsedilmiş  rüzgarlar acı ağıtlar yakmakta… ve başı dik dağlar utancını gizlemede örtülere bürünerek…

Korkunun, zulümün jandarmalığını yaptığı an kapıya dayanmıştı. Kardelenler isyandaydı. Turnalar göç yolunda, göç ezgilerini tutturarak.

Gölgeli günlerin amansız savaşındaki günlerden bir gündü. Keçiler inatlaşıp kopardılar kardelenciğimin başını. Baykuşlar evlere inince alıp başını gitti, Turna Ruhlum’un turnası, turnalar kervanıyla.

O göç ezgili günde annesinin içinde koparcasına incelen kopmuştu ve içindeki sızı acı acı sızlanmaya başlamıştı, yine gizliden gizliye. Derin nefes annesini adeta boğuyordu.

Göğsüne açılan iki gözden, iki çeşmeden akar şimdi al damlalara karışmış annesinin ak sütü. Düşer rahmine toprağın, kardelen tohumu diye inatla donmadan; inadına inadına ölmemeye kararlı kardelen tohumları, Turna Ruhlum’un gebe olduğunu bilmediği…

Ve gök mavisi gözleri şimdi fırtınasız. İki damla göz yaşı ölmüş, iki alımsı ölü yanakta; kuruyan göz pınarlarının son iki damlası… kardelenler aleminden bir şairin dediği gibi ‘’bakışları gök yüzüne, soluğu rüzgara, bedeni toprağa kavuştu’’ korkak dumanlı sobadan uzak bir yerde.

Şimdi yüreğimin bahar mevsimli bozkırlarında bir anıtsın, korkusuz sevgimin ziyaretgahında….


Nuri Fırat (İstanbul Teknik Üniversitesi), Rengin, 47-48. 
Blogger tarafından desteklenmektedir.