Reklam Alanı

Sabahattin Ali’de: Bir Kadının Üç ismi

     
   Muazzez, Macide, Maria…  Sabahattin Ali’nin üç roman kadını. Uzun zaman önce üçünün de adlarının M ile başladığını fark ettiğimde bunun çok hoş bir durum olduğunu düşünmüştüm. Üç M’li kadın. Önce benim gibi aralarındaki üçünün de anlamı üçünün de M ile başlıyor olmasından  ibaretti. Elbette bunda bir fevkaledelik olamazdı. Yoktu da. Tabi hoş bir durum olmasının dışında. Doğrusu Sabahattin Ali’nin M’li kadın adlarını sevdiğini, dahası adları M ile başlayan kadınları sevdiğini düşünmek aklımdan hiç geçmedi.
Ama ben bütün aksaklıklarına rağmen bu eli yüzü düzgün üç romanı seviyordum.  Kadınlarını da. Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna’dan. Bu romanların kadınlarından söz ediyorum.


       Muazzez, Kuyucaklı Yusuf’ta çok yer kaplamaz ama neredeyse her şey, bütün olaylar onun etrafında kilitlenir. Yusuf’un hayatı bile onun varlığı  ve varolma biçimi nedeniyle değişir, biçim alır. Öbür ikisi Macide ve Maria çok açık bir şekilde romanın omurgasıdırlar. Bence romanların yazılma nedeni bu iki kadındır denilse yanlış olmaz. En azından şimdilik. Bu kadınları seviyorum. Bu kadınlarda ne var?  Bu kadınlarda ne var? Sonra yazmaya başlıyorum.

       İlk roman Kuyucaklı Yusuf, ilk kadın Muazzez, Yusuf’un karısı. İkincisi İçimizdeki Şeytan. Macide onun ‘’baş kadın’’ı. Sonuncusu Maria. O zaten Kürk Mantolu Madonna.
Onları seviyorum ama sevgimi anlayabilmem için üzerlerinde durmam belki de üzerlerinde yürümem gerekiyor. Durmak yetmeyebilir. Deniyorum.

        Aralarındaki ilişki hepsinin, hepsinin adlarının M’li olması değil.  Buluyorum. Aslında üç kadın yok. Onlar tek bir kadın, tek bir kadının halleri. Halleri de değil bir kadının değişik yaş ve gelişmişlik düzeyleri sanki .  O yaşın, o gelişmişliğin, o sistematiğin, o modelin hali.
Romanlar ve kadınlar kronolojik olarak sıralanırken başka biçimlerde de sıralanıyorlar. Bakın: örneğin en gençten en yaşlıya.

       İlk yazılan Kuyucaklı Yusuf ve Muazzez. Muazzez en küçükleri.  15 yaşında. İncecik kollu, beyaz. El kadar bir kadın. Sonra İçimizdeki Şeytan ve Macide. Macide biraz abla olmuş. 20’lerinde. Koruyucu, kollayıcı. En son Kürk Mantolu Madonna.  Maria 28’inde. Kocaman kadın artık. Kürk mantosu var.

        İşte bir sıralama daha.  En sıradan olandan en gelişkine. En sıradan ve en az gelişkinleri Muazzez, yani ilk kadın. İlk romanın kadını. En güçsüz olanı. Kasabalı. Onu mazur görmeye hazırım.  Daha çocuk o. Öyle çocuk ki Yusuf’un geni sırtında emniyeti buluveriyor. Diğer ikisi gibi sevdiği erkek karşısında cesur. Gücü ve gelişkinliği bu kadar. Kronolojik ve gelişkinlik açısından ikinci kadın Macide. Gururlu, kafa tutmayı az buçuk öğrenmiş. Erkeklerin ve insanların yüzlerine uzun uzun ve korkusuz bakabilen.  Geniş adımlarla yürüyen, kederini göstermeyen, mağrur başı dik.  O da Muazzez gibi sevdiği erkeğin peşinden gidebiliyor. Ama peşindenmiş, olsun… Muazzez’in ablası biraz…  Üçüncüsü ve aralarında en tekâmül etmiş olanı Maria. Madonnamız. Kimsenin ablası değil.  Sorularla dolu hummalı bir baş. Biraz yukarda, erişilmez, güçlü. Her kadında bir biçimde var olan çekme gücü onda da var. Fazla fazla. Her kadında kolay rastlanmayan itme gücü var. Bir erkeği, insanları kendisinden ve hayatından itme gücü. Madonna.

        Sabahattin Ali M ile başlayan kadın adlarını seviyor muydu bilmiyorum. Ama cesur ve kararlı kadınları seviyor, bunu artık biliyorum.  Ya erkekler?

        Maria en güçlüleri. Soğukkanlı, mağrur ve kendinden emin! Ama böyle olmayı  istemeyecek kadar pervasız … Raif silik korkak,  kararsız. Macide soğukkanlı, kendinden emin.  Sadece böyle olması gerektiğini düşünecek kadar. Ömer kendini bulamamış , telaşlı, kararsız, yapış yapış…

       Muazzez en güçsüzleri. Gücü sadece birine aşık olabilecek ve ya da aşkı isteyebilecek  kadar. Ama hiç değilse sıkılmayı biliyor. Yusuf tam bir nev’i şahsına münhasır durum. Ayrı. Ama gene de ne yapacağını bilmiyor.
  
       Kararlı, ne yapacağını bilen kadınlarla, onların çaprazı erkekler.

      Yazarları, adlarını M harfinden seçmiş, üstelik de hep bir aşkın etrafına birleştirmiş onları. Sanki bütün faaliyetleri bundan ibaretmiş gibi. Sevdikleri erkeklerin peşine takılmışlar. Sorgusuz, sualsiz, cesaretle. Sorgusuz sualsiz demek kesinlikle ‘’sorusuz’’ ve sorunsuz demek değil. Kadınların soruları ve s orunları, şu ya da bu biçimdeki duruşları erkeklere bir yol çizme fırsatı veriyor. Hayatları hakkında karar vermek zorunda kalıyorlar.

      En gençleri, en güçsüzler, en gelişmişleri Muazzez’in hayat karşısındaki dirençsizliği, sorunları çözme konusundaki yetersizliği ve yeteneksizliği Yusuf’un en çok  köşeye sıkıştığı anda, hayatının eskimeyen sorusu olan  kendi farkının ne olduğu, bu dünyaya ne yapmaya geldiği sorusuna bir anda ve Muazzez’İn  çaresiz  ve kaçınılmaz ölümü sayesinde cevap bulmasına kendini dağlara vermesine yol açıyor.

      Macide’nin uzun uzun Ömer’in ve eşyasının üzerinde dolaşan gözleri, soğukkanlı ama dilsiz mukayesesi, Ömer’in kendini yeniden yapmaya karar vermesi  ve yeni bir hayat kurmak üzere Macide’den kendisini koparmak zorunda kalmasıyla sonuçlanıyor. Hakkını vermek gerek, ne de olsa Macide ikinci gelişkindir, bir başka erkeğin varlığı soruları ve sorunları formüle etmesini kolaylaştırır.

       Madonna’da artık soru sorabilme tam tekabül etmiştir. Maria kendisini , karşısındakini ve hayatı didik didik ederek sorgulayan en gelişkin, soru sormayı bir tarz haline getirebilmiştir. Öyle ki kendi yok oluşuyla bir insana ve hayata bir türlü inanamayışını Raif’e bırakıp onu hayattan siliyor. Raif silikliği bir yaşama biçimi, bir yaşama felsefesi haline getiriyor.
Bütün cesareti ve kararlılığı bir erkeği sevmek, bir aşka başlamaktan ibaret görünen Muazzez, sorunlarını çözmek gücünden yoksundur. Birikmiş, çözülmek üzere bekleyen sorunlardan –her neyse o sorunlar, hiç önemli değil- sevdiği erkeğin gelip kendisini kurtarmasını bekleyebilecek kadar ancak gücü vardır ve ancak bu kadar haberi vardır sorunlardan.

        Macide, soruları insiyeki bir biçimde hissediyor ama bunları bir düzene sokabilmekten bir hayli uzaktır. Sorunları bir başka erkek nedeniyle netleştiriyor. Soruları bir başka erkek nedeniyle –yardımıyla değil- formüle edebiliyor. Muazzez’den çok ilerde bir noktadadır artık bulunduğu yer.

         Üç kadında izlediğimiz bu tekâmül sürecinin son kişisi Maria. Artık burada hem bir insanın hem de bir tarzın tekâmülüyle karşılaşıyoruz. Soruları kendinde ve kendiliğinden yaşamak. Öğreniyorlar ve yürüyorlar. Ya da yürürken öğreniyorlar. Soru sormak, soru sorarak yaşamak artık Maria’da Macide’den çok farklı olarak başkalarının varlığı nedeniyle değil, sadece kendisi nedeniyle vardır. Maria kendisini sorar, kendisine sorar.  Dolayısıyla hayata sorar, hayatı sorar. Başkalarının varlığı, varoluş biçimleri hiç önemli değildir. Bu sormadan yaşayamaz olmaktır. Orada artık ne başka bir erkeğe, ne başka insanlara, onların yapıp ettiklerine, nasıl yaşadıklarına, başka soruların nasıl formüle edildiğine soruların, sorunların nasıl çözüldüğüne ne de bunlara ilişkin teamül kurallarına ihtiyaç olabilir.  Sadece kendinizle ve kendi iç örgütlenişinizle karşı karşıyasınızdır.

       Cesare Pavese tam da burada araya giriyor. ‘’Aşk iki sevgiliyi birbirine değil, kendi kendilerine çırılçıplak gösterme gücüne sahiptir. ‘’ belki de gerçekten böyle olduğu için insanın kendi kendisini didikleyebilmesi için aşk sadece bir soru sorma biçimidir.

       Ya da tam tersi; aşk sadece insanın kendi kendisini çırılçıplak görebilmek için geliştirdiği bir soru sorma biçimdir. Tıpkı Maria’da olduğu gibi. Belki de kendi çıplaklığından ve hayatın çıplaklığından üşüdüğü için hep kürk mantolu.


Adalet ÇUTSAY
Blogger tarafından desteklenmektedir.