Reklam Alanı

O kenti düşündüğümde…




 ‘’Abla sen hiç gundilere benzemisen!’’ dediğinde kızardım, zoraki bir gülümsemeyle çenesini okşadım. ‘’Êle mi?’’....

Ezanla uyandığımda dışarıdan uğultu geliyordu. Güçlükle sokağa bakan kafesli pencereyi açtım. Duvar diplerine çömelmiş insanlar konuşuyorlardı.  Çocuklar damlarda güvercin uçururken, kadınlar da eyvanlarda oturup kırk güneş altında örgü yapıyorlardı.  ‘’Çayınız soğudu’’ dedi bir ses. Arkamı döndüğümde o da toparlanmıştı,  kahvaltı tepsisi ortadaydı.  Besê
çayları doldururken, ‘’Çok uyku iyi değildir, arkadaşlar bir yere kadar gittiler, erken geleceğiz dediler.’’ Derken, yere bakarak  örgü  işlemeyi  başladı. Saat tıkırdıyordu. Kırışıksız yüklüğe, ince bir şerit halindeki gün ışığının keçe kilim üzerindeki titreşimine , toz zerreciklerine dalıp gittim. Besê, sandığın üzerinde duran giysileri uzattı.  ‘’Bunları giymelisin’’ dedi.  Engel olamadığı gülümsemesini eliyle boğmaya çalışırken yüzü kızardı, birdenbire ciddileşip odadan çıktı. Aynaya baktım:  çıplak göğüslü Malaya Tanrıçası bana bakıyordu. Uçuk mavi penye pijamayı, önden düğmeli iri dallı eteği, deve tülü rengindeki orlon bluzu giydim. Üzüm motifli yemeniyi aynanın karşısında kundakbaşı yapıp , odanın içinde gidip geldim. Aynanın içindeki gözü rastıklı Malaya Tanrıçası çıplak göğüslerini tutarak Tanrıl kahkahalar atıyordu. Giyilerimi katlayıp avluya indim. Aydınlıktan kamaşan gözlerimi ovuştururken, çıngırak sesiyle birlikte Hebun ile Seyid içeriye girdiler. Onları görünce gözlerimden yaş gelinceye dek güldüm; bana gülen Malaya Tanrıçasının gülüşünü telafi ediyordum. Bedenlerine dar ve kısa gelen pantolonları, oduncu gömlekleri ve kirli sakallarıyla tam bir köylüydüler.  Yüzlerine yıkayıp enselerine mendil koydular. Küçük demlikte, demlediğim çayı odada içerken, Besê avluyu yıkıyordu. Hebun uzayan sigarasının külünü avucuna silkti. ‘’Operasyonlar başlamış, çok sıkı güvenlik önlemleri alınmış, kuş uçurtmuyorlar. Seyid’le gideceğiz. Bizim için önemli olan bir arkadaş var. Adı: Mazhar, bu sokakta oturuyor; onlarda kalman daha iyi olur. Iğdırlı bir arkadaş da uzun süredir bekliyormuş mazharların evinde. Haberleşme zinciri çok iyi, uygun bir zamanda gelip sizleri alacağız,’’ dedi. Sonra bana yeni kimliğimi verdiler.  Onları yolcularken bir köylü gibi gülüp selam verdiler. Avluda dolanıp durdum, kafamın içinde bir hücre gibi çoğalan imgelerden kurtulmak istiyordum, çardağı sarıp sarmalayan tomurcuğu patlamış sarmaşığın altına oturdum. Gözlerimi kapayıp, fiskiyenin incecik sesini dinledim. Ses bir şelaleye dönüşüyor, uçsuz bucaksız sarı ovalarda karada yağız atlar şaha kalkıyordu. Çalına kapıyı açtım. Besê’ydi Çıngırak sesiyle birlikte çocuğum dolandı ayaklarıma, bir kedi miyavladı, Besê bana ‘’Gel’’ dedi, yıkık kiliseyi gösterdi., ‘’Çıkmaz sokak’’ diye fısıldadı.  O an insanın kendi içindeki çıkmaz sokağında debelenmesi  ne kötü diye düşündüm. Besê’ye ‘’Biraz gezmek istiyorum’’ dedim. Sokağa çıktım.


Yürürken şıpıdık terliklerime, gidip gelen dallı  eteğime bakıp ikide bir bluzumun uzun kollarını yukarıya çekiyordum. Bluzdan çocukluğumun sabun kokusu geliyordu. Açık kapılardan kaynayan çamaşırların, ütülenen kellerin  kokusu yayılıyor, duvar diplerine işeyen çocuklar kovalanıyordu. Hemen hemen her evin duvarında ‘’Bu ev satiliktir’’ yazısı vardı. Kadınlar kapı eşiklerinde bacaklarını ayırarak oturmuş örgü örüyor ya da çocuk emzirirken karpuz çekirdeği çitleyerek ‘’tuf’’ yapıyorlardı. Bir erkeğin geçmesiyle toparlanıyor sonra  aynı rahatlıklarına geri dönüyorlardı. Basık kahvelerde işsiz insanların kimisi uyukluyor, kimisi de çay içerek gelen geçene bakıyordu. Kasap etini evirip çevirirken satamadığı  için hayıflanıyordu besbelli. Elini peştemalına silip sigara içerken, tahta kasa üzerindeki sakatatlardan damlayan kanı ayağıyla temizlemeye çalışıyordu. Sonra naylon gülü dizinde çırpıp camekandaki yağlı gövdenin kuyruğuna oturttu.


Köşe başlarındaki silahlı adamlar, ekmek çiğner gibi sakız çiğniyordu. Henüz kurumamış bir kanın çevresi tebeşirle çizilmişti. Sağ bacağı karnına çekik,  bir kolu yukarda bir insan figürüydü. Silahlı adamların önünden geçerken utangaç bir gülümseme iliştirdim yüzüme, yere bakıp parke taşlarını saydım. Küçük çocuklar çatlak elleriyle çöplük kedileri gibiydiler.Zengin semtlerden taşıdıklarıyla ne mutluydular.Genişçe bir sokak oldukça kalabalıktı. Durdum. ‘’Yine birisi mi vuruldu acaba?’’ diye geçirdim içimden. Yemek dağıtılan karavanın önündeki insanlar kavgaya tutuşup küfürler ederken, askerler, ‘’Sıraya girin, hizaya gelin!’’ diye bağırıyordu. Jeepin önündeki  iki astsubay annelerinin  eteklerine yapışan çocuklara şefkatle yaklaşıyor onlara şeker verirken, ‘’Askerimiz devletimiz çok yaşa!’’ diye bağırmayı öğretiyorlardı. Yorgun ebeler, hemşireler kadınlara kutu kutu kondom verirken spralin önemi anlatılıyor,  çok çocuk doğuran kadınlara kordon bağlamayı tavsiye ediyorlardı. Bir askerle göz göze gelince asker gülümsedi.  Burnunun büyüklüğünden ‘’mutlaka Karadenizli’dir’’ dedim içimden.


Gülümserken yavuklusunu düşünmüştü, bunu hemen anladım; çünkü arkamdan ‘’Seher’um da Seher’um ince belli Seher’um’’ diye mırıldandığını duydum.

Hemşire ‘’Hey bayan!’’ diye seslenince durdum. Bir kutu kondom verdi, yüzümü o anda ateş bastı, hemen eve döndüm. Sokağın  başında Besê’yle karşılaştım, çöp döküyordu. Kondomları ona  verdim, ‘’Boş ver pırpırım gibi çoğalalım.’’ Diyerek kondomları çöpe fırlatınca çocuklar kapıştı, sümüklerini çeke çeke kondomları balon gibi şişirdiler. Besê, ‘’Birkaç eve uğrayalım sonra da Mazharlara gidelim, seni merak ediyorlar, misafirlerimizi bir görelim diyorlar.’’ Dedi. Besê ile birbirimizi sevmeye başladık. Akşama dek dolaşıp durduk. Evlerin karanlığına ve küf kokusuna hemen alıştım. Analar beni kucaklayıp kuvvetle sıkıyor, baş köşeye oturtuyorlar. Üç renkli kazaklar, çoraplar, işleniyor, arananlar kuytu köşelerde otuzüç çekerek küfür ediyorlardı.

Daha çok Suriye üzeri ya da Yunan adasına sığınıp Avrupa ülkelerine gitmeyi kurtuluş olarak görüyorlar. Sınırı geçmek için sisli günleri bekliyormuş….

Akşam yorgun, argın Mazharlara gittik, Besê ‘’Burada kalacaksın,’’ dedi. ‘’Biliyorum’’. Dedim. Iğdırlı’yı görünce daha bir güçlendim. Mazhar elindeki heykelciliği yontarken hep gülüyor gibi. ‘’İki yıldır bajêr’’ deyim, ‘’ dedi hüzünle. Bazen ‘’Ciğer satıyorum bazen de bunları yapıyorum’’ dedi,  ellerindekileri göstererek.  Bunlar: heykelcikler, tahta kaşıklar, tabaka ve havanlardı. Demli çay ikram ederken, ‘’Siz benim Türkistan’dan gelen akrabalarımsınız, soranlara öyle diyorum’’ dedi. Iğdırlı, ‘’iki aydır buradayım,’’ dedi. Sınıra gidip geri döndüklerini,  sınır boylarının ve dağ geçitlerinin çok iyi aydınlatıldığını  tel örgülerdeki konserve kutularının en ufak bir hareketle nasıl takırdadığını ve mayına basan  bir arkadaşın ölümü ile geri çekildiklerini anlatırken ağzını yayarak  gırtlaktan konuşuyordu. Iğdırlı düzgün  bir Türkçe konuşmamak için büyük bir çapa içindeydi. Küpek, küşe, ‘ve’leri İngilizcedeki ‘w’ gibi ‘H’ lerin boğazdan söylenmesi gerektiğini önemle hatırlatıyor. ‘’İnsanı en çok ele veren düzgün konuşmadır,’’ diyor.

Ocağın başında yemeği karıştırırken kâh susuyor kâh konuşuyoruz.   Iğdırlı yer sofrasında bir köylü gibi bağdaş kurup soğana yumruk vuruyor.  ‘’Acemi oturuşuma ilkin çok güldüler,’’ diyor Iğdırlı. Kadınların, kızların işlediği kıymetli oyaları zengin semtlerde satıyor, bu arada pusuları  da rahatlıkla ulaştırıyormuş. Bir keresinde asker kaçağı için gelen polisleri görünce dört pusulayı helâda yutuvermiş, bu yüzden, iki gün boyunca pek fazla yemek yiyememiş.  Bağırış ve haykırışlar karşısında irkildiğimde  Mazhar gülüyor, ‘’Gübre kokusu ilkin  mide bulandırır, sonra da o kokuyu duymaz ya insan gürültü de öyle. Kavgasız, patırtısız günümüz ‘’Evdeki eşyalarını, emanetleri  buraya getir, anahtarı götürüp teslim edeceğim.’’ dedi. Eve gidip eşyalarımı, Hebun ve Seyid’inkini de getirdim.

Avludaki tut ağacının altında oturup örgü işlerken can sıkıntısından bazen birbirimizden şüpheleniyoruz. Göz göze geldiğimizde birbirimizin aklından geçeni okuyor, acıyla gülümsüyoruz.  İkimiz de Hevêdanlı  Mazhar’ı çok seviyoruz. Çok yetenekli Mazhar, konuşurken tane tane konuşuyor,  gözü işinde kulağı konuşulanlarda. Köyünün mağarasında gördüğü figürleri işliyor tahta yontularına. Bu figürler: İsis ile Osiris’e çok benziyor. Çatal başlı geyikler, okçular, şaha kalmış atlar, güneş saçlı Tanrıçalar çoğunlukta…

Çıkmaz sokağın köşesinde kınalı saçlı bir ihtiyar oturuyor. Adına, Kör Zelik diyorlar. Aslında kör değil gözleri, bir yumak  tereyağında iki küçük düğme gibi, yüzünde de haşin bir ifade var. Eğri büğrü alüminyum tasındaki limontuzulu şerbeti yudum yudum içerken gelen geçeni süzüyor. Çocuklar bazen sinsice yanına yaklaşıyor, şerbetinden içip kaçıyorlar. Sarkık yarık dudaklarından salyalar akarken küfürler savuruyor. Kadınlar ‘’Kocası Ulu Cami’nin önünde topladığı paralarla limontuzu ve pişmiş kelle alıyor,’’ diyorlar. Bu yüzden tırnakları bal mumuna batırılmış gibiydi, çıplak ayaklarında da siyah bir çorap vardı sanki. Kıpık gözleri, sulu ağzıyla duvar dibinde soluyup duruyor.

Bir keresinde, erkence güneşleniyormuş, silah sesini duyunca ağır bedeniyle bir kuş gibi  kahvecinin  ölüsünün başına gelmiş. Kahvecinin başında bekleyen tıfıl katil, Kör Zilek’e ‘’Teyze teyze seni de öldürecem seni s…’’ deyip silahın ucunu öpüp koşmaya başlamış, Kör Zelik bastonunu katilin akasından fırlatıp çatlak sesiyle küfürler savurmuş.

‘’İlk geldiğimde ben de dizanteri oldum,’’ dedi Iğdırlı. ‘’Her yerin tuvalet olmasını istiyordum, karnım belime yapışmış, dilim paslanıp gözaltlarım koyulaşmıştı. Tuzlu ve şekerli eriyikten içiyordum, bir de ayran,’’dedi. Mazhar ise, ‘’Sumaklı pirinç iyi gelir,’’ diye kendi eliyle bu lapadan yapıyormuş.


Kadınlar avluda oydukları patlıcanın çekirdeksiz içlerini yerken fısıltıyla konuşuyorlar, çöp bacaklı bir kızdan söz ediyorlardı. Güya her gün değişik etekler giyiyormuş, saçlarını makineyle kurutup, Bir elim karnımda, bir elimle de patır patır dökülen dutları yiyorum arsızca. Güneş, ağrılarımı yutsun diye tahta sedire uzanıyorum. Iğdırlı, çay tutuşturuyor elime. Bu ilginin acıma mı, sorumluluk mu olduğunu anlamak yüzüne bakıyorum. Kendinden öte bir şeyler yaptığına inanan duru mutlu bir yüz. Rêzan en son haliyle dikiliyor karşıma: Yorgun, kaygılı yüzü, kısacık saçlarıyla trenden el sallıyor… Elimi uzatıyorum ığdırlı’ya, gözlerim doluyor, eyvana çıkıyoruz. Ona Rêzan’ı anlatıyorum.


Görüş gününden dönen insanlar, yorgunluktan yere yığılıp, kuyunun içindeki taş gibi öylece kala kalıyorlar. Sonra sözsüz bir ninniyle tulumbanın kolu hırsla inip kalkıyor. Yorgunluktan baygınlık geçiren insanlar, kendilerine gelidklerinde zılgıt çekip, ellerine üç renkli mendil alıp, Sufilerin delice devinileri gibi aşkla halay çekiyorlar.  Apê Eşo ile Rüsto, yüzbaşı Co’nun ikiz kardeşinin cezaevindeki dansından  söz ediyorlar. Tutukluların kaşıklarla pencereye vurup bağırdıklarını, Gandhi’ye öykünen insanlara, ‘’aferin aferin’’ derken, küçük pusulalar göndermişler. Pusulalarda silah resmi ve ‘’unutma!’’ yazılıymış.ölümün pusuladan onlara sırıtıp , göz kırptığını suskunlukla karşılamışlar ilkin. Sonra herkes konuşmayı unutup birbirine göz kırpmaya başlayınca gülme krizine tutulmuşlar.


Yöre halkı şeyhlerden, onların gücünden söz ederken özellikle bir şeyhin gücünü anlata anlata bitiremiyor, ağzına tükürdüğü insanları ‘şıp’ diye iyileştiriyor, yaptığı muskaları takan insanlara kurşun işlemiyormuş. Ağızlara tüküren bazı şeyhler de naza çekiyorlarmış kendilerini, güçlerini seçim zamanı kullanıyor, müridlerine güzel bir dünya vaat ederek onlardan oy topluyormuş. Şimdi yaşlı bir keşişten söz ediliyor. Bu Hıristiyan din adamı ‘’Gelmeyin, rahat bırakın beni,’’ dedikçe üstüne üstüne gidip, elini ayağını öpüyorlarmış. ‘’İsa, Musa, Muhammed, Davur, hepsi pir, hepsi pir,’’ diye yalvarıyorlarmış. Keşiş, hilâl biçimindeki bakır tabletler üstüne ikizler burcunun simgesiyle ‘’ATHANNA’’ yazılı suretler veriyormuş. Bunları boyunlarında taşıyanlar kurşunlardan ve nice tehlikelerden korunacaklarına inanıyormuş. Keşişten öğrendikleri ‘’Şemhamforas’’ sözcüğünü kâğıtlara yazarak ay ışıklı gecede kapılarının eşiğinde yakıp, ölümle işbirliği yapan şeytanı kovalıyorlarmış…


Her sabah ellerindeki çöpleri yere sürerek rüyalarını anlatıyorlar. Rüyalarda: Helâ, hendek, böcek ve polisler vardı. Dişinin düştüğünü ya da otobüse binip uzaklaştığını görenler o gün skağa çıkmıyor, çünkü bu rüyaların ölüm getirdiğine inanılıyordu.


Ergenler gerilmiş tel gibi. Gazetelerde gördükleri çıplak kadın fotoğraflarının Venüs bölgesini  sigarayla delik deşik ediyor, hafif aralık ağızların üstüne pala bıyıklar yapıyorlar. Çöp bacaklı kızı da ben tanıdım. Pek fingirdek. Oksijenli saçlarına taktığı tokaları her gün değiştiriyor, yüksek topuklu ayakkabılarının üstünde deve kuşu gibi yürüyor, tırnaklarına siklamen rengi ojesini sürerken temizliğe gittiği hanımların iyiliğini, ona olan sevgilerini abartıyla anlatıp duruyor. Çöp bacaklı kız, burnunu karıştırıp, ‘’Abla sen hiç gundilere benzemisen!’’ dediğinde kızardım, zoraki bir gülümsemeyle çenesini okşadım. ‘’Êle mi?’’ dedim. Kundakbaşımı sıkıştırıp yürürken, ‘’Öyle mi öyle mi?’’ derken, Iğdırlı bir dirsek vurdu güldü. ‘’Êle êle’’ dedi.


Tulumbanın kolu çekiliyor, kırk dokuz, elli, elli bir… Sivrisinek vızıldıyor, avlu tütüyor, suyu emen taşlar sanki ağlıyor ‘’sıss sıss!’’ Siyah bir kedinin cam gözleri parlıyor, analar çocuklarına helikopteri gösterip pışpışlıyor. Tulumbanın kolu, yedi, sekiz, dokuz… Burnumda tütsü kokusu, paslı kapı gıcırtıları, boğazlar temizleniyor. İşte Venüs yıldızı dut ağacının üstünde parlıyor, elimi uzatsam tutacağım. Bir yıldız kayıyor, babaannemin tüysüz çenesi titriyor karşımda, ‘’Biri daha öldü,’’ diyor. Ben’im duvarım üstünden bana bakıp ağlıyor, ‘’Ağlama uzlaşacağız galiba’’ diyorum. Sıcak bir yel esiyor, dutlar dökülüyor patır patır. Ağlıyorum. Kedi kucağımda ‘’mır mır’’ ediyor, kedinin başı ıslanıyor. ‘’Yaralı bilincim ne olur iyileş, iyileş…’’ diye inliyorum.


Suzan Samancı, ‘’O kenti düşündüğümde, Tiroj,  2004.

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.