Reklam Alanı

Necip Fazıl ve Dolayısıyla… (2)

        
     Necip Fazıl, edebiyat sosyetesinde Yahya Kemal’in, Ahmet Haşim’in, Abdülhak Hamit’in en yakınındadır. Onların dostudur. Öyle ki, Ablbülhak Hamit, onun bulunmadığı toplantılarda hayıflanır: ‘’Ah, nerede kaldı, neden gelmedi’’. Necip Fazıl hepsiyle dosttur ama , ‘’şair-i azam’’lıkta birbiriyle yarışan bu ‘’büyükler’’ birbirlerini her fırsatta yerin dibine batırırlar. Bu çatışmayı, bunların arasında edebiyat kimliği bulmuş Necip Fazıl anlatsın: ‘’O zaman Osmanlı bankasında çalışan Ahmet Haşim’i görmeye gidersiniz. Sizi koridorda karşılar ve bir aşağı bir yukarı gidip gelerek sadece Yahya Kemal’i yermekle  dehasını göstermeye bakar: O burun delikleri  huni gibi açılan ve her şeyi içine çeken öyle bir esatiri hayvandır ki, kocaman bir sebze hali veya et sergisinin çöplüğünden geçse yerde toz bile bırakmaz.  Şair değil, zemin üzerinde ne bulsa midesine indirici bir elektrik süpürgesi, Nişli Agah Bey, şiiri de en adi bir pastiş (dıştan kopya).


      ‘’Yahya Kemal’e gidiniz, sizi Serki d’oryan kulübünde kabül eder ve yumar gözünü açar ağzını; -Ha şu Bağdat fellahı öyle mi, başı büyük ‘’Alüsi’’lerdendir o… (Halbuki Alusile, Bağdat’ta adlarına abideler dikilmiş ve bilhassa dini eserleriyle meşhur, soylu bir familye, NFK) Nesebini unutuyor da bir de Türklük satmaya kalkışıyor. Şiirine gelince, o ne sunilik, zorakilik ve özenti’’ (sembolizm)… ve o ne çefrefil, ağdalı dolambaçlı dil…)’’

       Necip Fazıl fazlaca yüceltilmiş olmanın verdiği güçle bu kişiler arasında ezilmeden durabiliyor. Öylesine iddialıdır ki kendisini kendisinden başka kimsenin eleştirmesine tahammülü yoktur. İddiasına göre Nurullah Ata’yı tokatlayacak kadar pervasızdır. Daha çok güzel kadınların cazibe merkezi olduğu edebiyat ortamının gözdesidir. Kadınlara yalnız fizik üstünlükle değil, ruh üstünlüğüyle hükmedebileceğine dair nutuklar atar. Çevresindekileri ‘’eser vermeyen eserin vecdini yaşayamayan küçük yaratışların, ancak dedikodu ile birbirini yeme planlarında hayat gösterebileceği sefil  cümbüş planı’’ diyerek küçümser, bu ahlaka ‘’ Babıali ahlakı’’ adını verir.

       İş Bankası’nın  ‘’umum muhasebe şefi’’ olarak, Ankara’ya atanır. Kısa zamanda resmi ideolojiyi savunanların çevresinde  yerini  alır.  ‘’onların fikirlerine katılmaz’’ama, kadroculardan, özellikle hanımlardan gerekli ilgiyi görür. Kadroculara göre  ‘’Bay Mistik’tir, ‘’Mistik Şair’dir ama, Falih Rıfkı’nın  karısına Necip Fazıl için söylediği şu sözler, onun bu çevredeki yerini gösterir: ‘’Bir gün gelecek ben eve döndüğümde , bu delikanlı benim pijamamı ve terliklerimi giymiş, ‘’Bana bir kahve yapar mısınız’’ derken göreceğim.’’ İstanbul’la ilişkisini hiç koparmamıştır. Bu geniş ilişki ağı içinde en çok Abdülhak Hamit’in dostluğuna önem verir.  Onunla sık sık buluşur ve Cumhuriyet’in başlattığı kültür hareketlerine karşı, mızıldanmalar düzeyinde muhalif düşünceler geliştirirler. Bir aristokrasi özentisine tutulmuştur. Toplantılarda, hiç eksik etmediği beyaz eldivenleri ve smokiniyle hazırdır. Bu yıllarda ‘’kadın kokusuna’’ yakalanır: ‘’Dün akşam bir ateş duyup içimde/Kadın kadın diye içimi oydum.’’ Ya da ‘’Açılırdı kör olan gözlerime sürseler /İsa’nın eli diye bir kadın bacağını’’ gibi şiirler bu dönemde yazılır. (Bu şiirlerini ‘’mürşit’’ olduktan sonra, şiir tarihinden silmek istercesine ‘’Çile’’sine almaz). Lüsyen Hanım’ın (Abdülhak Hamit’in karısı) tanıştırdığı edebiyatsever bir kadına tutulur. Hiçbir kitabına adını almadığı, yalnızca ‘’nokta nokta’’ diye andığı, yaşamının çok önemli dönüm noktasında etkili olmuş  bu kadınla ilişkisinin şiirini şöyle söyler: ‘’ Ondan bir temas gibi rüzgar beni bürür de/Tutmak, tutmak isterim, onu koynuma alıp./Bir türlü yetişemem  fecre kadar yürür de ,/Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.’’ Necip Fazıl artık genç şair değildir ama, bu ilişki sonucunda, cinnet sınırlarında dolaşan yarı deli bir aşıktır. Sık sık  sinir krizleri yaşar. Böyle bir kriz sonucu önüne, ömrünün sonuna kadar kapılacağı Nakşibendi şeyhi Esseyid Abdülhakim Arvasi hazretleri çıkar.  Krize tutulduğu günlerde annesiyle ziyaretine gittiği bu ‘’’hazret’’ ona: ‘’Buraya sık sık geliniz. Sohbet sizi açar. Bu halin ilacı ziyaret ve sohbettir. Ne zaman isterseniz buyurun’’diyerek psikoterapiler uygular. Ziyaretler sıklaşır. Hazret onu yola kabul eder. ‘’kütüğe yazar’’: ‘’Bundan böyle şu vazifelere başla. Şu bu toplantılara katıl ve ayinlerde, merasimlerde bulun’’ der. 

       Onu krizden kurtaran yalnız ‘’öteki dünyanın sözcüsü’’değil, ‘’bu dünyanın sözcüsü Celal Bayar’dır. Celal Bayar: ‘’ Gel bakalım şair, tekrar bankaya girmek ister misin?’’ dedikten sonra, bir telefonla iş bağlanır: hemen hiç görevi olmayan teftiş heyetine atanmıştır. Maddi ve manevi, büyük bir rahata kavuşmuştur. Oyunlar, yazmaya başlar. İlk ‘’oyun’’ tohum, Muhsin Ertuğrul’un yönetmenliğinde sahnelenir, tutmaz. Ardından yazdığı ‘’Bir adam yaratmak’’ olağanüstü ilgi görür(1937).  Celal Bayar’ın yardımı yalnızca ona bir iş bulmakla bitmez. Onun önerisiyle  ‘’memleketin ihtiyacı olan bir fikir ve sanat dergisi çıkarmak için’’ 1600 lira katkıda bulunur. Bu daha sonra sürecek olan örtülü ödeneklerin ilkidir. Ve ağaç dergisi yayımlanır. Maddeci dünya görüşüne karşı ruhçu, mistik dünya görüşünün savunulduğu bu dergide kimler yoktur ki: Ahmet Kutsi Tecer, Sabahattin Ali, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet  Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı, Sabahattin Eyüboğlu… Dergi tutmaz, 17 sayı dayanır. Necip Fazıl tam bir kötümserlik içindedir. V artık arkadaşlarını yitirmiştir. Arkadaşlarının çoğu CHP’ye sırtını dayamış, kimi milletvekili, kimi milli şair ya da resmi sanat ve politika savunucusudur.  O, yine de, devlete bunca yakın olmasına karşın, tek parti diktatörlüğünün ‘’on yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan’’ gibi ucuz böbürlenmelerine tenezzül etmeyecek denli mistik ruhuna bağlıdır.  Yaşamını doldurmuş bir yaşam biçiminde kendini bulmakta, sık sık tekkesini ziyaret etmektedir. O tekkenin Babıali’deki sözcüsü durumundadır. Parolası şudur: ‘’Ya ol, ya öl’’. Bunca kararlılığına rağmen hiçbir çevrede netçe tanımlanabilecek durumda değildir:  Burhan Belge’ye göre: ‘’İslam komünisti, Falih Rıfkı’ya göre; İslam faşisti, Yakup Kadri’ye göre de neomüzülman’dır.  Necip Fazıl değerlendirmeleri şöyle niteler: ‘’ Bunlar beni değil, İslam’ı hangi şartla kabul edebileceklerini ilan ediyorlar’’.

     O yıllar istiklal marşı üzerine bir tartışma başlar. CHP ideologları marşın yeniden yazılması taraftarıdırlar. Falih Rıfkı, marşın yeniden yazılması için öneride bulunur. Necip Fazıl, ‘’milli marş denilen ısmarlama ve adi kalıplardan dökülü işleri sevmem’’ yanıtını verir.  Ama, teklif o kadar çekicidir ki (her şartı kabul edilecektir) yazar (Allah’ın seçtiği kurtulmuş millet/Güneşten başını göklere yükselt). Şiir kabul edilmez, ilerde başlatacağı büyük Doğu hareketinin  marşı olarak kalır.

      Bankadaki görevinden ayrılarak Hasan Ali Yücel’in gayretiyle Ankara Yüksek  Devlet Konservatuarına öğretmen olarak atanır. Bir ayağı Ankara bir ayağı İstanbulda’dır.Çok sürmez, Robert Kolej’e edebiyat öğretmeni olarak İtanbul’a yerleşir. Bu arada Son Telgraf gazetesine fıkra yazarlığını sürdürür.  2.Dünya savaşı yıllarıdır, Sovyetlere karşı Nazi Almanyası’nın azgın taraftarlarındandır. Politikanın doğrudan içindedir artık. Adı edebiyat çevrelerinde ‘’sabır şair’’; politika çevrelerinde, ‘’kürsüye çıkınca nereye kadar varacağı belli olmayan tek adam’dır(H.Ali Yücel). Stratejisini de belirlemiştir: ‘’İlk modeli 1839 markalı sahte inkılapların ürettiği mesnetsiz cemiyeti taş üstünde taş bırakmaksızın yıkma,  yerle bir etme davası… İslami temelde bir örgütlenmenin  gerçekleştirilmesi amacıyla Büyük Doğu Dergisi’ni yayımlar. ‘’Allah’a inanıyor musunuz?’’ gibi bir soruyla, o dönemin kimin tokadı kimin ensesinde belli olmayan ortamına bir ayraç gibi girer. Derginin kadrosunda dönemin umut bağlanan gençleri vardır.: Faik Baysal, Özdemir Asaf, Fahri Erdinç, salah Birsel, Emin Ülgener, Oktay Akbal, Bedri Rahmi… Yazıların hemen hepsinin denetimini Necip Fazıl Yapar. Ağaç dergisindeki şair mistisizmi, Büyük Doğu’da politik öneriler getiren bir dünya görüşüne dönüşmüştür.İlk sayısını koşturarak yetiştirmeye çalıştığı  pîri  ‘’hazret’’, artık öbür dünyaya göçmüştür. Yalnızdır. ‘’Ya dergi ya hocalık’’ diyen Hasan Ali Yücel’e ikirciksiz restini çeker, ‘’Büyük Doğu’’ der. Çevresinde özellikle gençlerden oluşan güçlü bir örgütlenme taratmış, hatta onlara ünlü  Tan gazetesi baskınını ve kundaklanmasını azmettirebilmiştir.  Bir yıl sonra dergi Necip Fazıl’ın askere alınmasıyla kapanır. Askerden döner dönmez yeniden yayına başlar. Yeni yazı kadrosu daha çok akademik çevrelerdendir.  ‘’Bu ne tezat! İslam’dan rahatsız olanlar da olmayanlar da, Büyük Doğu’ya yazı verenlerin hiçbiri, nakışları ruhlarına mutabık  şekilde, ideolojik bir terkip halinde davaya bağlı değil ve sabır şair, buna rağmen kakanofi’ye meydan vermeksizin orkestrayı idare edebilmekte’’ (Kendisi için söylüyor).  Dergi 1947’de kapatılır ve N.Fazıl, ‘’milleti kanlı ihtilale teşvik’’ suçuyla yargılanır. Yoksuldur, çaresizdir. Tam bu anda 400 liralık bir havale kağıdı alır. Gönderen: Başvekalet hususi kalemi. Yani Fuat Bayramoğlu, yani Recep Peker. Hemen ardından Ankara’ya gelmesi istenir. Gider, Recep Peker’den şöyle bir öneri alır: Sadece DP aleyhinde cephe almak ve islamiyeti fazla açığa vurmamak şartıyla yüz bin lira. İddiasına göre, N.Fazıl, parayı elinin tersiyle iter. Aynı yıl karısı ve kendisi hapsedilir. Mahkumiyet gerekçesi, rıza Tevfik’in  ‘’Ulu Hakan Abdülhamit Han’’dan özür dileyen şiirini yayımlamasıdır. Hapisten çıkar çıkmaz Büyük Doğu Cemiyeti adı altında fikirlerini  örgütlemeye başlar. Yıl, 1950 olmuş ve DP iktidara gelmiştir.  ‘’Doğuştan muvaza’’ bir partidir ama, içinde eski finansçısı Celal Bayar, Adnan Menderes vardır. Menderes’le tanıştırılır, Necip Fazıl’ı dikkatle dinler ve Büyük Doğu’yu günlük olarak çıkarma önerisinde  bulunur. Örtülü ödenekten gereken yardım yapılacaktır. Yayın başlar ve Menderes düşmanlarına karşı çetin bir savaş açılır. Bir taktik hata: mason locaları meselesi de kurcalanmış, ‘’zülfü yare’’ dokunulmuştur. Üstelik Samet Ağaoğlu’ndan azar işitir: ‘’çok fena yaptın’’. Ardından Ahmet Emin Yalman, Malatya’da Büyük Doğu taraftarı bir çocuk tarafından vurulunca Necip Fazıl içeri alınır. 27 Mayıs gelir ve toplam 100 yıla mahkum olur. Genel basın affıyla kurtulur. Sonrası bilinen yıllar: MHP ajitatörlüğü, propagandistliği, örgütçülüğü. İslami kanadın sözcüsü, hatibidir ama, geçmişi ‘’küfür’’ dolu olduğu için tam söylenmez. Ölmeden önce Erkekçe dergisinin sorduğu: ‘’Maramınızı anlatabildiniz mi?’’ sorusuna: ‘’Katiyyen efendim, katiyyen’’ yanıtını  verecektir. 

     ‘’Ne azap ne sitem bu yalnızlıktan/Kime ne aşılmaz duvar bendedir.’’

      Yalnız bir insan olarak öldü. Cenazesindeki binlerce kalabalığa ne demeli? Kendisine bir mit, bir sözcü, bir kahraman yaratmak isteyen, bunun sancılarını çeken sağın örgütlediği kalabalığa mı? Necip Fazıl’a yaklaşamamış kalabalığa?...!  Farklılığın bilincindeydi, müritlerine kendi değerine yine kendisi öğretmeye çalıştı. Yanaymış gibi göründü ama, hiçbir zaman demokrasiden ve Cumhuriyetten yana olmadı. ‘’dava’’sı  uğruna yüzlerce kez yargılandı: Türklüğe, Atatürk’e hakaret davaları, Ahmet Emin Yalman, Menderes davaları vb.  Bu davaların hepsinde parlak bir söyleve dönüştürebildi. Sokrates’ten, Danton’dan vb örnekler verdi. Resmi çizgi dışına çıktığında Babıali, onu ne biçimde olursa olsun suçlu göstermek istiyordu. Babıali ahlakçılarına şu ünlü yanıtı verdi: ‘’Benim yaptığım, bu edebiyat süvarilerinin büyük kervanına topal ayağıyla katılmış bir köpekçik rolüdür. Fakat bu köpekçik rolü, o kadar üstün bir makamdır ki, onu  çevrelemeye küfür yobazlarının beyninde müsamaha yoktur. Fakat bilin ki, hakiki mürşitlerin, benim gibi köpekçiklerle sizin kahramanlarınız arasında, hakiki mürşitle hakiki köpek arasındaki fark vardır.’’

       Turgut Uyar, O’nun edebi ve Politik kişiliğini şu  sözlerle niteledi: ‘’O, tam anlamıyla yalnızlığın, büyük ve duyulmuş, tadılmış bir yalnızlığın, kendisinin seçmediği onaylamadığı şartların farkına varmadan içine üflendiği bir yalnızlığın adamıdır, hatta ölüsüdür. ‘’

Mehmet Fikri Ünal

Blogger tarafından desteklenmektedir.