Reklam Alanı

Marko Polo’nun Yolculuğundan Bir Mevlana Şiiri

      Marko Polo, 17 yaşındayken, babası ve amcasıyla birlikte, memleketleri olan Venedik’ten (İtalya) yola çıkarak doğuya doğru, bugünkü Çin ülkesinin en öte sınırlarına kadar gitmişti. 1271 yılıydı. Bu yolculuğun önemi,  ancak yirmi beş yıl sonra memleketine dönmesiyle anlaşıldı.

        Genç Marko, bütün  Asya’nın hakimi olan Tatarların (Moğolların) başkentine varıp büyük hükümdar Kübilay Han’ın huzuruna çıktığında, o zamanlar Rum diyarı diye bilinen topraklarda Mevlana daha yeni vefat etmişti. Mevlâna’nın babası, bütün ailesini yanına alarak Orta Asya’dan Batı’ya göç ederken, Marko Polo tersi yönde yolculuk yaparak Akedniz’i,  Anadol’yu,
Mezopotamya’yı, Orta Asya’yı, Uzakdoğu’yu ve Hint  Okyanusu boyunca bütün Güney Asya’yı dolaşmıştı.

        Batı’dan gelen bu genç adamı maiyetine alan Kubilay Han, ona, bilmediği ama çok merak ettiği uzak Batı hakkında sorular sormuştu. ( Bu sohbetlerden esinlenen yirminci yüzyılın büyük yazarı italo Calvino, Görünmez Kentler adlı romanında, Kubilay Han ile Marko Polo’nun hayal dünyalarından yola çıkarak yeni bir dünya yaratır.)

       Kubilay Han’ın gözüne giren Marko,  onun verdiği resmi görevler sayesinde bütün Asya’yı dolaşma imkanı bulur. Görüp anlattığı şeyler, bazen şaşırtıcı bazen de inanılmazdır. İlk kağıt parayı orada görmüştür. Taşların yani kömürün yakılarak ısınıldığını da. Orada yapmayı öğrendiği makarnayı İtalya’ya  taşıyan odur. Tatarlarınköpek eti yediğini, kısrak sütü içtiğini ve erkeklerin istediği kadar çok kadınla evlenebildiğini anlatır.

      Tatar ordusu bir yerden geçerken o ülke halkı Tatarların düşmanıysa, her şey yağmalanır, yerle bir edilirmiş. Eğer dost iseler, sadece hayvanlarına el konulup yenilirmiş. Yoksul köylüler için ikisi de aynı derecede ağır olmalı. Bu yüzden, askerlerin yaklaştığını duyan köylüler yiyeceklerini gömerek, uzaklara kaçarlarmış. Tatar savaşçılar çok iyi ok atar ve at üstünde uyuya bilirlermiş.

       Birisi ad çalarsa karnına kılıç saplanarak cezalandırılırmış, ancak çaldığının dokuz katını ödeyebilirse affedilirmiş. Yani varlıklıysan kurtuluş kolaymış. 

       Türkistan bölgesinin geleneklerini anlatırken, kadın erkek ilişkilerindeki özgürlüğe değinir makro. Bir erkek yolculuğa çıkıp eğer yirmi gün içinde dönmezse, karısının başka bir erkeği koca olarak almaya  hakkı varmış. Aynı hak uzaklara giden erkek için de geçerliymiş.

        Başka bir bölgede, kadınların erkeklere sevgilerini ve isteklerini açıklamaları doğal karşılanırmış. Ama aynı şeyi erkek yaparsa bu ayıplanır, günah sayılırmış.

      Çin’in kuzeyindeki bir bölgenin âdetleri arasında en önemlisi misafirperverlikmiş. Yabancı biri gelip evlerinde kalırsa, erkekler başka yere gider ve yalnızca evin kadınları kalarak misafirlere hizmet edermiş.  Her türlü isteğe uyarlarmış. Tabii karşılığında misafir de hediyeler bırakırmış. Bir gün oradan geçmekte olan Hükümdar bu âdeti duyunca çok sinirlenmiş ve yasak getirmiş. Ama üç yıl boyunca toprağın bereketi kesilip, uğursuz olaylar yaşanınca, yöre halkı, Han’ın huzuruna çıkarak, eski geleneklerine dönme müsaadesi istemiş. Bu müsaadeyi veren hükümdar, bir daha gözüne görünmemelerini istemiş. Ve yöre halkı sevinç içinde memleketlerine bu kutlu haberi iletmiş.

      Bundan sekiz asır önceki yolculuğunu dile dökerken, birçok kültüre, dile, geleneğe tanıklık eden Marko Polo, Türklerin, Ermenilerin, İranlıların yanı sıra Kürtlere de yer verir.




       Musul yöresini anlatırken, Kürtlerden söz eder ve dağlık bölgelerde yaşadıklarını belirtir. Bir bölümü Müslüman, bir bölümü Nasturi, bir kısmı ise Jakobit Hıristiyan’dır.  Pamuk yetiştirir, ticaretle uğraşırlarmış. Tatar hükümdarlarının boyunduruğunda olan Kürtlerden pek iyi söz etmez  Marko Polo. Yasa tanımadıklarını, yoldan gelip geçen tüccarları soyduklarını belirtir.

   1295’te memleketine dönüp ticarete atılan Marko Polo, Venediklilerle Cenevizliler arasındaki bir savaşta esir düşer. Cenova’ya götürülerek zindana atılır. Bir öykü yazarı olan hücre arkadaşına yolculuğunu ve uzak diyarlarda gördüğünü anlatır, dört yıl boyunca. Arkadaşı da kağıda döker bu hikayeleri.  Her ne kadar bu ilk hali kaybolsa da, kitabın yüzden  fazla değişik el yazması kalmıştır bugüne. 

     Marko Polo’nun  Kubilay Han’ın huzuruna çıktığı yıl, çok uzaklardaki Konya’da Mevlâna vefat etmişti. Bir şiirinde o dönemin  halklarından söz ederken Kürtleri de anar Mevlâna. Kürtlerin, Rum ülkesinden olmadığını belirtir. Ama ‘’atlas kumaş’’tan mı, yoksa ‘’kara çuldan’’ mı olduklarını açıkça söylemese de, gönlünden geçeni tahmin etmek mümkün.  Kürtlerin veya başkalarının, hangi kumaştan yapıldığı pek mühim değil. Çünkü mutlak iyi veya kötü halk olmadığını biliriz. Mesele, bundan sonra daha iyi gayret etmekse, herkes aynı dereceye sahiptir, eşittir ve kötülüklerinden  arınmak konusunda herkes öncelikle kendisine bakmalıdır, biz dahil.

Şöyle der Mevlâna:

Biri geldi, Hoca Senai öldü, dedi,
Yabana atılır bir er değildi ki, omuz silkelim.
Saman çöpü değildi ki, uçtu diyelim.
Su değildi ki, soğuktan dondu diyelim.
Tarak değildi ki, bir saç teli kırdı onu, diyelim.
Buğday tanesi değildi ki, toprakla kayboldu  diyelim.

Günlerden bir gün, azizim,
yolda birbirlerine rastlamışlar.
birlikte yolculuk etmişlerdi,
bir kürt, bir Magara’lı, bir Rey’li,
bir de rum ülkesinden biri.

Bir olur muydu atlas kumaş ile kara çul?
Elbet yollar ayrıldı bir gün.
Her biri kendi yurduna gitti.

Burhan Sönmez, Tiroj…



Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.