Reklam Alanı

Görüş-me Sanatı


     
    
  Ülkemiz sanat dünyası içinde, ‘’hapishane sanatı’’ diyebileceğimiz bir ‘’ekol’’  hemen her dönem var olmuştur. Bu ‘’akımın’’ ortaya çıkışı, daha öncesi bir yana, Osmanlı’nın son döneminden itibaren başlatılabilir belki… Ama, o zamanlar eli kalem tutanlara eğer çok ağır bir suç işlememişlerse ‘’sürgün’’ cezası vermek tercih edilirmiş. Daha doğrusu olabildiğince buna dikkat edilmiş. Hayatının bir bölümünde devlet katında çalışmış, ‘’son tahlilde’’ bir dönem’’ devlet adamı’’ olmuş kişileri öyle hırsızla uğursuzla bir tutup içeri atıvermek pek tercih edilmemiş. Devlet-i Ali’nin prestiji de düşünülmüş. Namık Kemal’e sorarsanız Kıbrıs sürgünü en beter mahpusluktan beterdir gerçi ama işte sonuçta ‘’içeride’’ değil ‘’dışarıda’’sın, burada değil uzaktasın, mahpus değil sürgün…

    Elbette bu, genel kural değildir. ‘’Aydın-sanatçı kısmından dert çıkaran ve ceza yiyenlerin sürgünlüğe gitmesi şarttır’’ denilmemiş ya sonuçta! Sadece sürgüne gidip kurtulan da vardır, sırasıyla bir sürgün- bir mahpus olan da…

     Sanatçı Girip, Sanatçı Çıkanlar

     Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da bir süre devam eder sürgün cezaları. İstiklal Mahkemeleri’nin kararları ile oradan oraya sürülenler aslında çok da ses etmezler. Zira bu mahkemelere düşüp de kelleyi yağlı urgana vermeden ayrılmak kolay değildir. Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın bu ‘’bireysel’’ şansı ile Bodrum adlı ücra kasabaya sürgün edilmesi sayesinde, bugün 72 milletten dünyalı burada arz-ı endam eylemektedir biraz da!

     Mahkeme katında sürgünün bir ceza yöntemi olarak görülmekten çıkması ise Türkiye’nin ‘’tek partili demokrasi(!)’’ yolunda ilerlediği günlerdedir. Bugün halen oradan oraya sürülüp perişan edilen kimi kamu emekçileri için değildir elbette sürgünün kalkması. Onlara karşı yine de etkili görülüyor bu ceza. Tam hayatını kurmuşken, hop başka yere tayin, seneye bir daha… Azıcık dik başlı oldun mu gez dur artık memleketteki bütün devlet dairelerini!

     Ama ceza mesleki olarak değil de özgürlüğü sınırlamak olarak kesilince artık sürgün bitmiştir. Haydi herkes mahpusa! ‘’Devlete gizli açık gelmiş, hele de okumuş yazmış ve etrafına zehir saçan bir kalem erbabını nereye gönderirsen gönder tehlikelidir’’ denmiş olacak ki herkes orada almaya başlar soluğu. Nâzım Hikmet de, Sabahattin Ali, Kemal Tahir, Aziz Nesin, Zihni Anadol da zehir saçtıkları düşünüldüğü için atılırlar mahpus damına. Ancak dışarıda hint keneviri yani bir yerde, ‘’zehir’’ yetiştirmekten tutulup içeri atılmış, sonradan Nâzım’la dostluk kurup ressam olmuş. Balaban örneğinde olduğu gibi içeriyi de kendilerine benzetirler çoğu zaman!

    Bu süreç sonraki yıllarda da devam eder. Yılmaz Güney’in hapiste film kopyalarını emanet ettiği bir ‘’adli suçlunun’’ bunları yıllarca saklayıp da 12 Eylül darbesinin üstünden yeterli zaman geçtikten sonra getirip Fatoş Güney’e teslim etmesi ‘’sanat’’ değilse de sanatçı yürekliliği  gerektiren bir iştir. Aslında her askeri darbe giderek daha fazla ‘’akademi’’ye çevirmiştir hapishaneleri. Her birinde şairler, yazarlar, ressamlar, sinemacılar, müzisyenler gırla gider!

     İçeri sanatçı girenlerin yanında orada sanatçı olan yeni simler de ortaya çıkar. Yine  12 Eylül’den sonra başlayan ‘’cezaevi şiiri’’ ya da ‘’cezaevi şairleri’’ olarak da anılan akım buna en iyi örnektir. Onca genç, eli kolu bağlı ‘’ölümü beklerken’’ annelerine yazdıkları mektuplar ülkenin diline dolanacaktır.

     Eh, hal böyleyken ve içerideki adamın en büyük heyecanı da ‘’görüş günü’’ olunca beklenen ve gelmeyen sevgili de, beklenmeyen ve gelen eski eş de, gelmesin diye dua edilen ve ‘’uslanmadın’’ diye kafa şişiren tanıdık da girer şiire, romana, denemelere…

     ’’Görüş günü’’ içeridekinin dışarıdan haber almak için en önemli günüdür. Dışarıda ne olup bitiyor, kimin durumu nasıldır, o niye öyle olmuştur da bu da böyle olmuştur… konuş konuşabildiğince! Elini tut sevgilinin açık görüşteysen, gözlerini yakala gözlerinizle aranızda tel örgü varsa! Yeter ki görüşünü rahatça yapabil. Karışan, rahatsız eden, kesmeye çalışan asker, gardiyen olmasın. Görüş ki, taa ‘’görüş bitti’’ denilene kadar. Sonra, ‘’Mahpusun bayramı bu kadarmış’’ deyip çekil kenara…

     Yeni Bir Akım…

   İçerideki biriyle görüşüp derdini dinlemek, biraz  can sıkıntısı gitsin diye hoşbeş etmek, elden geldiğince onu sevindirecek bir hediye götürmek, anlattıklarını can kulağıyla dinleyip ‘’dışarıdaki’’ hayatını bilen biri olarak söz açmak, sıkıntısı olup olmadığını sorup varsa nasıl halledebileceğine ilişkin birlikte kafa patlatmak, çıktığı zaman daha doğrusu bir gün çıkabilirse o delikten sonrasında ne  yapacağını beraber hayal etmek, çoluğu çocuğu için ne yapması gerektiğini düşünmek,  mümkün olduğunca onların da gelip babalarını-analarını görmeleri için uğraşmak, hapse girdi diye terk edip giden eski gönül yarasının şimdi ne yaptığını öğrenip usturupluca anlatmak, içerideki hayatın nasıl geçtiğini dinleyip ortak olmak…

     Bunların hepsini türküde dinledik, şiirde okuduk, filmde izledik şimdiye kadar bolca.

     Sonuçta ‘’içerideki’’ de görüşmeyi beklerdi, ‘’dışarıdaki’’ de…

     Ve içerideki de dışarıdaki de aslında her görüşmede hayatla yüzleşirlerdi biraz da. Akıp giderken etrafını da değiştiren, insanın çoğu kez kendini yalnız hissedebileceği hayatla… Kilit altına alınmak aylarca, yıllarca, bir insanı ne hale getirir? Neler hissettirir oralarda itilip kakılmak? Nasıl sinirleri bozulur bazen, nasıl moral bulur en küçük iyi haberle? Habere de gerek yok, uçurtmayla, çiçekle… ve nasıl ister özgürlüğü esaret!
    Ne ilginçtir ki hapishane sanatını bunca görüp bildikten, o mangal yüreklileri dinleyip anladıktan, ‘görüş’ün önemi,neye nasıl yaradığını, insanların mahpuslukta ‘’görüşme’’yi neden bunca önemli gördüklerini dinledikten sonra…

     Bugün ‘’hapishane dışı bir sanat’’ olarak ‘’görüşme’’ ile tanışmış durumdayız!

     Ve bu sanatın her bir ustası işinin ehli, söz etmekte pek hünerli.

    ’’Görüşen vatan hainidir ve dahi milleti satmaktadır, bizim de dilimize düşmektedir ki yakasını bırakmayacağız! Referandumda alacağız sandığa gömeceğiz, oradan çıkarıp seçime sokacağız ve bir daha bir daha bir daha ezeceğiz. Taa ki canı çıkana kadar!’’

   ’’Biz görüşmedik. Görüşmeyiz de zaten ve görüşmemiz mümkün de değildir. Olamaz! En azından biz olarak görüşmemişizdir. Bizim hükümet olarak böyle bir görüşme yapmamız imkansızdır! Ha bak bizim hükümetimize bağlı çalışanlardan görüşenler olmuş olabilir. Orasını diyemeyiz. Ancak şunu deriz: Biz görüşmedik yahu! 13 Eylül sabahı görürsünüz siz.’’


    Aman dikkat! Bu sanatın ustaları o sizin önceden bildiklerinize benzemez!

    Burada sergilenen sanatın incelikleri öyle zordur ki, ne Namık Kemal’in vatan aşkı, ne Nâzım Hikmet’in memleket hasreti ve ne de Yılmaz Güney’in insan sevgisi içinden çıkamaz kaybolur gider.


Barış Avşar
Blogger tarafından desteklenmektedir.