Reklam Alanı

Edebiyat ve Bilimin Birleştiği Yer: Postmodern Kültür


      
 Öyle sanıyorum ki Türkiye aydınları postmodernizme katılmakla bu moda geçinceye kadar beklemek arasında gidip geliyorlar. Bu gidip-gelişin en belirgin göstergeleri özellikle bilim ile diğer göstergelerin (sanat, siyaset, kültür vb.) ilişkilerini ele almaktaki kafa karışıklığında ortaya çıkıyor. Hemen her öğreti vb.’lerinin gelişinde olduğu gibi postmodernizmin de Türkiye’ye gelişinde bir kolaycılık ve bir yozlaşma süreci yaşandı ve gerekse tartışmalar gerekse alınan tavırlar bir  ‘içe kapanış,  mistisim ve din yağcılığı’na kadar gitti.  Karşıtı bilim savunuculuğu ise aklın Ortodoks egemenliğinin savunusundan de keskin kalıcılıklar gösterdi.


     Bilim modern yüzyıllar boyunca akla güvenin, akılcı formülasyonların geçerliliğinin güvencesini oluşturdu. Bu anlamda Nesnellik (objektivizm) bir ölçü, bir evrensel geçerlilik iddiasının temelinde yer aldı. Postmodernizm ise bu nesnellik  karşısına yapıcılık ya da inşacılık diyebileceğimiz bir olguyu, konstrüktivizmi koydu. Bir temsil etme pratiği olarak bilim ya da edebiyatın bugün gelinen noktadaki ilişkisini anlayabilmek için potmodernizm ve getirdikleri ile götürdükleri üzerinde biraz durmamız gerek.

     Postmodernizmin kaynaklarına baktığımızda dört temel gelişmeyi gözleyebiliyoruz. Birincisi, teorik pratiklerin son yirmi yıldaki serüveninin bizi getirdiği yerdir postmodernizm.  Hikayeyi belki de belirgin hatları ile T. Kuhn’la başlatmak olasu. Çünkü Kuhn’un özellikle nesnellik figürüne güçlü bir darbe indirdiğini düşünüyorum. Onun paradigma görüşü, bilim anlayışlarının belirli toplumsal ve psikolojik etkilenimlerle şekillendiğini, bir bilim anlayışı ile diğerinin birbiri ile karşılaştırılmazlığını, dili, terminoloji ve dünya algısı ile kesin olarak farklı olduğunu, her dönemin, çağın kendine özgü teoriler geliştirdiğini ortaya ortaya koydu. Bu anlayış bilimin evrensel geçerliliğine yönelik büyük bir kuşkunun doğuşunun da temelinde yer aldı. Bachelard ve Kuhn’un görüşleri ile benzer zemin paylaşan bir diğer eleştiri de Althusser’den geldi. Althusser’in eleştirileri siyasal dogmaların evrensel geçerliliğine   yönelik bir eleştiri idi ve esas olarak Stalinizmin eleştirisi olarak şekillendi. Burada detaylarına daha fazla girmeyeceğimiz bu teorik serüven daha sonra Yapısalclık, post-yapısalcılık, yapıçözümcülük, post-kapitalizm araştırmaları eleştirel teori ve feminist teorilerle genişledi. Esas olarak Avrupa merkezli olan  bu entelektüel tartışmalar boyunca modernizmi tanımlayan çok önemli figürleri belki teker teker büyük bir hızla kaybetti. Akla yönelik, ‘Eleştirel Teori’nin eleştirileri güncelleşti ve daha radikal uçlarına yönelik keskin eleştiriler, apaçık bir güvensizlik ortamı oluşturdu. Temsil nosyonuna yönelik bu güven bunalımı beraberinde akılcı tüm sistemlerin (bu arada başta siyasal projelerin, pratiklerin ve vaadlerin) meşruiyet krizini birlikte getirdi. Evrensel projelerin geçerliliği, ki bu aslında Batı adlı sistemin evrensel geçerlilik iddiasıydı zeminini kaybetti. Bunu 1989 Rusya özelinde gözlemlediğimiz gibi, günümüz parlamenter sistemlerinin  meşrıiyet krizlerinde de görebiliriz.

     Postmodernizm kaynaklarının ikincisi başta mimari olmak üzere, edebiyat, resim ve genelde medyaya  ilişkin tartışmalarda izledik. Artık belirli bir nesnenin, olayın, gerçekliğin temsili olarak sanat ya da edebiyatın sonuna gelinmişti. Tasarım, bir şeyin tasarımı olarak tasarım bitti. Yorum ve imin egemenliği öne çıktı. Öykü önemliydi, ekler, kisch’ler, kolajlar ve montajlar önemliydi. Postmodernizm bir anlamda neo-modern olanın moderne kolajlanması ise sanat artık günlük yaşamımızda gündelik gerçekliğimizin bir figürü olmalıydı. Sadece elitlerin mülkiyetinde olan zevk ve beğeni estetiği olarak sanat, kitlelerden uzakta, onların anlamadığı ya da beğenmediği sanat (ki bilim için de aynı şey söylenebilir) sona eriyordu. Kısaca postmodernizm sanatı da bilimi de aklı da gündelik yaşamın içine çekiyordu. G.Jameson postmodernizmi geç kapitalizmin kültürü olarak tanımlıyor, And Varhol tablolarıyla resim sanatını güzelin ve çirkinin ötesine taşıyor, edebiyat ideolojik yapılanmaların ötesinde gündelik hayatı ve toplumsal şimdiliğimizi ve buradalığımızı dikkate almaya çağrılıyordu. Nihayet bu tartışmalar  medya ve reklam eleştirileri ile genişledi ve günümüzün iktidar ideolojisi ve medya üçgeninde şekillenen yapısının bozulması çalışmalarına denk geldi. Biraz sonra değineceğim, burada elbetten kaba ya da sıradan postmodernizmden, akla karşı olmakla kendisini sezgiciliğin, bireysel ve toplumsal içe dönüklüğün giderek mistisizmin meşrulaştırılmasında var eden bir postmodernizmden değil,  tam da Hall Foster’ın tanımladığı anlamda bir direniş postmodernizminden söz ediyorum.

     Postmodernizmin üçüncü kaynağını daha çok kapitalizmin yeniden tanımlamalarında gözlüyoruz. Daniel Bell(1976’da) sanayi sonrası bir çağı tanımlamış ve kapitalizmin artık ulus devlet modelinin ötesinde çokuluslu ve blok devletler tipine evrildiğini yazmıştı. Bu tartışma bugün de sürüyor ve küreselleşme, globalleşme adları verilen ve Amerika, Avrupa ve Japonya etrafında oluşan çokuluslu blok devlet tiplerinin oluşumu ile de olgusallığını koruyor. Kapitalizm artık bir ekonomik sistem değil, bir toplum tipidir. Onun bir toplum, bir yaşam  tarzı olduğunu görmeden yapılacak her tür yorum bir yönüyle eksik kalacaktır. Postmodern çağın öncülerinden biri sanayi sonrası bir çağa geçilmiş olmasıdır. Günümüz toplumları, adına bilgi çağı, bilgisayar çağı ne denirse densin modern  yüzyılların sanayi toplumu değildir artık.

     Ve nihayet Postmodernizmin kaynaklarını irdelerken dördüncü olarak bir kaos teorisinden de söz etmek gerekir. Öncelikle fizik bilimlerde ortaya çıkan ve bu bilimler üzerine yapılan araştırmaların günümüzdeki vargıları bu doğrultuda. Toplumsal alanda ise konu daha açık ve anlaşılırdır. Akıl bir düzen ise, akıl dışı bir düzensizliktir. Akıl kaosa düzen verme (kozmos) edimiydi. Aklın ortaya koyduğu bilimsel, siyasal ve kültürel vaadlerin iflas ettiği günümüzde, bu vaatlerin yerini alabilecek yeni akılcı reçetelerin ve gelecek güzel günler projelerinin olmayışı yerini bir kaos ortamına bırakmıştır. Bu kaosa sezgi yoluyla, mistisizmle düzen verme edimi de netice itibariyle söz merkezli bir ideolojidir ve iktidar yapısını, itaat ve tahakküm ilişkisini, değiştirmemektedir.  Hangi proje olursa olsun eğer tahakküm ve itaat figürünü koruyorsa o modern bir projedir. 

      Modern bilimci eğilimlerin tümü evrensel gerçeklerin var olduğunu ve eylemlerimizi bu gerçeğe ne denli uygun kılarsak hakikate ulaşabileceğimizi iddia eder. Bu hakikatler özgürlüktür, kurtuluştur,refahtır, adalettir,vb. Biten hikaye bu. Bu büyük hikayeyi bilim olarak anlatmışsınız, edebiyat olarak anlatmışsınız bir şey değişmiyor.  Peki bu objektivist eğilime karşıt olduğunu söylediğimiz konstrüktivist eğilim ne diyor? Kısaca şunu: kendi toplumsal gerçekliğimizi kendimiz yaratırız ve yaratıyoruz. Bunu gündelik eylemlerimizle, küçük pratiklerimizle yaparız. Bu nedenledir ki geleneklerimiz ve kültürümüz son derece önemlidir. Ve bu kültürel, geleneksel figürlerimiz bugünümüzü ve geleceğimizi inşa ederken şimdi ve burada geçerli olan gerçekliğimizdir. Özlediğimiz, umut ettiğimiz belirsiz bir geleceğin ölçüleri ve gereksinimleri ile bugün yaşayamayız. Çünkü bu model, yarın için bugünümüzü, elimizden alıyor. İşin garibi bugününe egemen olmayan insanların yarınlarına egemen olacaklarına dair bir yanılsamayı her gün üretiyor. Konstrükvitizm ilk reddettiği şey budur. Dolayısıyla postmodern daha uygun düşer.  Öte yandan nesnelcilik eğilimi  evrensel geçerli yasaları bize dayattığı için moderndir. 

      Modernizm, sınıf mücadelesi ve cinsel arzuların bastırılışını maskelemenin bir büyük öyküsüdür. Bunda da oldukça başarılı olmuştur. Bu maskelemeyi medeniyet adı altında gerçekleştirmiştir. Uygarlaşma, medeni dünyaya ulaşma, sürekli bu doğrultuda ilerleme masalı yüzyıllardır gündelik yaşamımızın tüm ekonomik ve cinsel enerjimizin sömürülüşünün bir kamuflajı işlevini görmüştür. Medeniyet sözcüğü hemen her tür iktidar tahakkümü gizlemenin bir aracı olmuştur. Komünist ya da kapitalist anlayışların bu anlamda ikisi de aynı işlev ile malüldür. İkisi de geleceğe ilişkin belli standartlar içerir, belli vaadler alın geriye apaçık bir iktidar tahakkümü kalır. Öte yandan postmodernizm değişime inanır, yeni verilere açıktır, esnektir. Hemen her tür bilginin ve geçerliliğini tanır.  Bir tür bilginin bir başka tür bilgi karşısında daha meşru, daha geçerli kabuledilmesini mümkün kılacak ölçütlerin olmadığını ileri sürer. Bu nedenle de çoğulcudur. Bu nedenle farklılıkların bir adalığını savunur. Toplumsal değerleri katı, değişmez, evrensel gerçekler olarak değil, esnek ve değişebilir değerler olarak kabul  eder. Bu değerler ailesi bir kültürel ortam oluşturur.

     Artık modern bir dünyadan (bir şeyi temsil ettiği iddiasını taşıyan edebiyat, sinema TV vb.’leri gbi), bir diğer deyişle erkek egemen söz merkezli anlatıya ve bilinçlendirme pratiklerine dayalı, vaadlerle dolu bir dünyadan, konuşmaların, hikayelerin, retoriğin, önem kazandığı, özgürlüğün ve adaletin şimdi ve burada üretildiği postmodern bir dünyaya geçtiğimizi görmek durumundayız. Bu anlamda da kendimizi anlatmak önem kazanıyor. Kendi kültürümüzü, geleneklerimizi sahiplenmek önem kazanıyor. Postmodernistler artık dilin birincil gerçeğinin, günlük deneyimlerde ortaya konması gerektiğini savunurlar. Oysa modernlerde dil, bir çok ideolojik çağrı merkezinin terminolojisi ile, anlamlandırmaları işliyordu. Dili gündelikleştirmek onu, dinsel, cinsel ve ideolojik paradigmaların tahakkümünden kurtarabilmek anlamını taşıyor. Böyle bir özgürleşimi sağlamayan bir dilin kullanımı, ister edebiyat pratiğinde ister bilim pratiğinde söz konusu modern tahakkümü yaşamımıza taşıyacaktır.

      Dikkat edilirse yukarıda postmodernizmin modernin evrensel geçerlilik iddiasına karşı yerelleşme konusundaki hassasiyeti üzerinde durdum. Bir diğer deyişle kendi kültürümüz ve geleneğimiz ifadelerini kullandım.  Doğrudur da, postmodernizm gerçekten de yerel olan üzerinde aşırı vurgu yapar. Ama aynı postmodernizm bir yandan da globalleşme sürecinin yaşandığını kabul eder.  Yani bugün dünyada bir yandan globalleşme eğilimi vardır, bir yandan da milliyetçilik ve ırkçılık eğilimleri vardır. Bu gelişmeleri eski modern kalıplar içinde doğru-yanlış ya da iyi-kötü gibi değerlere dayanarak anlamak mümkün değildir. Evet her iki olgu da bugünün gerçeğidir. Bir yandan globalleşme var (Amerika-Kanada Birliği, AT birliği vb.) bir yandan da milliyetçilik mücadeleleri var (Bosna-Sırp savaşı, Çeçen-Rus savaşı vb.) Şimdi modern bir mantalite içinde bu iki gelişmeden birinin iyi diğerinin kötü olduğu söylenebilir mi? Ve söylenirse bunun iki binli yıllarımızı anlamakta ve günümüzü inşa etmekte bize ne gibi bir yararı olabilir. Tersine gerçekliğimizi algılamamızı önler. Temel kavganın edebiyatta da, bilimde de, siyasette de değişim üzerine olduğunu vurgulamak istiyorum. Modern zihniyet de değişimi kabul eder.Ama denetleyebildiği  bir değişim değişimdir onun için. Eğer denetlemiyorsa o değişim, değişim değildir. Bugüne kadar bildiğimiz değişim ile postmodern kültürün değişim anlayışını anlayabilmek için sarkaçlı saat ve ateşi örnek olarak bir ileri bir geri hareket eder ve onun da her hareketinde zaman ilerler. Bir düzenlilik, bir belirlilik, belirlenmişlik egemendir sarkacın hareketinde. Eğer parmağınızla sarkaca etkide bulunursanız onun hareketini manipüle edebilirsiniz, ileri ya da geriye yönlendirebilir, etkide bulunabilirsiniz. Buna geri dönüşlü, ya da geliştirilebilir hareket demek  yerinde olur. Bu sizin iktidarınız altında, denetiminiz altında bir hareket, bir ilerleme ve bir değişimdir ve bunu sürekli yineleyebilirsiniz. Oysa ateş bir seferliktir. Yanar ve geçer. Ateşin yanışına etkide bulunamazsınız. Madde yanar ve bir başka maddeye dönüşür. Bu bir seferlik  bir olaydır ve tekrarlanamaz. Bu da geri dönüştürülemez bir değişimdir. Şimdi modern akıl değişimi hep geri dönüştürülebilir bir değişim olarak algılamıştır. Postmodern ise geri dönüştürülemez bir değişim talep eder.  Örneğin akılcı düzende demokrasinin azı ve çoğu vardır, iktidar kendi istediği ve denetleyebildiği ölçüde demokrasi ve özgürlük verebilir ve geri de alabilir.  Ve bunu hep yapar. Şimdi bu modern bir demokrasidir. Toplumsal olaylar ve yaşam ise gerçekte de bu elbiseye sığmazlar. Onlar bir seferlik ve geri dönüşsüzdür. Bir kere vuku bulur ve geçer. Artık eskiye dönmek mümkün değildir. Postmodernizm yerele dikkati çekerken  bu öğe üzerinde durur. O nedenle gündelik yaşama, şimdiye ve burdaya dikkat çeker.  Değişimin bu geri dönüşsüz biçimini görmek, kabul etmek ve savunmak insanlığın geldiği noktada bir devrimdir. Örneğin, merkezi yönetimin demokratik olup olmadığı, az ya da çok demokratik olduğu konusunu tartışabiliriz ve merkezi yönetimin bu alandaki tavrı  belirli bir değişimin göstergesi olur, geri dönüşlü bir değişimdir bu. Oysa yetkilerin yerel yönetimlere devri  söz konusu olduğunda geri dönüşsüz bir değişim gerçekleşmiş demektir ve merkezi yönetimin az ya da çok demokrat olup olmadığı tartışmasının bir anlamı kalmaz. Burada söz ettiğimiz değişim sözün ya da anlatının nesnesi olan bir değişim değil, inşacılığın, yapıcılığın söz konusu olduğu bir değişimdir. Sarkaçlı saat modeli değil,  ateş modelidir söz konusu olan. Aklın despotizmi dışında bir değişim figürü ilk kez burada karşımıza çıkar. Bu nokta  şu bildiğimiz bilimin de, edebiyatın da aslında biraz iflas ettiği bir noktadadır. Değişimin bu dönüşsüz karakterini algılamayan, zemini bu olmayan edebiyat herhalde daha uzun süre evrensel geçerli özgürlük ve kurtuluş projeleri  peşinde koşacaktır. 

      Son olarak postmodernizmin bir belirsizliğe, bir kaosa ve düzensizliğe işaret ettiğine yönelik eleştirileri düşünerek bir örnek daha vereli. Düzen ya da aklın düzenini yani kosmos’u suyun katı haline benzetebiliriz. Belirlidir, şekillidir, düzenlidir ve somuttur. Kaos, ya da düzensizliği eğer suyun buhar haline benzetebilirsiniz ki bence öyledir., çünkü amorf, belirsiz, yönsüz ve karmaşıktır. Postmodernizm ise, suyun sıvı halidir. Normal ve doğal halidir. Buradan da postmodernizmin sezgicilik, mistisizm, din gibi tamamen  akıl dışı bir kaos pratiğini meşrulaştırdığını söylemek mümkün değildir. Postmodernizm aklın katı düzenliliğine, belirlenmişliğine ve hakikat anlatılarına ne denli karşı ise, su buharı ile imlediğimiz ve mistisizme,  dine meşruiyet sağlayan kaosa da o ölçüde karşıdır. Bu kültürel olgunluk, bir önkoşulsuz kabul mantığını gerektirir, buharın da buzun da varlığını tanımak demektir. İkisi de realitedir. Postmodernizmin kültürel sloganı artık insanların birbirini yargılama hakları bulunmadığı, sadece iletişim kurma hakları olduğu gerçeğinin bir ifadesidir.  Eğer yargı hakkı yoksa, edebiyat da bilim de (bu pratikler vardırve gerçektir, buhar ve buz gibi) hem evrensel hem de yerel kültürel özelliklerimizle var olmamızın bir aracı, işlevi gibidir. Bunların da ötesinde hem bilim hem de edebiyat gündelik yaşamımızın özgürleşmesi ve demokratikleşmesi için, vazgeçilmez unsurlara dönüşür. Sorun bilimin ve edebiyatın içinde faaliyet  gösterdiği genel paradigmanın öncülleri ve ilkeleri sorunudur. Bu öncül ve ilkelerimiz hâlâ modern karakterde ise daha yürümemiz gereken epey yol var demektir.

    Hüsamettin Çetinkaya


Blogger tarafından desteklenmektedir.