Reklam Alanı

‘’Doğu’nun Cazibesi’’ ya da Cazibenin Fethi!


İstanbul'da Köle Pazarı
Oryantalizme ve Oryantalist eserlere karşı ülkemizde son yıllarda yoğunlaşan ilgi, yeni yayınlar, sergiler ve etkinliklerle karşılığını bulmaya devam ediyor. Bunların sonuncularından biri de Pera Müzesi’nde düzenlenen ‘’Doğu’nun cazibesi’’ sergisi oldu. ‘’Britanya Oryantalist Resmi’’ altbaşlığını taşıyan sergi, İngiliz Oryantalist ressamlarının çok sayıda kurumsal ve özel koleksiyonda yer alan eserlerinin buluşmasıyla ortaya çıkmış. ‘’Üzerinde Güneş Batmayan’’ İngiliz İmparatorluğu’nun  ‘’Doğu’’ karşısındaki tarihsel konumunun ve belirleyiciliğinin resimli belgeseli gibi de izlenebilecek bir sergileme… Resimlerdeki  en temel vurgu ise İngilizler özelinde ‘’Batılı’’nın ‘’Doğu’’yu ve ‘’Doğulu’’yu kapsaması, içselleştirmesi ve ‘’kendinden’’ yapması. Oryantalizme ilişkin değerlendirmeler de en çok vurgulanan bu yöntemin İngiltere özelindeki örnekleri…



Sergi metinlerinde de belirtildiği gibi burada belirleyici olan ilk nokta, sanatçıların ait oldukları Batılı algılama  ve gösterme gelenekleri. İkincisi ise gidip gördükleri ve kendi dünyalarında o güne kadar pek bilinmeyen, dolayısıyla tamamlanmamış bir dünyanın tasvir edilebilmesi gayretini yansıtan arayışlar.

Geleneğin Kuralları

Sözü edilen ‘’gelenekler’’ bütün bir Avrupa Hıristiyan sanatının birikimleriydi. Bu gelenek içinde belirgin kategoriler, semboller, kabuller söz konusuydu. İncil’de anlatılan sahnelerin, asillerin portrelerinin, önemli savaşların ve diğer konuların resmedilişinin Rönesans’ın ustalarınca belirlenmiş çerçeveleri vardı.


Örneğin Rafaello’nun Vatikan’daki ‘’İmza Odası’’ duvar resimleri arasında yer alan ünlü ‘’Atina Okulu’nda çok tanrılı antik Yunan’ın iki büyük düşünürü. Aristo ve Platon merkezde olmak üzere insanlık tarihinin önemli bilgilerini birlikte resmedilmiş olarak görürüz. Üstelik bunların arasında ‘’Doğulu’’ ve Müslüman İbn-i Rüşd de vardır. Felsefenin iki ana akımı öylece izleyiciye takdim edilir.  Sözünü ettiğimiz mekanın Katolik Hıristiyanlığın merkezi ve resmin yapılış tarihinin de  1509-11 arasında olduğu düşünülürse Avrupa’nın başka dinlerin ve toplumların zenginliklerine karşı Oryantalist sanatçılardan çok önce ve dine dayalı olarak geliştirdiği ‘’kapsayıcı’’ özgüveni anlayabiliriz. Söz konusu zenginliklerin düşünce ya da altın olması arasındaki fark da çoğu durumda belirsizdir!
  
Yeni olanı izlerken…

18. yüzyıldan 20. Yüzyılın başların akadar Mısır’da, kudüs’te, İstanbul’da, Filistin’de, Balkanlar’da gezen İngiliz ressamlarının düşünsel arka planının kökenlerine ilişkin kısaca bunları söyleyebiliriz. Fakat işte bu saydığımız yeni yerler hem dinen önemli merkezlerdir – ki özellikle Ortadoğu İncil’deki olayların mekanıdır- hem de İngiltere’den başlayarak tüm Avrupa’ya tanıtılıp taşınacak yeni zenginlik merkezleridir.

Burada sergideki örneklerde de sıkça görülen ‘’Doğulular’’ gibi giyinerek poz vermiş Batı’lı portreleri öne çıkar. ‘’Milli histerilerimizin’’ etkili figürlerinden ‘’Arabistanlı Lawrence’’i de görürüz bu kıyafetler içinde,  Ermeni uşaklarının ortasında av molası vermiş İngiliz asilzadeyi de, yaptığı Doğu resimlerinin sağladığı otoriteyi pekiştirmek isteyen oranın kıyafetleriyle poz veren, ressamları da… 

Tümünde, hatta sergi materyallerinde ifade edildiği haliyle, ‘’giysilerine büründükleri kültürle bir dayanışmayı gösterenler’’de bile, sonuçta kendi gördükleri ve memleketlerine bu vesileyle göstermek istedikleri masalsı bir ‘’başka dünya’nın varlığının şahitleri olarak kazandıkları/kazanmak istedikleri  prestij öne çıkmaktadır.  Lawrence gibi İngiliz hükümeti için Arap çöllerinde bin türlü dolap çeviren bin casus ile gayet ‘’masum’’ görünen bir gezgin-sanatçının portreleri arasındaki kişilerden kaynaklı olabileceği düşünülen ‘’fark’’ bu  noktada anlamını yitirir.  Zira sonuçta bu kıyafetler, ‘’Silah Karşılığında Bir Cariyeyi Satan Bedevi’’ resminde arka fonda gösterildiği gibi büyük, köklü fakat hükmünü yitirmiş – örneğin Roma- medeniyetlerin topraklarında insan alıp satmak gibi  Avrupa için- en azından açıktan yapılması- hoş olmayan bir işle uğraşan insanlara aittir.  Ya da ‘’Dışarıda Dedikodu’’ ve ‘’İçeride Dedikodu’’ resimlerinde olduğu gibi, kadını içeri hapsedip dışarıda erkeğin mutlak hakimiyetinin hüküm sürdüğü, ancak toplumsal iletişimin dedikodu gibi yine ‘’hoş  olmayan’’ bir yöntemle devam ettirildiği bir anlayışın ürünleridir.

Ve bu yeni dünya artık İngiltere ve Avrupa için –Osmanlı’nın Viyana’daki felaketle sonuçlanan kuşatmasında sonra giderek daha fazla- zararsız olsa da erişebildiği yerlerdeki kendinden olmayan insanlar için ‘’Köle Pazarı, İstanbul’’ resminde görüldüğü üzere halen bir zulüm kaynağıdır.

Fetih ve Öfke

Sonuç olarak tüm bu  sanatsal deneyimler Batı’nın gözünde bir Doğu inşasının araçları  olmuştur. Evet Avrupa saraylarında da köleler vardır ancak oradaki köleler genellikle siyah derilidir ve zaten köle olmaları doğaldır. Evet Avrupa’da da dedikodu – hele hele sanat dünyasında!- çok yaygındır ancak kadın ve erkek bunu birlikte yapabilirler. Doğu’ya baktıkça aslında biraz da kendini burada farklılaşmak ister:

   1. Doğulu halklar zengin ülkelerin sahipleridir. Ancak bunları Batı’nın ekonomik, askeri kültürel kapsayıcılığından koruyacak kadar akıllı değillerdir. Zaten dinsel/mezhepsel farklılıkları buna izin vermez!

2    2. Doğulu halkların idarecileri kendi iktidarlarını devam ettirmek, kendi aralarındaki anlaşmazlıkları çözmek için Batı’yla ilişkiye geçmek durumundadır. Çünkü Osmanlı gibi ‘’sona yaklaşan’’ bir büyük idarecinin zulmünden kurtulma yoluna girmişlerdir.

3    3. Batılılar bu koşullar altında ‘’kendi’’ Doğularını fethetmek için tüm ilişkileri çözümlemeli, bunların içinde kendilerini var etmelidir.

Osmanlı’nın dağılma sürecinde Balkanlar’da ve Ortadoğu’da yaşanan bütün bağımsızlık mücadelelerinin içindeki Batı varlığını sanatın bıraktığı işaretler üzerinden böylece tanımlayabiliriz.


Yine Osmanlı’dan başlayarak Cumhuriyet dönemine doğru uzanan bütün bir Türk modernizminin  gelişimi içinde Batı düşünce dünyasının bu etkinliği de Türk aydınları için karşılıklı ve karmaşık bir anlam kazanır. Bütün o ‘’Batı’nın olumlu yönlerini örnek alıp, olumsuzluklarını atmak’’ çizgisi de, bu çelişkiler üzerinde şekillenen tavrın yansıması değil midir zaten? Fethedilen yöntemlerini elde kalanı korumak ve mümkünse kaybedilenleri yeniden kendine kazanmak için gayretinin…

Yoksa, hem Batı’ya  ‘’emperyalist’’ deyip, hem de yüzyıllardır iç içe yaşadığı Kürt, Ermeni, Süryani, Arap ve diğer millete bu kadar öfkeli ve güvensiz yaklaşmanın başka bir açıklaması olabilir mi?

Barış Avşar, Tiroj


Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.