Reklam Alanı

Cehalet Mutluluktur

     
   
 Sanatın yalnızca güzel imgeleri güzel biçimlerde birleştirmek olmadığını, kaldı ki bunun bil, hiç değilse asgari anlamda bir tarih, politika, ekonomi bilgisiyle, toplumsal bilimlerle yoğrulması gerektiğini  dilim döndüğünce, dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışıyoruz ‘’şair’’ adayına. Üniversitede sosyoloji okuyor. Kitaplar, şiir kitapları istiyor, gidiyor. Birkaç gün ya da birkaç hafta
sonunda aynı kötü şiirle çıkıp geliyor ama. Şiir bir yetenek işidir sonunda, olabilir, kötü yazabilir. Ancak şiirler üzerinde tartışmalar da giderek daha geri noktaları savunuyor olması, sabrın sınırlarını zorlamaya başlıyor. ‘’Niye hiç okumuyorsun?’’ diyebiliyorum sonunda. Yanıtı, kanımızı donduruyor: ‘’Okursam duyarlılığımın  zedeleneceğinden korkuyorum.’’

     1980’ler Türkiye’inde, üniversitede sosyoloji okuyan biri ‘’Toplumsal içerikli’’ dediği şiirler yazmaya çalışıyor ve kitap okursa duyarlığının zedeleneceğinden  korkuyor.

     Bu, cehalet olmakla kalmayıp, cahillikte ısrardır.

     Bu, yalnızca herhangi bir örnek olsaydı, kuşkusuz anmaya bile değmezdi. Ancak  cahillik, en somut anlamıyla bilgisizlik son yıllarda bir erdem gibi yüceltiliyor ve bir kanser gibi  yayılıyor nerdeyse. Yüceltilmesi de, yaygınlaşması da dolaylı yollardan gündeme geliyor ve açık deyimiyle manipüle ediliyor.

     Bu yönlendirmenin iki ana unsuru var. Birincisi yasal düzenlemeler, ya da doğru deyişiyle kısıtlamalar bazında. Örnek vermek gerekirse, Yüksek Öğrenim Kanunu ilk kalemde sayılabilir. Diğeri, yaygınlaştırıcı ve içselleştirici olanı, kitle iletişim araçlarının kullanımında ortaya çıkıyor.

     Birincisiyle kısıtlanan daraltılan giderek ortadan kaldırılan ufuklar, ikincisiyle meşru bir zemin oturtuluyor.

    Birincisiyle, azıyla yetinmek zorunda bırakılan insanlar, ikincisiyle azıyla yetinmeye alıştırılıyorlar.

     Açmak için aynı örnek üzerinde yoğunlaşırsak, YÖK, kendi alanında uzman, kendi alanı dışındaki dünyaya ilgisiz ve bu dünyadan habersiz kara cahiller yetiştirme stratejisinin formülasyonudur. Akademik kariyer verme kriterlerinden ‘’İyi bir eş nasıl seçilir’’ anketlerine, televizyonda ‘’Ayın Konusu’’ programlarından reklam panolarına dek açılan bir üstyapı ilişkileri yumağı ise, bu kendi alanında uzman kara cahillerin, konumlarını doğal, olması gerektiği gibi, değişmez ve yeterli bulmalarını sağlıyor.

     Verili olan konumunu kabullenmek, onunla yetinmek durumunda kalan insan, belki de korunma içgüdüsünün dürtüsüyle, bu durumu meşrulaştırmak, belki ilk önce de kendi içinde meşrulaştırmak yoluna sapıyor. Bu meşrulaştırma çabası dahi, kişinin henüz toplumsal anlamda bir hafıza kaybına uğramamış olduğunun bir göstergesi sayılabilir. Ancak bundan sonra adım eğer atılırsa, o büyük ve geri dönülmesi çok zor unutkanlığa, hafıza kaybına, tarih kaybına doğru atılıyor.

     Bu adım, kişinin hedeflerini verili olan konumunun sınırlarına indirgemesi, o sınırlar içinde yeniden tanımlamasıdır._
Kişi, mutluluğunu kendisine dayatılmış sınırlar içinde aramaya başlıyor.

     Giderek, küçük sevinçler, küçük mutluluklar, gerçek sevinçler ve gerçek mutluluklara dönüşüyor terminolojisinde.

    Bu noktaya vardığında ise, sistemin ona, onun durumundakilere verdiği mesajı sevinçle algılıyor: ‘’Bir tek dileğim var, mutlu ol yeter!’’

    Mutluluk ne peki? Keşfedilen yeni hedeflere yaklaşabilmenin getirdiği  sevinç mi?

    Peki, mutsuzluk ne o zaman, kişinin hedeflerine ulaşamamasından, ya da hedeflerinden uzaklaşmasından duyduğu acı mı?

     Sevgilimden ayrıldığımda mutsuz  olmuyor muyum? Hastalandığımda, kötü bir haber aldığımda, bir arkadaşımın tutuklandığını duyduğumda mutsuz olmuyor muyum? Ya da sevgilimle birleşmek, iyileşmek, kötü haberin asılsız çıkması, arkadaşımın tahliye olması mutlu etmiyor mu beni?

     Burada bir yanılsamayı aşmak gerekiyor: Ne acılar mutsuzlukla özdeştir, ne sevinçler mutlulukla.

    Mutsuzluk acıyı, mutluluk sevinci kapsar. Ancak, acı, mutsuzluğun tanımında ne kadar yetersiz kalırsa, sevinç de mutluluğun tanımı için o kadar yetersiz kalır.

    Mutluluk, bir formülasyonla, gerçekleşebilecek, gerçekleşme olasılığı görünen hedeflerin, ideallere oranıdır.
Mutluluk bir orandır, görece ve kişiye göre değişkendir.

    Mutluluğun ‘’az’’ ya  da ‘’çok’’ oluşunu belirleyen ise kişinin idealleridir, ideallerinin boyutları, genişliği, derinliği, vadesidir. Çünkü, verili herhangi bir toplumun fiziksel sınırları içinde, devrimler ve karşı devrimler türünden sıçrama ve süreksizlikler boyunca süren gelişmeler dışında, gerçekleşebilecek hedeflerin belli sınırları, kişiden kişiye çok fazla değişmeyen bir tanım aralığı vardır. İşte bu tanım aralığı içinde kişinin mutluluk oranının  belirleyici unsuru kişinin idealleri olmaktadır.

    Bu saptamaya göre, kişinin ideallerinin genişliği oranında daha az mutlu, ya da mutsuz olabileceği söylenebilir.

    Daralan, sınırlanan ve bu (yeni) sınırlarını kabullenip hedeflerini yeniden tanımlayan bir  insanın yüksek, geniş, derin ve uzun vadeli idealleri olması beklenebilir mi? Peki ya hafızasını, geçmişini  yitirmiş bir insanın, geleceğine ilişkin büyük ve heyecanlı hayaller kurabilmesi?

     Mevcut olanı kabullenmek, her şeyin ötesinde görmekten ve yargılamaktan şu veya bu ölçüde, kısmen ya da tümüylevazgeçebilmenin bir sonucudur.

     Görmekten vazgeçmek, bilmekten vazgeçmeye ve zaten dolaylı olarak yargılama, karar verme yeteneğinin körelmesine zemin oluşturuyor.

     Verili sınırları içinde saptadığı hedeflerle mutlu olmak isteyen kişi, ister istemez bilmekten, bilgilenmekten vazgeçmek durumunda kalıyor.
Giderek mutlu olmanın ön koşulu bilgi edinmekten vazgeçmek durumunda kalıyor.

     Giderek mutlu olmanın ön koşulu bilgi edinmekten vazgeçmek ve hatta yukarıda da anıldığı gibi , bir korunma güdüsüyle, bilgilenmenin reddi olabiliyor.

     Mutluluk, cehalette bulunuyor.

     Vazgeçebilen insan, önceki konumuyla orantılı olarak, statüko tarafından ödüllendirilmiş, bunun getirdiği yaşam standardı rahatına da kavuşabiliyor. Örnek verilebilir.

   ‘’Hava gazı fenerinin altında durdular. Roy Dranat sarhoştu. Benerci’nin ellerini tuttu:
-Benerci, belki siz haklısınız, dedi. Belki haklısnınz. Fakat ben ‘’dünya düzeltecek ben mi kaldım’’a kadar düştüm. Mümkündür ki, ‘’beş  parmak bir olmaz’’a kadar da alçalayım.’’

     Vazgeçiş bir kez başladı mı, sürüyor. Satırların yazarı, Benerci rolündeki Nazım Hikmet  yıllarca hapis yatıyor, acı çekiyor, sürgünde ölüyor. Satırların kahramanı, Roy Dranat, Vedat Nedim Tör Cumhuriyet ideolojisini yaratan kadro’da başladığı yolculuğunda, o günler için çok önemli bir yere Ankara Radyosu Müdürlüğüne ulaşıyor.

     Bu noktada öyle güzel bir denge kuruluyor ki, hem çağımızın mutsuz insanı az bir çabayla, ya da belki hiçbir çaba göstermeden ‘’mutlu’’ oluyor, hem de bireylerden yola çıkıp toplumun cehaletini sağlamayı hedefleyen strateji amacına ulaşılıyor.

     Bilmek istemeyen insan, soru sormaz.

    Soru sormayan insanın, bir sorunu çözmek gibi bir tasası ve sorunların çözülebilmesi doğrultusunda tasarıları yok demektir. Günübirlik yaşar, günübirlik yok olur.

    Cahilliğin mutluluğu, yok olmanın mutluluğudur.

    Mutsuzluğun bilinci, insanın varoluşudur.

   İnsanca varolmak, mutsuzluğun bilinciyle mutlu olmaktır.

   Bir insan örneğiyle başlayan yazı, yine bir insan örneğiyle bitsin.

   İsmail beşikçi son on altı yılının on yılını hapiste geçirdi. Bu on yılın son altı yılı, yazdığı bir mektup müstevettesindeki görüşlerin tümüyle kendisine ait olduğunu savunması yüzündendi.

   İsmail Beşikçi, hafızasından, tarihinden, sorularından ve yanıtlarından vazgeçmemenin inadıyla bir bilim adamı ve bir insan olarak var olmanın bilinciyle ve bu bilincin getirdiği mutsuzlukla bir itirazı  haykırıyor.

   İsmail Beşikçi’nin mutsuzluğunu paylaşmamak için insanın hafızasını yitirmemiş olması mümkün mü?


Murat Yetkin / 1987
Blogger tarafından desteklenmektedir.